Genelde kahvaltı türü şeylerle karnımı doyuruyor, geçinip gidiyorum işte. Zeytin, peynir vs. Zeytinleri kavanozda saklamıyorum, onları hep tepsiye diziyor, zeytinlerden figürler çiziyor, aklımca şekiller yapıyorum. Çizdiğim şekli bozmadan zeytini alıyor, yedikten sonra çekirdeği yine aynı yerine koyuyorum. Böylelikle zeytinler tükense bile tepsideki motif bozulmuyor, zeytinin yerine çekirdeği geliyor. Bizde biraz öyle değil miyiz sevgili İlayda. Tükensek ve göçüp gitsek bile arkamızdan gelenler (çoluk/çocuk vs.) bizim yerimize geçiyor ve düzen her zaman işliyor. Biz olmasak bile bu figür, bu aldatmaca, bu gidişat bozulmuyor. Müzik eşliğinde lüks lokantalarda yemek yemek gibi bir şey bu zeytinlerden figürler çizme olayı. Bir şeyler atıştırırken hem de eğleniyor olmak, o yemeği keyifli kılmak benim en büyük eğlencem. Bunu sen de denemelisin İlayda, inan çok seveceksin. Zeytinlerden çizdiğin figürün üstüne biraz yağ döküp birazda pul biber ekersen figüründe derinlik elde edebilirsin. Hatta gölge vermek için karabiber bile kullanabilirsin, ben böyle yapıyorum. Böylelikle üç boyutlu görüntüler bile yakalamak mümkün oluyor. Bilirsin eskiden çizmeyi severdim. Zeytinler eski günlerden kalma bu alışkanlığı yeniden hayata geçirmeme, o eski günleri yâd etmeme yardımcı oluyor. Tabii bazen sinirlerimin bozulduğu zamanlar da oluyor. Bir hafta boyunca uğraşıp yaptığım figürler yanlışlıkla tepsiye çarpmamla dağılıyorlar ve bundan nefret ediyorum. Onları yeniden dizmek ve bir sürü zeytin yemek zorunda kaldığım oluyor. Bu gibi durumlar için önceden hazır ettiğim birkaç teneke zeytinim her zaman mevcut. Sen de sinirlerinin bozulmasını istemiyorsan sana tavsiyem evde bolca zeytin bulundurman. Düşünsene bir gece vakti kitaplıktan bir kitaba uzanırken tepsiye çarpıyorsun ve tüm zeytinler dağılıyor, haliyle figür bozuluyor. O saatte zeytin bulmak zordur, senin için gecenin bir vakti komşudan zeytin istemek sorun olmayabilir ama benim için sorun. Böyle bir şeyin olabilecek olması bile çok korkunç. Dediğim gibi İlayda, her zaman evde birkaç teneke zeytin bulundurmalısın…
Sabah sekiz olduğunda oturup o gün için program yapıyorum. Bunu eskiden okuduğum kişisel gelişim kitaplarından öğrenmiştim. Hani okurdum ya: Norman Vincent Peale – Olumlu Düşünmenin Gücü, Muhammet Bozdağ – Düşün ve Başar, Ali Erkan Kavaklı – Başarı İnanç İşidir, Oğuz Saygın – Negatif Limanlardan Pozitif Sulara, falan filan işte. Şimdi çok işime yarıyorlar. Sabah sekiz –hiçbir zaman o vakti geçirdiğim olmamıştır- olduğunda bir kâğıda o gün yapacaklarımı yazıyorum. Kanepenin hangi ucunda kaç saat oturacağımı, kıpırdamadan oturup tam olarak neleri düşüneceğimi, pencereden ne kadar bakacağımı, yan odalara hangi saatlerde geçerek hava alacağımı, o gün tepsiye hangi şekilde figürler çizeceğimi ve buna benzer birçok şeyi yazıyorum. Biliyorum sen pek okumayı sevmezsin ama en azından bunlardan birini okumalısın. Hangi saatte o eski sehpanın tozunu alacağını yazmalısın hiç olmazsa. Bilmediğin için doğal olarak ne kadar çok şey kaybettiğinin farkında değilsin. Düşünsene pencereden ne kadar bakacağımı yazmamışım –imkanı yok- o günüm ne kadar boş geçer değil mi. Birde ideallerin olmalı İlayda. Kitaplar öyle diyor ve çok haklılar. Geleceğe dair ayrıntılı planların olmalı, seneye televizyonu hangi odaya taşıyacağın gibi mesela. Bu çok önemli, hangi oda olacak, ne şekilde duracak. Ya kumanda! Onun da yeri belli olmalı, her şeyi yerli yerince yapmalı.
Sana burada edindiğim bir dosttan bahsetmeliyim. Hemen alt komşum. Yaşlı bir adam. Bu sokakta sadece o yaşlı adam benim hakkımda kötü şeyler düşünmüyor ve önyargılı değil. Sanırım o da yalnız kalıyor. İlk zamanlar kapıma kadar gelip çarşıya gideceğini, bir şey isteyip istemediğimi sorardı. Şimdilerde sadece kapıya gelip birkaç kere tıklattıktan sonra açılan kapı karşısında hiç konuşmadan bekliyor. Bunu ona ben öğrettim. Daha doğrusu ilk gelmelerinde sorduğu sorulara birkaç kelime kullanarak yahut işaretlerle verdiğim kısa cevaplardan konuşmak istemediğimi anlamış olmalı. Kimi zaman ne istediğimi bir kağıt parçasına yazıp uzatıyorum. O da bunu artık hoş karşılıyor. Ne kadar sık sık gelip –haftada iki kere- beni rahatsız etse de, bana karşı iyi davranmaya çalıştığı için ona dostum diyorum. Zavallı adamın kimsesi yok herhalde. Oturup televizyon seyretmekten başka –gelen seslerden anladığım kadarı ile- yapacak bir şeyi yok. Düşünüyorum da duvara asılı bir posteri bile olmayan, figürler çizecek bir tepsisi ve zeytinleri olmayan, her sabah düzenli olarak program yapmayan, en azından balkonunda çiçek yetiştirmeyen bu yaşlı adamın hayatı ne kadar elemdir. Ah, onun gözlerini görmelisin, acı ve aynı zamanda umut yüklü gözlerini. Onu anlayabiliyorum, onu fark edebiliyorum, o büyük yalnızlığını… En azından bir posteri olmalı, en azından bir posteri olmalı İlayda, anlıyor musun, duvara asabileceği bir poster…
Mektubumu güzel bir sonla bitirmek istiyorum İlayda. Güzel bir sürprizle mesela. En azından bana yakışır bir şey olmalı. Bilirsin eskiden ufak tefek şeyler yazardım. Yazmayı severdim. Bu mektubu sana yazmamın sebebi başta söylediğim gibi beni merak ettiğini düşündüğümden değil. Sadece sana bir tesadüften bahsetmek istiyorum. Mektubun başında söylemek istemediğim bir tesadüf. Komşularım bu tesadüfü fark bile edemeyecekler, en çok buna seviniyorum. Yapacağım şeyi sadece alt komşum olan o yaşlı adam biliyor. Ya da en azından tahmin ediyor. Eline tutuşturduğum kâğıtta yazanları eksiksiz olarak getirdiğinde gözleri dolmuştu. Güle güle der gibi bir hali vardı. Ama benim elveda der gibi bir halim yoktu. Elveda demek bana göre değil bilirsin, orada durursun ve içinden gelirse bana en fazla güle güle dersin, o kadar.
Sevgili İlayda. Bugün tepsiye zeytin yerine dostuma aldırdığım hapları dizdim. Eskiden isimleri aklımda kalmış olan ne kadar ilaç varsa işte. Kimi kırmızı, kimi beyaz, kimi mavi… Anlaşılmaz şekillerden oluşan bir figür çizdim. Her eksilen ilaçla figür bozuluyor –zeytinlerin aksine- ve şekil kayboluyor. Ah İlayda. Dilim kuruyor, başım dönüyor, her yuttuğum hap figürden bir nokta eksiltip gözlerimde bir buğu oluyor… Ah İlayda, az kalsın unutuyordum. Sana tesadüften bahsetmeliyim ve henüz nefes aldığımı hissediyorken elimi çabuk tutmalıyım.
Ay ışığı penceremden içeri süzülüyor İlayda, berrak bir gece. Ve İlayda, komşularım bu günün senin doğum günün olduğunu bilmiyorlar ve asla bilemeyecekler, sadece pencereye yaslanmış cansız bedenimi görecekler. Unutmadım İlayda, bugün senin doğum günün ve ben bugün gözlerimi yumuyorum. Ne tesadüf değil mi!..