Her nefis ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz. Ankebut-57
Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Asıl hayat ahiret yurdundaki hayattır. Keşke bilseler! Ankebut-64
Risale-i Nur
Risale-i Nur
Yalnızlık,esaret ve sevgilinin hasreti,
Yalnızlığın ve esaretin çaresi var,
Ama sevgilinin hasreti,
Sevgilinin hasreti..
Yalnızlık,esaret ve sevgilinin hasreti,
Yalnızlığın ve esaretin çaresi var,
Ama sevgilinin hasreti,
Sevgilinin hasreti..
gerçekten de öyle, bir kaç cümlede büyük dersler veriyor Üstad Hz.leri...
Yalnızlık,esaret ve sevgilinin hasreti,
Yalnızlığın ve esaretin çaresi var,
Ama sevgilinin hasreti,
Sevgilinin hasreti..
Şefkat Tokatları Risalesi
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
يَوْمَ َتجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُوءٍ تَوَدُّ لَو ْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُ اَمَدًا بَعِيدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللّهُ نَفْسَهُ وَاللّهُ رَؤُوفٌ بِالْعِبَادِ
Âyetinin bir sırrını, hizmet-i Kur'aniyede arkadaşlarımın beşeriyet muktezası olarak sehiv ve hatalarının neticesinde yedikleri şefkat tokatlarını beyan etmekle tefsir ediyor.Tâ ki, bu hizmet-i kudsiyede bulunanlar, ciddiyetlerinde, hizmetlerinde sebat etsinler.
Bu hizmet-i kudsiyenin kerameti "üç nevi"dir:
Birinci Nev'i: O hizmeti ihzar etmek ve hâdimlerini o hizmete sevketmek cihetidir.
İkinci Kısım: Manileri bertaraf etmek ve muzırların şerrini defedip, onları tokatlamaktır.
Üçüncü kısım: Şudur ki: Hizmette hâlisen çalışanlara fütur geldiği vakit, şefkatli bir tokat yerler, intibaha gelerek yine o hizmete girerler. Bu kısmın hâdisatı, yüzden fazladır. Yalnız yirmi hâdiseden onüç ondördü şefkatli tokat yemişler, altı yedisi zecr tokatı görmüşler.
Bu bîçare Said; her ne vakit hizmete fütur verir, "neme lâzım" deyip hususî nefsime ait işlerle meşgul olduğum zaman tokat yemişim. Hem de kanaatım geliyor ki; ihmalimden tokat yedim. Çünki hangi maksadım beni iğfale sevketmiş ise, onun aksi ile tokat yerdim. Sair hâlis arkadaşlarımın da yedikleri şefkat tokatları, dikkat ede ede, benim gibi hangi maksad için ihmal etmişse, onun aksiyle şefkat tokatlarını yediklerinden kanaatımız gelmiş ki: O hâdiseler, hizmet-i Kur'aniyenin kerametindendir.Meselâ: Bu bîçare Said, Van'da ders-i hakaik-i Kur'aniye ile meşgul olduğum miktarca Şeyh Said hâdisatı zamanında vesveseli hükûmet, hiçbir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. Vakta ki "neme lâzım" dedim, kendi nefsimi düşündüm. Âhiretimi kurtarmak için Erek Dağı'nda harabe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebebsiz beni aldılar nefyettiler. Burdur'a getirildim. Orada yine hizmet-i Kur'aniyede bulunduğum miktarca, -o vakit menfîlere çok dikkat ediliyordu, her akşam isbat-ı vücud etmekle mükellef oldukları halde- ben ve hâlis talebelerim müstesna kaldık. Ben hiçbir vakit isbat-ı vücuda gitmedim, hükûmeti tanımadım. Oranın valisi, oraya gelen Fevzi Paşa'ya şikâyet etmiş. Fevzi Paşa demiş: "Ona ilişmeyiniz, hürmet ediniz!" Bu sözü ona söylettiren, hizmet-i Kur'aniyenin kudsiyetidir. Ne vakit nefsimi kurtarmak, yalnız âhiretimi düşünmek fikri bana galebe etti. Hizmet-i Kur'aniyede muvakkat fütur geldi; aks-i maksadımla tokat yedim. Yâni, bir menfadan diğerine (Isparta'ya) gönderildim. Isparta'da yine hizmet başına geçtim. Yirmi gün geçtikten sonra bazı korkak insanların ihtarlarıyla: "Belki bu vaziyeti hükûmet hoş görmeyecek, bir parça teenni etsen, daha iyi olur." dediler. Bende tekrar yalnız kendimi düşünmek hâtırası kuvvet buldu. "Aman halklar gelmesin" dedim. Yine o menfadan dahi üçüncü nefy olarak Barla'ya verildim. Barla'da ne vakit bana fütur gelmiş ise, yalnız kendimi düşünmek hâtırası kuvvet bulmuş ise, bu ehl-i dünyanın yılanlarından, münafıklarından birisi bana musallat olmuş. Bu sekiz senede seksen hâdiseyi, kendi başımdan geçtiği için hikâye edebilirim.
Hizmet-i Kur'aniyede bulunana; ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli.
Tâ ihlâs ile, ciddiyet ile hizmet-i Kur'aniyede bulunsun.
SUAL: Has dostlarınıza gelen musîbetleri, tokat eseri deyip hizmet-i Kur'aniyede füturları cihetinde bir itab telâkki ediyorsun. Halbuki size ve hizmet-i Kur'aniyeye hakikî düşmanlık edenler, selâmette kalıyorlar. Neden dosta tokat vuruluyor, düşmânâ ilişilmiyor?
ELCEVAP: اَلظُّلْمُ لاَ يَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ sırrınca: Dostların hataları, hizmetimizde bir nevi zulüm hükmüne geçtiği için, çabuk çarpılıyor. Şefkatli tokat yer, aklı varsa intibaha gelir. Düşman ise, hizmet-i Kur'aniyeye zıddiyeti, mümânaatı, dalâlet hesabına geçer. Bilerek veya bilmiyerek hizmetimize tecavüzü, zındıka hesabına geçer. Küfür devam ettiği için, onlar ekseriyetle çabuk tokat yemiyorlar. Nasılki küçük kabahatleri işliyenlerin, nâhiyelerde cezaları verilir. Büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir. Öyle de: Ehl-i îmanın ve has dostların hükmen küçük hataları, çabuk onları temizlemek için kısmen dünyada ve sür'aten verilir. Ehl-i dalâletin cinayetleri, o kadar büyüktür ki: Kısacık hayat-ı dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, mukteza-yı adâlet olarak Âlem-i Bekadaki Mahkeme-i Kübrâya havale edildiği için, ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.
İşte Hadîs-i şerifte اَلدُّنْيَا سِجْنُ الْمُؤْمِنِ وَجَنَّةُ الْكَافِرِ mezkûr hakikata dahi işaret ediyor. Yâni: Dünyada şu mü'min, kısmen kusuratından cezasını gördüğü için dünya onun hakkında bir dâr-ı cezadır. Dünya, onların saadetli âhiretlerine nisbeten bir zindan ve cehennemdir. Ve kâfirler madem Cehennem'den çıkmayacaklar. Hasenatlarının mükâfatlarını kısmen dünyada gördükleri ve büyük seyyiatları te'hir edildiği cihetle, onların âhiretine nisbeten dünya, Cennetleridir. Yoksa mü'min bu dünyada dahi kâfirden mânen ve hakikat nokta-i nazarında çok ziyade mes'uddur. Âdeta mü'minin îmanı, mü'minin ruhunda bir Cennet-i maneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mahiyetinde mânevî bir Cehennemi ateşlendiriyor.
..............................................................
Hocam; başa gelen bela ve musibetlerin şefkat tokadı mı?, İmtihan mı olduğu nasıl ayırt edilebilir? Bizler kendi çapımızda nasıl Hizmeti Kur'aniyede bulunabiliriz?
Şefkat tokadı imtihan dairesinin içinde yer alır.
İmtihan hayatın tamamını, şefkat tokatı hayatın özel alanlarını kapsar.
Şefkat tokadı, genelde samimi olan kullara vurulan tokattır.Bununla o kişi yanlışını anlar ve doğruya yönelir.
Peki nedir bu şefkat tokadı?
Bir anne düşünün.Çocuğu sağa sola koşuşturuyor.Derken çocuk balkona çıktı.Annesi dikkatli olmasını söyledi.Çocuk bu sözü dinlemedi.Şişlere çıkmaya başladı.Anne yine 'çocuğum dikkatli ol şişlerden kendini sarkıtma' diye ikaz etti.Çocuk yine dinlemedi ve kendini balkon şişlerinden aşağı doğru sarkıtmaya başladı.Bunu gören anne hemen çocuğun yanına vardı.Kollarından tutup aşağı indirdi. Hafifçe kulaklarından tutup çekti.Çocuğun canı yandı ve annesine dedi ki : Anneciğim neden kulağımı çekip canımı acıttın? Bu soru üzerine annesi çoğuna dedi ki: Yavrucuğum neden sözümü dinlemiyorsun? kaç kez sana yaptığın şeyin tehlikeli olduğunu söyledim ama dinlemedin.Beni bunu yapmaya mecbur bıraktın.Eğer bunu yapmasaydım balkondan aşağı düşecektin. Bu konuşmalardan sonra çocuk anlar ki annesinin kulağını çekmesi kendisine bir zarar gelmesin diyedir. Yani anne merhatindendir.
İşte bu örnekten anlaşıldığı üzere annenin çocuğunun kulağını çekmesi, çocuğun zarar görmemesi içindir.Aynen bunun gibi bazen insanda dünyalıklara, dünya işlerine, malayani uğraşlara dalar, islami hizmetlerde gevşeklik gösterir de yüce Allah onu kendine getirmek için bir nevi ikaz eder.Evet ikaz ile canı yanar ancak ikazdan sonra kendisine gelince yediği o ikaz tokadının aslında merhamet tokatı olduğunu anlar. Çobanın sürüden ayrılan koyuna attığı taş merhamettendir...
Hizmeti Kuraniye nasıl bulunabiliriz?
Öncelikle insan kendisine yakın herkesten sorumludur. Mesela eşi, çocukları,anne ve babası, hala ve amcaları,dayı ve teyzeleri, komşu ve arkadaşları... bunlara islami daveti götürmek zorundadır.Bu her müslüman için farzdır.Çevremizde kendisini davet etmediğimiz kimse kalmamalıdır. Eğer çevremizde namaz kılmayan insanlar varsa ve bu bizim umrumuzda değilse Hizmeti Kuraniyede kusur etmiş oluruz.Eğer çevremizde bir çok kötülük varsa bunun ortadan kaldırılması için herhangi bir mücade etmiyorsak bu yapmamız gereken hizmet işlerinde kusur göstermektir.İslamı sadece kendinde yaşamak tanıdıklara götürmemek onları uyarmamak en büyük kusurdur.İslamı davetin herkese ulaştırılması lazım.Bu çerçevede;
- Bağlı bulunduğumuz bir cemaat veya tarikat varsa onların verdiği çerçevede islami davet vazifelerini yapmalıyız.
Bireysel olarak;
- Oturduğumuz yerde varsa çocukları toplayarak onlara Kuran dersi verebiliriz.
- Komşularımızı toplayıp haftalık dersler yapabiliriz.
- Akrabalarımızı bir araya getirerek onlarla sohbet edebiliriz.
Rabbim bizleri hizmeti Kuraniyeden ayırmasın
Yalnızlık,esaret ve sevgilinin hasreti,
Yalnızlığın ve esaretin çaresi var,
Ama sevgilinin hasreti,
Sevgilinin hasreti..
Sure-i Feth'in âhirindeki âyetin yedi nevi ihbar-ı gaybîsine dairdir.
BİRİNCİSİ: لَقَدْ صَدَقَ اللّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا ilâ âhir.. Feth-i Mekke'yi vukuundan evvel kat'iyetle haber veriyor. İki sene sonra haber verdiği tarzda vukubulmuştur.
İKİNCİSİ: فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذلِكَ فَتْحًا قَرِيبًا ifade ediyor ki: Sulh-u Hudeybiye, çendan zâhiri İslâm aleyhinde görülmüş ve Kureyşîler bir derece galib görünmüş olduğu halde manen Sulh-u Hudeybiye, mânevî büyük bir fetih hükmünde olacak ve sair fütuhatın da anahtarı olacak diye ihbar ediyor.
MÜHİM BİR SUAL: Fahr-ül Âlemîn ve Habib-i Rabb-ül Âlemîn Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Sahabelerinin, müşrikîne karşı Uhud'un nihayetinde ve Huneyn'in bidayetinde mağlubiyetinin hikmeti nedir?
ELCEVAP: Müşrikler içinde, o zamanda saff-ı Sahabede bulunan ekâbir-i Sahabeye istikbalde mukabil gelecek Hazret-i Hâlid gibi çok zatlar bulunduğundan, şanlı ve şerefli olan istikballeri nokta-i nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, hikmet-i İlahiye, hasenat-ı istikbaliyelerinin bir mükâfat-ı muaccelesi olarak mazide onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış. Demek mazideki Sahabeler, müstakbeldeki Sahabelere karşı mağlub olmuşlar. Tâ o müstakbel Sahabeler, berk-i süyuf korkusuyla değil, belki bârika-i hakikat şevkiyle İslâmiyete girsin ve o şehamet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin.
ÜÇÜNCÜSÜ: لاَ تَخَافُونَ kaydıyla ihbar ediyor ki: "Sizler emniyet-i mutlaka içinde Kâbeyi tavaf edeceksiniz."...Aynen haber verdiği gibi vukua gelmiştir.
DÖRDÜNCÜSÜ: هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ اْلحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ
Kemal-i kat'iyetle ihbar ediyor ki: "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın getirdiği din, umum dinlere galebe çalacak." ...İstikbal, o haber-i gaybîyi, Bahr-i Muhit-i Şarkî'den Bahr-i Muhit-i Garbî'ye kadar İslâm kılıncının uzamasıyla tasdik etmiştir.
BEŞİNCİSİ: مُحَمّدٌ رَسُولُ اللّهِ وَالّذِينَ مَعَهُ اَشِدّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا ilâ âhir... Şu Âyetin başı, Sahabelerin Enbiyadan sonra nev-i beşer içinde en mümtaz olduklarına sebeb olan secâyâ-yı âliye ve mezayâ-yı galiyeyi haber vermekle, mânâ-yı sarîhiyle; tabakat-ı Sahabenin istikbalde muttasıf oldukları ayrı ayrı mümtaz has sıfatlarını ifade etmekle beraber, mânâ-yı işârîsiyle; ehl-i tahkikçe vefat-ı Nebevîden sonra makamına geçecek Hülefa-yı Raşidîn'e hilafet tertibi ile işaret edip her birisinin en meşhur medâr-ı imtiyazları olan sıfat-ı hâssayı dahi haber veriyor.
ALTINCISI: ذلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرَيةِ fıkrası, iki cihet ile ihbar-ı gaybîdir.
Birincisi: Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm gibi ümmî bir zata nisbeten gayb hükmünde olan Tevrat'taki evsaf-ı Sahabeyi haber veriyor.
İkinci cihet ihbar-ı gaybî şudur ki: مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرَيةِ fıkrasıyla ihbar ediyor ki: "Sahabeler ve Tâbiînler, ibadette öyle bir dereceye gelecekler ki, ruhlarındaki nuraniyet, yüzlerinde parlayacak ve cebhelerinde kesret-i sücuddan hâsıl olan bir hâtem-i velâyet nev'inde alınlarında sikkeler görünecek."
YEDİNCİSİ:
وَ مَثَلُهُمْ فِى اْلاِْنجِيلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْاَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَfıkrası, iki cihetle ihbar-ı gaybîdir.
Birincisi: Nebiyy-i Ümmi'ye nisbeten gayb hükmünde olan, İncil'in
Sahabeler hakkındaki ihbarını ihbardır. Evet İncil'de, âhirzamanda gelecek Peygamber'in (A.S.M.) vasfında مَعَهُ قَضِيبٌ مِنْ حَدِيدٍ وَاُمَّتُهُ كَذلِكَ gibi âyetler var. Yâni: Hazret-i İsa (A.S.) gibi kılınçsız değil, belki sahib-üs seyf bir peygamber gelecek, cihada memur olacak ve onun sahabeleri dahi, kılınçlı ve cihada memur olacaklardır.
O (قَضِيبِ حَدِيدٍ ) sahibi, reis-i âlem olacak. Çünki İncil'in bir yerinde der: "Ben gidiyorum, tâ Âlemin Reisi gelsin." Yâni: Âlemin Reisi geliyor.
İkinci Vecih: Şu fıkra ihbar ediyor ki: Sahabeler çendan azlığından ve zaafından Sulh-u Hudeybiye'yi kabul etmişler; elbette, her halde az bir zamandan sonra sür'aten öyle bir inkişaf ve ihtişam ve kuvvet kesbedecekler ki, rûy-i zemin tarlasında dest-i kudretle ekilen nev-i beşerin o zamanda gafletleri cihetiyle kısa, kuvvetsiz, nâkıs, bereketsiz sünbüllerine nisbeten gâyet yüksek ve kuvvetli ve meyvedar ve bereketli bir surette çoğalacaklar ve kuvvet bulacaklar...
Evet istikbal, bu ihbar-ı gaybîyi çok parlak bir surette göstermiştir. Şu ihbarda hafî bir îma daha var ki: Sahabeyi tavsifat-ı mühimme ile sena ederken, en büyük bir mükâfatın va'di, makamca lâzım geldiği halde, مَغْفِرَةً kelimesiyle işaret ediyor ki: İstikbalde Sahabeler içinde fitneler vasıtasıyla mühim kusurlar olacak. Çünki mağfiret, kusurun vukuuna delâlet eder. Ve o zamanda Sahabeler nazarında en mühim matlub ve en yüksek ihsan, "mağfiret" olacak ve en büyük mükâfat ise; afv ile, mücazat etmemektir...Surenin başı, hakikî günahlardan mağfiret değil; çünki ismet var, günah yok. Belki makam-ı Nübüvvete lâyık bir mânâ ile Peygamber'e müjde-i mağfiret ve âhirinde Sahabelere mağfiret ile müjde etmekle, o îmaya bir letafet daha katar.
BİR TETİMME
وَلَهَدَيْنَاهُمْ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا وَمَنْ يُطِعِ اللّهَ وَ الرَّسُولَ فَاُولئِكَ مَعَ الَّذِينَ اَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَ الصِّدِّيقِينَ وَ الشُّهَدَاءِ وَ الصَّالِحِينَ وَ حَسُنَ اُولئِكَ رَفِيقًا
Bu Âyetin beyanında binler nüktelerinden "İki Nükte"ye işaret edeceğiz.
BİRİNCİ NÜKTE: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan; mefahimiyle, mânâ-yı sarihiyle ifade-i hakaik ettiği gibi; üslûblariyle, hey'atıyla çok maânî-i işariyeyi dahi ifade ediyor. Her bir âyetin çok tabaka-i mânâları var. Kur'an, ilm-i muhitten geldiği için, bütün mânâları murad olabilir. İnsanın cüz'î fikri ve şahsî iradesiyle olan kelâmlar gibi bir iki mânâya inhisar etmez.
İşte bu sırra binaen Âyât-ı Kur'aniyenin ehl-i tefsir tarafından hadsiz hakaiki beyan edilmiş. Müfessirînin beyan etmediği daha çok hakaiki var. Ve bilhassa hurufatında ve mânâ-yı sârihinden başka, işârâtında çok ulûm-u mühimme vardır.
İKİNCİ NÜKTE: İşte bu Âyet-i Kerime
مِنَ النَّبِيِّينَ وَ الصِّدِّيقِينَ وَ الشُّهَدَاءِ وَ الصَّالِحِينَ وَ حَسُنَ اُولئِكَ رَفِيقًا
tâbiriyle, sırat-ı müstakîmin ehli ve hakikî niam-ı İlâhiyyeye mazhar nev-i beşerdeki taife-i Enbiya ve kafile-i Sıddîkîn ve cemaat-i şüheda ve esnâf-ı sâlihîn ve envâ-ı tâbiînin bulunduklarını ifade etmekle beraber, Âlem-i İslâmiyette o beş kısmın en mükemmelini dahi ayrıca sarahaten gösterdikten sonra o beş kısmın imamları ve baştaki rüesalarını sıfât-ı meşhureleriyle zikretmekle onlara delâlet edip ifade ettiği gibi, ihbar-ı gayb nev'inden bir lem'a-i i'caz ile o taifelerin istikbaldeki reislerinin vaziyetlerini bir vecihle tayin ediyor.
Evet مِنَ النَّبِيِّينَ nasılki sarahatle Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'a bakıyor. وَالصِّدِّيقِينَ fıkrasıyla Ebu Bekir-is Sıddîk'a bakıyor. Hem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'dan sonra ikinci olduğuna ve en evvel yerine geçeceğine ve " Sıddîk " ismi, ümmetçe ona ünvan-ı mahsus ve Sıddîkînlerin başında görüneceğine işaret ettiği gibi, وَالشُّهَدَاءِ kelimesiyle Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali Rıdvanullahi Aleyhim Ecmaîn'i üçünü beraber ifade ediyor. Hem üçü Sıddîk'tan sonra Nübüvvetin hilâfetine mazhar olacaklarını ve üçü de şehid olacaklarını, fazilet-i şehadetleri de sair fezâillerine ilâve edileceğini işaret ve gaybî bir surette ifade ediyor. وَالصَّالِحِينَ kelimesiyle Ashab-ı Suffe, Bedir, Rıdvan gibi mümtaz zevâta işaret ederek وَ حَسُنَ اُولئِكَ رَفِيقًا cümlesiyle mânâ-yı sârihiyle onların ittibaına teşvik ve Tâbiînlerdeki tebaiyeti çok müşerref ve güzel göstermekle, mânâ-yı işarisiyle hülefâ-i erbaanın beşincisi olarak ve اِنَّ الْخِلاَفَةَ بَعْدِى ثَلاَثُونَ سَنَةً Hadîs-i şerifin hükmünü tasdik ettiren müddet-i hilafeti azlığiyle beraber kıymetini azîm göstermek için o mânâ-yı işarisiyle Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh'ı gösterir.
Hâtime
Kur'an-ı Hakîm'in tevâfuk cihetinden tezâhür eden i'cazî nüktelerinden bir nüktesi şudur ki: Kur'an-ı Hakîm'de İsm-i Allah, Rahmân, Rahîm,
Rab ve İsm-i Celâl yerindeki Hüve'nin mecmuu, dörtbin küsurdur. بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ (Hesab-ı Ebced'in ikinci nev'i ki, huruf-u heca tertibiyledir) o da dörtbin küsur eder.
Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'da Lafza-i Celalin tevâfukat-ı lâtifesindendir ki, bütün Kur'anda sahifenin âhirki satırın yukarı kısmında seksen Lafza-i Celal, birbirine tevâfukla baktığı gibi, aşağıki kısımda da aynen seksen Lafza-i Celal, birbirine tevâfukla bakar. Tam o âhirki satırın ortasında yine ellibeş Lafza-i Celal, birbiri üstüne düşüp ittihad ederek güya ellibeş Lafza-i Celalden terekküb etmiş birtek Lafza-i Celaldir. Âhirki satırın başında yalnız ve bazı üç harfli kısa bir kelime fasıla ile yirmibeş tam tevâfukla tam ortadaki ellibeşin tam tevâfukuna zammedilince seksen tevâfuk olup, o satırın nısf-ı evvelindeki seksen tevâfuka ve nısf-ı âhirdeki yine seksen tevâfuka tevâfuk ediyor. Acaba böyle lâtif, zarif, muntazam, mevzun, i'cazlı bu tevâfukat; nüktesiz, hikmetsiz olur mu?
Hâşâ, olamaz. Belki o tevâfukatın ucuyla mühim bir define açılabilir.
..................................................................
Hocam; şu ifadeyi açıklar mısınız :
Kur'an, ilm-i muhitten geldiği için, bütün mânâları murad olabilir. İnsanın cüz'î fikri ve şahsî iradesiyle olan kelâmlar gibi bir iki mânâya inhisar etmez.
İşte bu sırra binaen Âyât-ı Kur'aniyenin ehl-i tefsir tarafından hadsiz hakaiki beyan edilmiş. Müfessirînin beyan etmediği daha çok hakaiki var. Ve bilhassa hurufatında ve mânâ-yı sârihinden başka, işârâtında çok ulûm-u mühimme vardır.
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi