Her nefis ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz. Ankebut-57
Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Asıl hayat ahiret yurdundaki hayattır. Keşke bilseler! Ankebut-64
Risale-i Nur
Risale-i Nur
sadece istemsiz bir şekilde kendisinde bulunan cevherlerin bi şekilde ışıldaması ile vakıf olabildiğimiz Allah'ın veli kullarını takip edebiliyoruz..o kadar
Birinci Nükte
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ümmetine karşı kemâl-i şefkat ve merhametini ifade ediyor.
"Size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir. Ey Peygamber, eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur." Tevbe Suresi, 9:128-129.
"De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir." Şûrâ Suresi, 42:23.
Evet, rivayet-i sahiha ile, mahşerin dehşetinden herkes, hattâ enbiya dahi "nefsî, nefsî" dedikleri zaman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm "ümmetî, ümmetî" diye re’fet ve şefkatini göstereceği gibi, yeni dünyaya geldiği zaman, ehl-i keşfin tasdikiyle, validesi onun münâcâtından "ümmetî, ümmetî" işitmiş. Hem bütün tarih-i hayatı ve neşrettiği şefkatkârâne mekârim-i ahlâk, kemâl-i şefkat ve refetini gösterdiği gibi, ümmetinin hadsiz salâvatına hadsiz ihtiyaç göstermekle, ümmetinin bütün saadetleriyle kemâl-i şefkatinden alâkadar olduğunu göstermekle hadsiz bir şefkatini göstermiş.
İşte bu derece şefkatli ve merhametli bir rehberin sünnet-i seniyyesine müracat etmemek ne derece nankörlük ve vicdansızlık olduğunu kıyas eyle.
İkinci Nükte
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Hasan ve Hüseyin’e karşı küçüklüklerinde gösterdikleri fevkalâde şefkat ve ehemmiyet-i azîme, yalnız cibillî şefkat ve hiss-i karâbetten gelen bir muhabbet değil, belki vazife-i nübüvvetin bir hayt-ı nuranîsinin bir ucu ve verâset-i Nebeviyenin gayet ehemmiyetli bir cemaatinin menşei, mümessili, fihristesi cihetiyledir.
Üçüncü Nükte
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ nazarıyla görmüş ki, Âl-i Beyti, âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nuraniye hükmüne geçecek. Âlem-i İslâmın bütün tabakatında, kemâlât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zatlar, ekseriyet-i mutlaka ile, Âl-i Beytten çıkacak. Onun için,
demesiyle emrolunarak, Âl-i Beyte karşı ümmetin meveddetini istemiş. Bu hakikati teyid eden mükerrer rivayetlerde ferman etmiş:
"Size iki şey bırakıyorum; onlara temessük etseniz necat bulursunuz: biri Kitabullah, biri Âl-i Beytim." Çünkü, Sünnet-i Seniyyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl-i Beyttir.
İşte bu sırra binaendir ki, Kitap ve Sünnete ittibâ ünvanıyla bu hakikat-i hadîsiye bildirilmiştir. Demek Âl-i Beytten, vazife-i risaletçe muradı, Sünnet-i Seniyyesidir. Sünnet-i Seniyyesine ittibâı terk eden, hakikî Âl-i Beytten olmadığı gibi, Âl-i Beyte hakikî dost da olamaz.
Hem ümmetini Âl-i Beytin etrafında toplamak arzusunun sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl-i Beyt çok tekessür edeceğini izn-i İlâhî ile bilmiş ve İslâmiyet zaafa düşeceğini anlamış. O halde, gayet kuvvetli ve kesretli bir cemaat-i mütesânide lâzım ki, âlem-i İslâmın terakkiyât-ı mâneviyesinde medar ve merkez olabilsin. İzn-i İlâhî ile düşünmüş ve ümmetini Âl-i Beyti etrafına toplamasını arzu etmiş.
Dördüncü Nükte
Ehl-i Sünnet ve Cemaat der ki: "Hazret-i Ali (r.a.) Hulefâ-i Erbaanın dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddık (r.a.) daha efdaldir ve hilâfete daha müstehak idi ki, en evvel o geçti."
Şîalar derler ki: "Hak Hazret-i Ali’nin (r.a.) idi. Ona haksızlık edildi. Umumundan en efdal Hazret-i Ali’dir (r.a.)."
Hazret-i Ali’ye (r.a.) iki cihetle bakılmak gerektir. Bir ciheti şahsî kemâlât ve mertebesi noktasından, ikinci cihet Âl-i Beytin şahs-ı mânevîsini temsil ettiği noktasındandır. Âl-i Beytin şahs-ı mânevîsi ise Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bir nevi mahiyetini gösteriyor.
İşte, birinci nokta itibarıyla, Hazret-i Ali (r.a.) başta olarak bütün ehl-i hakikat, Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer’i (r.a.) takdim ediyorlar. Hizmet-i İslâmiyette ve kurbiyet-i İlâhiyede makamlarını daha yüksek görmüşler.
İkinci nokta cihetinde, Hazret-i Ali (r.a.) şahs-ı mânevî-i Âl-i Beytin mümessili ve şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt bir hakikat-i Muhammediyeyi (a.s.m.) temsil ettiği cihetle, muvazeneye gelmez. İşte, Hazret-i Ali (r.a.) hakkında fevkalâde senâkârâne ehâdis-i Nebeviye bu ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikati teyid eden bir rivayet-i sahiha var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: "Her nebînin nesli kendindendir. Benim neslim Ali’nin (r.a.) neslidir."
Elhasıl: Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet ve Cemaat onu ihtiyar etmiş. Fakat, maatteessüf, Ehl-i Sünnet ve Cemaat perdesi altına Vahhâbîlik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyaset meftunları ve bir kısım mülhidler, Hazret-i Ali’yi (r.a.) tenkit ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden hilâfete tam liyakat göstermemiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız ithamlarından, Alevîler Ehl-i Sünnete karşı küsmek vaziyetini alıyorlar. Halbuki, Ehl-i Sünnetin düsturları ve esas-ı mezhepleri, bu fikirleri iktiza etmiyor, belki aksini ispat ediyorlar. Haricîlerin ve mülhidlerin tarafından gelen böyle fikirlerle Ehl-i Sünnet mahkûm olamaz. Belki Ehl-i Sünnet, Alevîlerden ziyade Hazret-i Ali’nin (r.a.) taraftarıdırlar. Bütün hutbelerinde, dualarında Hazret-i Ali’yi (r.a.) lâyık olduğu senâ ile zikrediyorlar. Hususan, ekseriyet-i mutlaka ile Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinde olan evliya ve asfiya, onu mürşid ve Şah-ı Velâyet biliyorlar. Alevîler, hem Alevîlerin, hem Ehl-i Sünnetin adâvetine istihkak kesb eden Haricîleri ve mülhidleri bırakıp ehl-i hakka karşı cephe almamalıdırlar.
.....................................................................
Hocam şu ifade hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz:
Hazret-i Ali (r.a.) şahs-ı mânevî-i Âl-i Beytin mümessili ve şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt bir hakikat-i Muhammediyeyi (a.s.m.) temsil ettiği cihetle, muvazeneye gelmez.
(Aslında Üstad Bediüzzaman burada bir denge sağlamak istiyor gibi geliyor bana. Şia ve Sünniler arasında bir nevi uzlaşma
) Burada Üstad Bediüzaman hz.leri, Hz.Ali ve diğer halifeleri bir kaç açıdan kıyas ediyor:
1.si Şahsi kemalatlar noktasında yani kendisindeki yüksek meziyetler ve takva hususunda.Bu konuda Hz.Ali'nin yüce bir makamda olduğunu bu açıdan diğer halifelerle kıyas edilemeyecek derecede üstün olduğunu söylüyor.
2.si ise Nübuvet misyonu açısından yani islamın davet ve yayılmasıyla alakalı durum.Bu konuda da diğer halifeler döneminde bir çok fetihlerin yapıldığı, bir çok kimsenin islama girdiğini hatırlatıyor.
(1 ve 2. duruma göre ; şahsi kemalatların gümüş değerinde olduğunu, Nubuvet işlerinin ise altın değerinde olduğunu söylüyor. Ve şöyle bir kıyas yapıyor. Her ne kadar Hz.Ali'nin şahsi kemalatları çok olsada bunlar gümüş değerindedir. Diğer halifeler şahsi kemalat noktasında Hz.Ali'ye yetişemeseler bile nübuvet işlerinin(fetihler, islama girmeler) onlar zamanında daha çok olduğundan ve bu işlerinde altın değerinde olmasından dolayı bu konuda Hz.Ali'den öndedirler.)
3.sü de Hz.Ali'nin Ehl-i Beytten olmasıdır ki, bu açıdan zaten diğerleriyle kıyas yapılamaz. Zira Ehl-i Beyt Allah'ın özel olarak yücelttiği bir makamdadırlar. Yani seçilmişlerdir.
Ehl-i Beytin önemini, kıymetini ve değerini anlamak için Ehl-i Beyt ile alakalı bir kaç Ayet ve Hadisi hatırlayalım;
"Allah, yalnızca siz Ehl-i Beytten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister." (ahzab- 33)
(Ey Peygamber) De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum; istediğim, ancak yakınlarıma (Ehl-i Beytime) sevgidir. (şura-23)
Bir hadiste Peygamber a.s buyuruyor ki: Size iki şey bırakıyorum; onlara uyduğunuz müddetçe kurtuluş bulursunuz: biri Allahın kitabı Kur'an, biri de Ehl-i Beytimdir.
Hz.Peygamber , kızı Fatmayaa şöyle buyurdu: "Kocanı ve çocuklarını benim yanıma getir." O da gidip onları getirdiğinde, Peygamber Fedek'ten getirilmiş olan abasını onların üzerine attı ve mübarek ellerini onların üzerine koyup şöyle buyurdu: "Allah'ım, bunlar Muhammed'in ailesi ve soyudur, kendi rahmet ve bereketlerini Muhammed'in ehli ve soyunun üzerine indir; nasıl ki İbrahim'in soyuna indirdin. Şüphesiz ki sen, övülensin, yücesin.
Ebû. Mes'ûd el-Bedrî'den rivayeten; o demiştir ki: "Beşîr bin Sa'd şöyle dedi: "Ya Rasûlallah, Allah bize sana salâvat getirmemizi emrediyor. Sana nasıl salâvat getirelim?" Rasûlüllah sustu. Sonra şöyle buyurdu:
"Ey Allahım; ibrahim'in ve ailesine salât ettiğin gibi, Muhammed'e ve ailesine de salât et ve yine İbrahim'in ailesini iki âlemde mübarek kıldığın gibi, Muhammed'i ve ailesini de mübarek kıl. Muhakkak sen, hamdleri kabul eden ve şanı yüce olansın." deyiniz. Selâm ise bildiğiniz gibidir." (Hadisi Müslim ve Ahmed rivayet etmiştir.)
Bunlardan anlıyoruz ki : Hazret-i Ali (r.a.) şahs-ı mânevî-i Âl-i Beytin mümessili ve şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt bir hakikat-i Muhammediyeyi (a.s.m.) temsil ettiği cihetle, muvazeneye gelmez.
Yani Hz.Ali Ehl-i Beytin temsilcisidir. ve Ehl-i Beytin manevi şahsiyeti Efendimiz (a.s)ı temsil ediyor.Bu açıdan kimse ile kıyas edilemez.Zaten tarihe baktığımız zaman imam Hasan olsun, imam Huseyin olsun, imam Zeynel Abidin olsun, İmam Caferi Sadık olsun hepsi takvaları ve İslama olan hizmetleriyle her zaman en önce olmuşlardır.ve Manen Peygamberi temsil etmişlerdir.
Yalnızlık,esaret ve sevgilinin hasreti,
Yalnızlığın ve esaretin çaresi var,
Ama sevgilinin hasreti,
Sevgilinin hasreti..
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi