You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Profesör
RE: Risale-i Nur
Kur'an, ilm-i muhitten geldiği için, bütün mânâları murad olabilir. İnsanın cüz'î fikri ve şahsî iradesiyle olan kelâmlar gibi bir iki mânâya inhisar etmez.

Kuran, Yüce Allahın kelamıdır ve sonsuz bir ilimden gelir.Kuran,Yüce Allahın kitabı olması ve sonsuz bir ilimden geldiği için insanın kıt, kusurlu düşüncesi bunu tam olarak kavrayamaz.Şöyle ki;
Marmara denizini bir bardak suya doldurmak/sığdırmak nasıl mümkün değilse, nakıs olan insan düşüncesinin sonsuz ve herşeyi kuşatıcı ilimden gelen Kuranı anlayacağını iddia etmekte mümkün değildir. Kuranın bir kelimeyle bir çok anlam ifade edebilir.Bir cümle ile bir çok şey anlatabilir.

Bunu daha iyi anlamak için Peygamber Efendimizin şu hadisindeki inceliğe bakalım: " Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o iyi/doğru/düzgün olursa bütün vücut iyi/doğru/düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir." Şimdi şu hadisin anlamlarına bakalım.
1. anlamı; İnsanın kalbini manevi hastalıklar kuşatınca, kalp kirlerle günahlarla dolu olunca, insan bedenide kötülüklerle uğraşır ve kendisinden kötü işler ortaya çıkar.Yani kalp kötü olunca kötü insan, kalp iyi olunca iyi insan ortaya çıkar.
2. anlamı; insan vucudunda bulunan kalp parçası sağlıklıysa vucudun diğer azalarıda hastalıklı olur. Kalp sağlam ise diğer azalarda sağlam olur.Zira kalp vucudun tamamıyla alakalıdır ve kalbin sağlığı vucudun sağlığının tamamını ilgilendirir.Eczacı olarak bunu siz daha iyi bilirsiniz gülücük

şimdi bir cümle ancak iki anlam ortaya çıktı.Demek bir cümle ile bir çok anlam murad edilebilir.İşte Yüce Allahın Kelamı olan Kuranın bir ayeti bir çok anlam murad etmiş olabilir.Bizler ancak anlayabildiğimiz kadar bu böyledir diyebiliriz.Sadece bu anlama geliyor diyemeyiz. Tefsirlerde farklı farklı anlamların olması bundandır. çıkarılan bu anlamlar dışındada müfessirlerin çıkaramadığı anlamalarda vardır. Sadece bu anlam vardır demek.Haşa benim küçük aklım, Allahın sonsuz kelamını kuşatıyor anlamına gelir ki buda Allah korusun sapıklıktır.Zira şöyle bir kaide var: hakikati mutlaka nakıs enzar ile ihata edilmez' yani nakıs düşünceler mutlak hakikati tamamen kavrayamaz.

Demam edecek inş
Geldi üzerime üç keder bir anda,
Yalnızlık,esaret ve sevgilinin hasreti,
Yalnızlığın ve esaretin çaresi var,
Ama sevgilinin hasreti,
Sevgilinin hasreti..
Bunu ilk beğenen sen ol.
Profesör
RE: Risale-i Nur
Allah sizden de razı olsun zehan kardeşim gülücük
Geldi üzerime üç keder bir anda,
Yalnızlık,esaret ve sevgilinin hasreti,
Yalnızlığın ve esaretin çaresi var,
Ama sevgilinin hasreti,
Sevgilinin hasreti..
Bunu ilk beğenen sen ol.
-İKRA-
RE: Risale-i Nur
9. Lem'a :

Vahdet-i vücut hakkındadır.

Muhyiddin-i Arabî demiş: "Rûhun mahlûkıyeti, inkişâfından ibarettir."

Evet, ruh, mâhiyeti itibarıyla bir kanun-u emrîdir. fakat vücud-u hâricî giydirilmiş bir nâmus-u zîhayattır ve vücud-u hâricî sahibi bir kanundur. Hazret-i Muhyiddin, yalnız mâhiyeti noktasında düşünmüştür. Vahdetü’l-vücud meşrebince, eşyanın vücudunu hayal görüyor. O zât, hârika keşfiyâtıyla ve müşâhedâtıyla ihtiyar ettiğinden, bilmecburiye, zayıf te’vilâtla, tekellüflü bir surette, bazı âyâtı meşrebine, meşhûdâtına tatbik ediyor, âyâtın sarâhatini incitiyor.O zât-ı kudsînin kendine mahsus bir makamı var; hem makbûlîndendir. fakat mîzansız keşfiyâtında hudutları çiğnemiş ve cumhûr-u muhakkıkîne çok meselelerde muhâlefet etmiş.

Hazret-i Muhyiddin’in meşrebiyle ehl-i tahkikin meşrebinin mâbeynindeki esaslı fark ve onların mehazları göstermek, çok uzun tetkikata ve çok yüksek ve geniş nazarlara muhtaçtır. Evet, fark o kadar dakîk ve derin ve mehaz o kadar yüksek ve geniştir ki, Hazret-i Muhyiddin hatâsından muâheze edilmemiş, makbul olarak kalmış. Yoksa, eğer ilmen, fikren ve keşfen o fark o mehaz görünseydi, onun için gayet büyük bir sukut ve ağır bir hatâ olurdu. Madem fark o kadar derindir; bir temsil ile o farkı ve o mehazlar¨, Hazret-i Muhyiddin’in o meselede yanlışını göstermeye muhtasaran çalışacağız. Şöyle ki:

Meselâ, bir aynada güneş görünüyor. Şu ayna, güneşin hem zarfı, hem mevsûfudur. Yani, güneş bir cihette onun içinde bulunur ve bir cihette aynayı ziynetlendirip parlak bir boyası, bir sıfatı olur. Eğer o ayna, fotoğraf aynası ise, güneşin misâlini sâbit bir surette kâğıda alıyor. Şu halde, aynada görünen güneş, fotoğrafın resim kâğıdındaki görünen mâhiyeti, hem aynayı süslendirip sıfatı hükmüne geçtiği cihette, hakikî güneşin gayrıdır. Güneş değil, belki güneşin cilvesi başka bir vücuda girmesidir. Ayna içinde görünen güneşin vücudu ise, hâriçteki görünen güneşin ayn-ı vücudu değilse de, ona irtibâtı ve ona işâret ettiği için, onun ayn-ı vücudu zannedilmiş.

İşte bu temsile binâen, "Aynada hakikî güneşten başka birşey yoktur" denilmek ve aynayı zarf ve içindeki güneşin vücud-u hâricîsi murad olmak cihetiyle denilebilir. fakat aynanın sıfatı hükmüne geçmiş münbasit aksi ve fotoğraf kâğıdına intikal eden resim cihetiyle güneştir denilse, hatâdır; "Güneşten başka içinde birşey yoktur" demek yanlıştır. Çünkü, aynanın parlak yüzündeki akis ve arkasında teşekkül eden resim var. Bunların da ayrı ayrı birer vücudu var. Çendan o vücudlar güneşin cilvesindendir; fakat güneş değiller. İnsanın zihni, hayâli, bu ayna misâline benzer. Şöyle ki:

İnsanın âyine-i fikrindeki mâlûmâtın dahi iki veçhi var: Bir vecihle ilimdir, bir vecihle mâlûmdur. Eğer zihni o mâlûma zarf saysak, o vakit o mâlûm mevcud, zihnî bir mâlûm olur; vücudu ayrı birşeydir. Eğer zihni o şeyin husûlüyle mevsuf saysak, zihne sıfat olur; o şey o vakit ilim olur, bir vücud-u hâricîsi vardır. O mâlûmun vücud ve cevheri dahi olsa, bununki arazî bir vücud-u hârîcisi olur.

İşte bu iki temsile göre, kâinat bir aynadır. Her mevcudâtın mâhiyeti dahi birer aynadır. Kudret-i Ezeliye ile îcâd-ı İlâhîye mâruzdurlar. Herbir mevcud, bir cihetle Şems-i Ezelînin bir isminin bir nevi aynası olup bir nakşını gösterir. Hazret-i Muhyiddin meşrebinde olanlar, yalnız aynalık ve zarfiyet cihetinde ve aynadaki vücud-u misâli, nefiy noktasında ve akis, ayn-ı mün’akis olmak üzere keşfedip, başka mertebeyi düşünmeyerek, "Lâ mevcûde illâ Hû" diyerek, yanlış etmişler. "Hakâiku’l-eşyâi sâbitetün" kaide-i esâsiyeyi inkâr etmek derecesine düşmüşler.
Amma ehl-i hakikat ise, verâset-i nübüvvet sırrıyla ve Kur’ân’ın kat’î ifâdâtıyla görmüşler ki, âyine-i mevcudatta kudret ve irâde-i İlâhiye ile vücud bulan nakışlar Onun eserleridir.


Eşyanın bir vücudu vardır ve o vücud bir derece sâbittir. Çendan o vücud, vücud-u Vâcibe nisbeten vehmî ve hayâlî hükmünde zayıftır; fakat Kadîr-i Ezelînin îcad ve irâde ve kudretiyle vardır.

Nasıl ki, temsilde, ayna içindeki güneşin hakikî vücud-u hâricîsinden başka bir vücud-u misâlîsi var. Ve aynayı ziynetli boyalayan münbasit aksinin dahi arazî ve ayrı bir vücud-u hâricîsi ve aynanın arkasındaki fotoğrafın resim kâğıdına intikâş eden suret-i şemsiyenin dahi ayrı ve arazî bir vücud-u hâricîsi vardır, hem bir derece sâbit bir vücuddur. Öyle de, kâinat aynasında ve mâhiyât-ı eşya aynalarında esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin ihtiyar ve kudret ile hâsıl olan cilveleriyle tezâhür eden nukûş-u masnûâtın, Vücud-u Vâcibden ayrı, hâdis bir vücudu var. Hem o vücuda Kudret-i Ezeliye ile sebat verilmiş. fakat eğer irtibat kesilse, bütün eşya birden fenâya gider. Bekâ-i vücud için her an, herşey, Hâlikının ibkâsına muhtaçtır. Çendan "hakâiku’l-eşyâi sâbitetün"dür; fakat Onun ispat ve tesbitiyle sâbittir.

İşte, Hazret-i Muhyiddin, "Ruh mahlûk değil; âlem-i emirden ve sıfat-ı irâdeden gelmiş bir hakikattir" demesi, çok nusûsun zâhirine muhâlif olduğu gibi; mezkûr tahkikata binâen iltibâs etmiş, aldanmış, zayıf vücudları görmemiş.

Esmâ-i İlâhiyeden Hallâk, rezzak gibi isimlerin mazharları vehmî ve hayâlî şeyler olamaz. Madem o esmâ hakikatlidirler. Elbette mazharlarının da hakikat-i hâriciyeleri vardır.


.......................................................

Hocam şu ifadeleri açıklar mısınız:

_İnsanın zihni, hayâli, bu ayna misâline benzer. Şöyle ki:
İnsanın âyine-i fikrindeki mâlûmâtın dahi iki veçhi var: Bir vecihle ilimdir, bir vecihle mâlûmdur. Eğer zihni o mâlûma zarf saysak, o vakit o mâlûm mevcud, zihnî bir mâlûm olur; vücudu ayrı birşeydir. Eğer zihni o şeyin husûlüyle mevsuf saysak, zihne sıfat olur; o şey o vakit ilim olur, bir vücud-u hâricîsi vardır. O mâlûmun vücud ve cevheri dahi olsa, bununki arazî bir vücud-u hârîcisi olur.

_kâinat bir aynadır. Her mevcudâtın mâhiyeti dahi birer aynadır. Kudret-i Ezeliye ile îcâd-ı İlâhîye mâruzdurlar.

_Esmâ-i İlâhiyeden Hallâk, rezzak gibi isimlerin mazharları vehmî ve hayâlî şeyler olamaz. Madem o esmâ hakikatlidirler. Elbette mazharlarının da hakikat-i hâriciyeleri vardır.
Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed
Bunu ilk beğenen sen ol.
Profesör
RE: Risale-i Nur
Maşallah zehan kardeşim derin bir konu gülücük
İnşallah cevaplamaya çalışacağım biraz gecikirse cevap şimdiden hakkınızı helal edin gülücük
Geldi üzerime üç keder bir anda,
Yalnızlık,esaret ve sevgilinin hasreti,
Yalnızlığın ve esaretin çaresi var,
Ama sevgilinin hasreti,
Sevgilinin hasreti..
Bunu ilk beğenen sen ol.
Profesör
RE: Risale-i Nur
gerçektende derin bir mevzu gülücük kıt bilgimizle böyle derin bir mevzuyu açıklamak kolay değil.Ancak Allahın yardımıyla birşeyler yazmaya çalışacağız.

Cümleler, kanusundan bağımsız olmadığı için konuyu bir bütün olarak ele almak daha doğru olur.
Öncelikle şu üç örnek üzerinde düşünelim.

1-Bir odaya girdiğimizi düşünelim. Odanın içerisinde bir çok eşya var. Derken odaya çok yoğun bir ışık verildi. Öyle ki ışığın şiddetinden oda içindeki hiçbir eşyayı göremez olduk. Kamaşan gözler, gerçekten de oda içinde ışıktan başka bir şey göremez. Bunu durumu çıplak gözlerle güneşe bakınca daha iyi anlarız.
2-Yine bir oda içinde kendimizi düşünelim. Derken ışıklar söndü ve zifiri bir karanlık oluştu. Zerre kadar ışık içerde yok. Bu durumda yine odada bulunan kendimizde dahil olmak üzere diğer varlıkları göremeyiz.
3-Bir ayna düşünelim. Bu aynada güneş görüntüsü var. Ve biz bu aynanın bir fotoğrafını çekiyoruz. Şimdi bu durumda üç şey ortaya çıkıyor. Birincisi güneşin kendisi. İkincisi güneşin aynada görünen görüntüsü. Üçüncüsü ise içinde güneşin görüntüsü olan aynanın çekilmiş fotoğrafı yani somutlaşmış bir resim. Yani Kainat bir ayna, aynada görünen güneş yüce Allahın isim ve sıfatları ve aynanın fotoğrafı, somutlaşmış resim ise varlıklardır.
Bu üç örnekten yola çıkarak şunları diyebiliriz;
- 1. Örnekte, odada eşya var ancak ışığın yoğunluğundan biz göremedik. Işığın yoğunluğundan dolayı göremediğimiz eşyaları inkar etmek ‘ odada ışıktan başka hiçbir şey yoktur’ demek yanlıştır. Zira odada eşyalar mevcuttur.
- 2. Örnekte, odada eşya var ancak içeride hiç ışık olmadığından biz eşyaları göremedik. Zifiri karanlıktan dolayı eşyayı görmediğimiz için ‘odada eşya yoktur’ demek doğru değildir. Zira eşyalar odada mevcuttur.
- 3. Örnekte, ortada üç ayrı varlık vardır. biri güneşin kendi zatı ve sıfatları, diğeri o sıfatların aynası olan varlıklar, üçüncüsü ise sıfatların aynada ve varlıklardaki görüntüleri ve yansımalarıdır.

Bu örneklere beraber konuya bakalım. Muhittini Arabi gibi zatlar, yüce Allahın Esmalarının tecellilerinin yoğunluğundan, şiddetinden dolayı eşyayı inkar etmişlerdir. Ancak bu inkar doğru değildir. Aynen örneklerde olduğu gibi yoğun ışık yada zifiri karanlıkta eşyayı görmeyen birinin eşyayı inkar etmesi gibi.
Kainatta her varlık, yüce Allahın isimlerine aynadır. Her ayna kendi kabiliyetine göre o tecellileri yansıtır.

Bu örnek ve hatırlatmalardan sonra cümlelerin açıklamalarına gelelim.

İnsanın zihni, hayâli, bu ayna misâline benzer. Şöyle ki:
İnsanın âyine-i fikrindeki mâlûmâtın dahi iki veçhi var: Bir vecihle ilimdir, bir vecihle mâlûmdur. Eğer zihni o mâlûma zarf saysak, o vakit o mâlûm mevcud, zihnî bir mâlûm olur; vücudu ayrı birşeydir. Eğer zihni o şeyin husûlüyle mevsuf saysak, zihne sıfat olur; o şey o vakit ilim olur, bir vücud-u hâricîsi vardır. O mâlûmun vücud ve cevheri dahi olsa, bununki arazî bir vücud-u hârîcisi olur.


Üstad Hz.leri yukarıda bir ayna örneği vermiş.Ve diyor ki aynen bu ayna örneğinde ki gibi zihinde buna bir örnektir.Şöyle ki;
Bir ayna düşünelim ve bu aynada bir telefon görünüyor. Şimdi bu durumda ne oldu? Ayna, o telefon için bir zarf hükmünde oldu. Yani telefon aynanın içinde. Şimdi zihnimizi de bir ayna gibi düşünelim. Telefonu düşündük. Düşüncemizde telefon var. Bu durumda zihnimiz telefona bir zarftır diyebilir miyiz? Evet diye diyebiliriz çünkü telefon gerçekten de zihnimizde. Telefonun zihnimizde olmasından dolayı iki durum var. Birincisi ilim olarak telefon zihnimizde. İkincisi telefonun yansıması zihnimizde var yani vücudu olan bir telefon zihnimizde var demektir ve zihni bir telefon bulunuyor anlamına gelir. Ancak telefonun vücudu ayrıdır. Aynen aynada görünen güneşin bizzat kendisinin olmadığı gibi. ‘içinde telefon bulunan bir zihin’ dersek ne yapmış olacağız? Telefonu zihne bir sıfat yapmış olacağız. Yani telefonun zihninde içinde olması zihin için bir sıfat olmuş oluyor. Peki zihnimizde olan telefonun kendisi mi, yoksa aksi mi? Elbette telefonun yansımasıdır. Bu durumda o telefon zihnimizde bir ilimdir ve bir vücudu yani varlığı vardır anlamına gelir. Gerçekten de telefon zihnimizde. Ancak zihnimizde olan telefonun kendisi değil.

_kâinat bir aynadır. Her mevcudâtın mâhiyeti dahi birer aynadır. Kudret-i Ezeliye ile îcâd-ı İlâhîye mâruzdurlar.

Kainatta ne varsa herşey yüce Allahın esmalarını yansıtan birer ayna gibidir. Yaratılışları, idare edilişleri, rızıklandırılmaları, bir düzen ve tertip içinde hayatlarını devam ettirmeleri, kabiliyetleri… Hasılı her şeyleri bir kudret eliyle var olup varlıklarına devam etmektedirler. Yukarıda verdiğimiz birinci örnekteki gibi. Eğer oda içinde ışık olmazsa hiçbir varlık görünmez. Aynen bunun gibi varlıklar yüce Allahın isim ve sıfatlarının tecellisiyle var oluyor ve hayatlarını devam ettiriyorlar. Bu tecellinin olmaması aynen zifiri karanlıkta hiçbirşeyin görünmemesi gibi durumdur. Varlılar üzerinden yüce Allahın esmalarının tecellileri bir an kalktı mı varlık diye hiçbir şey kalmaz.

_Esmâ-i İlâhiyeden Hallâk, rezzak gibi isimlerin mazharları vehmî ve hayâlî şeyler olamaz. Madem o esmâ hakikatlidirler. Elbette mazharlarının da hakikat-i hâriciyeleri vardır.

Yüce Allahın esmalarının tecellileri hakikattir. Dolayısıyla tecelli ettiği şeylerde hakikattirler ve vucudları vardır. Mesela Hallak ismi yaratmakla alakalıdır ve var olan herşey O ismin tecellisidir.Yine Rezzak ismi varlıkların hayatlarının devamı için ihtiyaçlarını görür ve rızık göndermek suretiyle tecellide bulunur. Bir kuş Hallak ismi ile var olur Rezzak ismi ile rızıklanır. Rezzakı ve Hallakı kabul edip bunun tecellisine mazhar olan varlıkları inkar etmek doğru değildir. İnkar etmek şuna benzer; aynada görünen görüntüyü kabul edip aynayı yada aynanın çekilmiş fotosunu inkara benzer. Buda ne akıl ne kalp nede gelen naslara uygun bir düşünce değildir.

Özetle;
Tüm varlıklar yüce Allahın isim ve sıfatlarının birer tecellisidir. Her varlık bir ayna gibi yüce Allahın isim ve sıfatlarının yansıtır(aynanın güneşi yansıtması gibi). Bazı zatlar, özellikle ibni Arabi gibi şahsiyetler, yüce Allahın kainattaki isim ve sıfatlarının tecellilerine o kadar dalmışlardır ki ( yoğun ve şiddetli ışıkta, ışıktan başka bir şey görmediği için çevresinde var olan şeyleri inkar eden kimse gibi) varlıkları inkar etmişlerdir. Buda onların sekr (manevi sarhoşluk) hallerinden kaynaklandığı için bazı islam alimleri tarafından mazur görülmüşlerdir.
Hakikat şudur ki,Yüce Allahın isim ve sıfaları tecelliler şeklinde görünürler. Tüm varlıklar bu tecellilerin yansımasıyla vardırlar ve varlıklarını devam ettirmektedirler. Yani tecelliler farazi olmayıp görünürler. 3. Örnekte anlaşılacağı üzere; Kainat aynasında tecellisi görünen isim ve sıfatların, bizzat kendileri ile tecellileri farklıdır. Ayna bir zarf, içindeki güneşin görüntüsü ise, güneşten gelen bir tecellidir. Güneşin bir yansımasıdır. Ancak güneşin kendisi değildir. Çünkü aynaya yansıyan güneşin görüntüsü, ayna içinde bir varlık kazanıyor, zarfın içine giriyor. Güneşten farklı olarak bir varlık oluyor. Ayna içindeki görüntünün resmini çekersek ayrı ikinci bir varlık oluyor.

inşallah çok karışık olmamıştır. gülücük
Geldi üzerime üç keder bir anda,
Yalnızlık,esaret ve sevgilinin hasreti,
Yalnızlığın ve esaretin çaresi var,
Ama sevgilinin hasreti,
Sevgilinin hasreti..
Bunu ilk beğenen sen ol.
-İKRA-
RE: Risale-i Nur
''Tüm varlıklar yüce Allahın isim ve sıfatlarının birer tecellisidir. Her varlık bir ayna gibi yüce Allahın isim ve sıfatlarının yansıtır(aynanın güneşi yansıtması gibi). Bazı zatlar, özellikle ibni Arabi gibi şahsiyetler, yüce Allahın kainattaki isim ve sıfatlarının tecellilerine o kadar dalmışlardır ki ( yoğun ve şiddetli ışıkta, ışıktan başka bir şey görmediği için çevresinde var olan şeyleri inkar eden kimse gibi) varlıkları inkar etmişlerdir. Buda onların sekr (manevi sarhoşluk) hallerinden kaynaklandığı için bazı islam alimleri tarafından mazur görülmüşlerdir.''

Eyvallah, Allah razı olsun hocam. gülücük
Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed
Bunu ilk beğenen sen ol.
Profesör
RE: Risale-i Nur
Allah sizden de razı olsun. İnşallah faydalı olmuştur. gülücük

İnsanın zihni, hayâli, bu ayna misâline benzer. Şöyle ki:
İnsanın âyine-i fikrindeki mâlûmâtın dahi iki veçhi var: Bir vecihle ilimdir, bir vecihle mâlûmdur. Eğer zihni o mâlûma zarf saysak, o vakit o mâlûm mevcud, zihnî bir mâlûm olur; vücudu ayrı birşeydir. Eğer zihni o şeyin husûlüyle mevsuf saysak, zihne sıfat olur; o şey o vakit ilim olur, bir vücud-u hâricîsi vardır. O mâlûmun vücud ve cevheri dahi olsa, bununki arazî bir vücud-u hârîcisi olur.


şu cümleye çok takılmamak lazım.Çünkü bu cümle içerinde bir çok kelam ilmi incelikleri vardır ki. bunu şahsen bende bilmiyorum. gülücük
Geldi üzerime üç keder bir anda,
Yalnızlık,esaret ve sevgilinin hasreti,
Yalnızlığın ve esaretin çaresi var,
Ama sevgilinin hasreti,
Sevgilinin hasreti..
Bunu ilk beğenen sen ol.
-İKRA-
RE: Risale-i Nur
''Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül,
Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil.
Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil.
Eğer bulmazsan, bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil''


Elez hocam zahmet vermezsem, daha önce işlediğimiz bir konuda geçen yukarıdaki ifadeleri açıklar mısınız ?
Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.