Buraya biraz boşluk bıraktım ki, mektuba ara verip yeniden yazmaya başladığım yer belli olsun. Ertesi günden yazdığımı düşünebilirsin belki, hayır, aradan tam bir hafta geçti. Düşünebiliyor musun İlayda, mektuba ara verdikten sonra bir hafta boyunca komodinin üstünde, tepsinin altında, bazen yerde, orada burada sürüklenerek geçirdi günlerini bu mektup. Sürüklenmek nedir en iyi ben bilirim herhalde, bırakıp kendini öylece sürüklenmek…
Bu küçük ev, bu küçük oda, karşı komşu, duvardaki bu poster, ellerimde bavullar buraya ilk gelişim, yani sürüklenişim… Belki de hayat böyledir…
Eski günler hakkında söz etmek senin hoşuna gidiyor mu bilmiyorum. Bu odaya kapanıp günlerce dışarı çıkmadığım zamanlarda ben bunları düşünmeye fırsat buluyorum. Haftada iki kere bakkala gitmek için çıktığım ve günde birkaç kere bu odayı terk ederek yan odalara gezmeye çıktığım zamanlar düşünmüyorum sadece. Yine bu konuda haklı olduğumu düşünüyorum ki; tatillerde iş görüşmeleri yapmak nasıl hoş karşılanmazsa benimde bakkala giderken sanki hala o odada oturuyormuş gibi aynı düşüncelere dalmam da hoş karşılanmaz. Sesli düşünmediğimiz için Tanrıya ne kadar teşekkür etsek azdır İlayda. Sesli düşündüğümüzü düşünsene, ne kadar gürültü olur değil mi.
Hem bakkaldan ekmek isterken –işaretlerle- eski evimde beslediğim kedim hakkında düşüncelerimin başkalarınca duyulması çok kötü olurdu. Eski evim dedim de, şimdiki gibi olmayan o muntazam düzenli, kütüphanesinin alt sıralarını Dünya Klasikleri’nin doldurduğu, Tolstoy’un Savaş Ve Barış’ının hep bir parmak ileride durduğu; masasında küçük kâğıtlara iliştirilmiş notların eksik olmadığı o evi yeniden hatırladım.
Evdeki eşyaları olduğu gibi bırakıp, kapıcıya beni sormaya gelen ilk kişiye evin anahtarını vermesini tembihleyerek ayrıldığım günden beri koca bir beş ay geçti. Beni sormaya kim geldi bilmiyorum, gelen kişi muhtemelen evime yerleşmiştir, belki de kimse gelip sormadı, anahtar ve o eşsiz düzenim kapıcıya kaldı. Her iki ihtimalde mutlu eder beni. Çünkü içeride beni tasalandıracak bir şey kalmadı, yıllardır tuttuğum günlük, notlarım, şiirlerim, hepsini çıkarken yaktım.
Ah İlayda, çıkarken masamım üzerine bıraktığım telefon çalıştığım şirket tarafından defalarca aranmış olmalıdır. Evde mahsur kalıp açlıktan ölme ihtimaline karşı evdeki kediyi de sokağa bıraktığımdan telefonuma kimseler cevap vermemiş –normalde kedim telefonlarıma bakardı- ve koca cüsseli, kafasının keli gözüken ancak yinede ıslak ve taralı saçları arkasına inen otoriter patronum bana ulaşamayınca çok sinirlenmiştir.
Bana güvenerek şehre ikinci bir şube açıldığından beri, buna mukabil tüm maharetimi ortaya koyup birkaç yılda kazancı birkaç katına ulaştırdığım bir gerçek. Patronum, işimde başarılı olduğum halde biranda kaybolup gittiğimden aslında sorumsuz biri olduğumu düşünüyordur.
Bense şu posteri düşünüyorum, acaba yerini değiştirmeli miyim… Belki durduğu yere alışmıştır, belki orayı sevmiştir, belki de karşı duvarda durmak istiyordur. Bunu anlamak için birkaç gün daha beklemek ve onun bana bir şeyler fısıldamasını kollamak gerek.
şimdi okudum.. Sitare tam adamına okutuyon heee :/ çok güzelmiş..devamınıda paylaşcam