Tevsirin Türkçe karşılığı açıklamak demek benim senin soruna cevap verme için açıklamam gerek Arapça karşılığı tevsir etmem lazım ki sen neden biz ayeti tevsir ediyoruzki demişsin üst kısımda
Her nefis ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz. Ankebut-57
Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Asıl hayat ahiret yurdundaki hayattır. Keşke bilseler! Ankebut-64
Zülkarneyn ve Dünya düz müdür?
Zülkarneyn ve Dünya düz müdür?
Tevsirin Türkçe karşılığı açıklamak demek benim senin soruna cevap verme için açıklamam gerek Arapça karşılığı tevsir etmem lazım ki sen neden biz ayeti tevsir ediyoruzki demişsin üst kısımda
Tefsir edecek kişilerin
a- Arap dilini çok iyi bilmesi.
b- Nüzûl sebeplerini bilmesi.
c- Rasûlüllahın sünnetini bilmesi.
d- İçinde yaşadığı toplumu, toplumun sosyal meselelerini bilmesi.
e- Keskin bir zekâ ve kuvvetli bir muhakeme gücüne sahip olması.
Özelliklerinden bazıları ben bu yüzden ona öyle söyledim çünkü "sanki" ifadesi ile tefsir ediyordu evet tefsirde bu ifadeler geçebilir ama bu işten olmadığı belli bu yüzden öyle söyledim alimlerin yorumlarını okusaydınız ona göre soracaktım ama madem tefsir edeceksin et bakalım
Güneş suya mı batar? Orada suya batma ifadesi geçiyor mu?
Güneşin battığı yer neresidir? Güneş, Tunus'da da Türkiye'de de batar. Bunun için bir yere gitmeye gerek var mıdır?
Zulkarneyn nereye gitti?
"Sonunda" ifadesinden ne anlıyorsunuz? Güneşin battığı bir yerin bir sonu mu vardır? Dünya düz müdür?
Halbuki o, o hâlık ki geceyi, gündüzü ve Şems-ü Kameri yaratmış, bütün o ecram her biri birer felekte yüzüyorlar
Ayetinden anlıyoruz ki güneşin de yörüngesi vardır öyleyse güneşin battığı yere nasıl ulaşılıyor?
Alıntı:حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ى عَيْنٍ حَمِئَةٍ
Âyetin ifade ettiği zâhir mânâsına göre, "Güneşin, hararetli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurub ettiğini görmüş" diyor.
..............
deriz ki: Âyât-ı Kur'âniye, üslûb-u Arabiye üzerine ve zâhir nazara göre umumun anlayacağı bir tarzda ifade ettiği için, çok defa teşbih ve temsil suretinde beyan ediyor.
İşte,
تَغْرُبُ ف۪ى عَيْنٍ حَمِئَةٍ
yani, güneşin hararetli ve çamurlu bir çeşme gibi görünen Bahr-i Muhit-i Garbînin sâhilinde veya volkanlı, alevli, dumanlı dağın gözünde gurup ettiğini Zülkarneyn görmüş. Yani, zâhir nazarda, Bahr-i Muhit-i Garbînin sevâhilinde, yazın şiddet-i hararetiyle etrafındaki bataklık hararetlenmiş, tebahhur ettiği bir zamanda, o buhar arkasında büyük bir çeşme havzası suretinde uzaktan Zülkarneyn'e görünen Bahr-i Muhitin bir kısmında, güneşin zâhirî gurubunu görmüş. Veya volkanlı, taş ve toprak ve mâden sularını karıştırarak fışkıran bir dağın başında, yeni açılmış ateşli gözünde, semâvâtın gözü olan güneşin gizlendiğini görmüş.
Evet, Kur'ân-ı Hakîmin mu'cizâne belâgat-i ifadesi bu cümle ile çok mesâili ders veriyor. Evvelâ: Zülkarneyn'in mağrib tarafına seyahati, şiddet-i hararet zamanında ve bataklık tarafına ve güneşin gurub âvânına ve volkanlı bir dağın fışkırması vaktine tesadüf ettiğini beyan etmekle, Afrika'nın tamam istilâsı gibi çok ibretli mes'elelere işaret eder.
Mâlûmdur ki, görünen hareket-i şems zâhirîdir ve Küre-i Arz'ın mahfî hareketine delildir, onu haber veriyor. Hakikat-i gurub murad değildir. Hem çeşme, teşbihtir. Uzaktan, büyük bir deniz küçük bir havuz gibi görünür. Hararetten çıkan sis ve buharlar ve bataklıklar arkasında görünen bir denizi, çamur içinde bir çeşmeye teşbîhi ve Arapça hem çeşme, hem güneş, hem göz mânâsında olan
عَيْنٍ
kelimesi, esrâr-ı belâgatça gayet mânidar ve münasibtir.
{(Hâşiye):
ف۪ى عَيْنٍ حَمِئَةٍ
deki
عَيْنٍ
tâbiri, esrâr-ı belâgatça lâtif bir manayı remzen ihtar ediyor. Şöyle ki: "Semâ yüzü, güneş gözüyle zeminin yüzündeki cemâl-i rahmeti seyirden sonra, zemin dahi deniz gözüyle yukarıdaki azamet-i Îlâhiyeyi temâşâyı müteâkip o iki göz birbiri içine kapanırken, rûy-i zemindeki gözleri kapıyor" diye, mu'cizâne bir kelime ile hatırlatıyor ve gözler vazifesine paydos işaretine işaret ediyor.}
Zülkarneyn'in nazarında uzaklık cihetiyle öyle göründüğü gibi, Arş-ı Âzamdan gelen ve ecrâm-ı semâviyeye kumanda eden semâvî hitâb-ı Kur'ânî bir misafirhane-i Rahmâniyede sirac vazifesini gören musahhar güneşi Bahr-i Muhit-i Garbî gibi bir çeşme-i Rabbanîde gizleniyor demesi, azametine ve ulviyetine yakışıyor ve mu'cizâne üslûbu ile, denizi hararetli bir çeşme ve dumanlı bir göz gösterir. Ve semâvî gözlere öyle görünür.
Elhâsıl: Bahr-i Muhit-i Garbîyi "çamurlu bir çeşme" tâbiri, Zülkarneyn'e nisbeten uzaklık noktasında o büyük denizi bir çeşme gibi görmüş. Kur'ân'ın nazarı ise herşeye yakın olduğu cihetle, Zülkarneyn'in galat-ı his nev'indeki nazarına göre bakamaz. Belki Kur'ân semâvâta bakarak geldiğinden, Küre-i Arz'ı kâh bir meydan, kâh bir saray, bâzen bir beşik, bâzen bir sahife gibi gördüğünden; sisli, buharlı, koca Bahr-i Muhît-i Atlas-ı Garbîyi bir çeşme tâbir etmesi, azamet-i ulviyetini gösteriyor.
Herkes aynı fikirdeyse,
hiç kimse yeterince
düşünmüyor demektir.
Mevlana
Zulkarneyn önce güneşin battığı yere varıyor ayette anlatıldığına göre. Oysa bugünkü coğrafya bilgilerimiz güneşin battığı belli bir yerin olmadığını söylüyor bize, çünkü dünya yuvarlaktır ve sürekli ekseni etrafında dönmektedir. Bundan dolayı güneş, dünyanın her noktasında da batmaktadır. Oysaki düz, tepsi gibi bir dünya anlayışında güneş dünyanın en batısındaki ülkeden batar en doğusundaki ülkeden ise doğar.
Allah bu ayetleri ve bilimi kafanız karışsın diye mi yarattı
Bir de bu ayetler Zülkarneyn'in gözünden teşbih yapılarak anlatılıyor..
"Güneş’in doğduğu yere varınca güneşi, öyle bir toplumun üzerine doğarken buldu ki, onlarla güneş ışıkları arasında hiçbir engel, hiçbir sütre koymamıştık."
Aslında Kur'an-ı Kerim, Zülkarneyn'in vardığı ve güneşin doğuşunu gördüğü bu yeri belirlemiyor, sadece bu yerin özelliğini ve orada karşılaştığı toplumun durumunu anlatıyor. Bu ayet şöyle yorumlanmış: Yani dümdüz bir araziye ulaşmıştı. Çölleri ve geniş ovaları andıran bu arazide, güneş ışıklarını engelleyecek veya önleyecek bir tepe veya orman gibi bir şey yoktu. Onlar, üzerine bina yapılamayan öyle bir arazide bulunuyorlardı ki, güneşin ışınlarından korunabilmek için yer altındaki mağaralarda, izbelerde barınıp gölgeleniyorlardı veya onlar güneş batıncaya kadar suya giren, güneş battıktan sonrada geçimlerini temin etmek için tarlalarına çıkan veya elbise giymeyen çıplak vaziyette yaşayan ilkel bir kavimdi..
Aşağıdaki alıntı da bu konuda fikir verebilir:
"Her şeyden önce bu ayetin başkasının gözünden anlatıldığını belirtmekte fayda var. Zaten Allah'ın sandığı/bildiği bir şey olmadığı için ayette bir hatanın olması söz konusu olamazdı. Bu ayet Zülkarneyn'in gözünden anlatılıyor. Eğer hatalı olmuş olsaydı bile Zülkarneyn hatalı olmuş olurdu Kuran değil.
Bunu basit bir analojiyle şöyle açıklayabiliriz: Ahmet isminde bir arkadaşınızın ''2+2=5'' dediğini düşünün. Eğer siz bunu başka arkadaşınıza anlatırken ''ahmet 2+2=5 dedi'' derseniz böyle bir durumda siz mi hatalı olursunuz yoksa arkadaşınız Ahmet mi ? Tabiiki Ahmet, çünkü siz Ahmet'in sandığını söylüyorsunuz. Aynı şekilde Allah Zülkarneyn'e yansıyanı aktarıyor. Zülkarneyn öyle gördü.
Ayetin Arapça meali: ''Hattâ izâ belega magribeş şemsi vecedehâ tagrubu fî aynin hamietin ve vecede indehâ kavmâ(kavmen)''
Bu mealde bizim için yalnızca şu 3 kelimenin anlamları önemlidir: Mağrib, Vecede ve Tagrubu
Mağrib ve tagrubu kelimeleri zaten aynı kökten gelir (GH-R-B kökünden).
Klasik (eski) Arapça'da bu kelimenin hem mekansal anlamı vardır hem de zamansal. Mağrib kelimesinin anlamlarından biri ''Güneşin batış vakti''dir.
Gelelim tagrubu kelimesine. Eğer Kuran'ın yazarı güneşin çamurlu suya battığını sanmış olsaydı ''tagrubu'' kelimesini kullanmamış olması gerekirdi. Çünkü tagrubu fiziksel bir batmayı ifade eden bir fiil değildir.
Güneşin fiziksel olarak çamurlu suya battığını ifade etmek için Arapça'da sadece iki tane seçenek vardır. Bunlar şu şekildedir:
-Genel anlamda bir şeyin fiziksel olarak başka şeyin içine girmesi için kullanılan kelime: Dehale
Ali imran suresinin 37. ayetinde bu kelimenin kullanılış örneği: ''Zekeriyya, onun yanına, mâbede her girişinde (dehale) orada bir rızık bulur''
-Spesifik olarak bir şeyin suda batmasını ifade eden kelime: Gareke
Kehf suresinin 71. ayetinde bu fiilin kullanılış örneği: ''içindekilerini batırmak(tugrika)için mi gemiyi deldin''
Son olarak vecede kelimesine bakalım. Bu kelimenin klasik Arapça'daki anlamları şu şekildedir: şahit olmak, algılamak, farketmek, bulmak, yaşamak (tecrübe olarak)
Edebi açıdan bu kelime duygusal bağlamda kullanılır. İnsanı duygulandıracak güzel bir şeyi görmek, o şeye şahit olmak gibi. Bu ayette ise Zülkarneyn güneşin batış manzarasına şahit oluyor.
Zülkayneyn'in gördüğü manzara şu olsa gerek:
![[Resim: llua.png]](https://imageshack.us/download/534/llua.png)
Belki aklımıza şöyle bir soru gelecektir: Peki bu ayette Zülkarneyn'in gördüğünü belirtmekteki maksat nedir? Bu hiç belirtilmemiş olsaydı daha iyi olmaz mıydı ? Böylece yanlış anlaşılma engellenmiş olmaz mıydı ?
Allah zaten yanlış anlaşılmaması için Zülkarneyn'in gözünden anlatıyor. Bu Zülkarneyn kıssasında bu detayı vermek anlamsız değildir.Çünkü bu detayı vermenin bir fonksiyonu vardır. Kuran'ın edebi bir metin olduğunu unutmamalıyız. Bu ayetin öncesi ve sonrasına baktığımızda neden güneşin batışından bahsedildiği anlaşılıyor.
Bu ayetten 3 ayet öncesi zülkarneyn hakkında insanların bir şeyler öğrenmek istiediği yazıyor (yani ortada bir merak var):
''Sana zülkarneyn'i soruyorlar'' (kehf suresi 83)
İnsanlar zülkarneyni hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorlar. Kuran edebi bir eser olduğu için devamında bu merağı karşılayacak şekilde anlatılıyor. Güneşin batışından bahsederken insanların dikkati toparlanıyor. İnsanlar bunu okuyunca kafasında bir şeyler canlandırıyorlar. işte tam o noktada insanları düşündürmeye geçirmişken asıl söylenmek istenen söyleniyor.
bir sonraki ayetlerdeki önemli mesajlar:
Kehf 87: O, şöyle dedi: "Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabbine gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak."
Kehf 88: "İman edip de iyi davranan kimseye gelince, onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buyruğumuzdan, ona kolay olanını söyleyeceğiz."
Son olarak ayetin doğru çevirisini vermek istiyoruz:
''Zülkarneyn güneşin batışına (batış vaktine) ulaşınca güneşi balçığa batar buldu'' (kehf 86)
Sonuç
Her şey Zülkarneynin gözünden anlatıldığı için ve bu ayette güneşin fiziksel olarak çamurlu suya battığı söylenmediği için ayette bilimle çelişen herhangi bir unsur yoktur. "
''Zülkarneyn güneşin batışına (batış vaktine) ulaşınca güneşi balçığa batar buldu'' (kehf 86)"
Hocam yani herkes yanlış çeviriyor öyle mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş): Güneşin battığı yere vardığında onu, balçıklı bir kaynakta batıyor buldu. Ayrıca onun yanında bir kavim gördü. Dedik ki: «Ey Zulkarneyn, ya onları cezalandırırsın veya haklarında bir güzel muamelede bulunursun.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2): Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi, (sanki) kara bir balçıkta batıyor buldu. Bir de bunun yanında bir kavim buldu. Biz ona dedik ki: «Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onların hakkında iyi davranırsın.»
Gültekin Onan: Sonunda güneşin battığı yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu bir gözede batmakta buldu, yanında bir kavim gördü. Dedik ki: "Ey Zu'l-Karneyn, (istiyorsan onları) ya azaba uğratırsın veya içlerinde güzeliği (geçerli ilke) edinirsin."
Harun Yıldırım: Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. Onun yanında (orada) bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz: Ey Zülkarneyn! Onlara ya azap edecek veya haklarında iyilik etme yolunu seçeceksin, dedik.
Hasan Basri Çantay: Nihayet güneşin batdığı yere ulaşınca onu kara bir balçıkda batar buldu. Bunun yanında da bir kavm buldu. Dedik ki: «Zülkarneyn, (onları) ya azaba uğratmanda, yahud haklarında güzellik (tarafını) tutman (da serbestsin)».
Neden o zaman güneşin battığı yer diye çeviriliyor?
Kısaca; afrikayı fethi gibi bir ibret içerir diyor.
Güneşin battığı yer ile ilgili bir cümmle değil o.
Herkes aynı fikirdeyse,
hiç kimse yeterince
düşünmüyor demektir.
Mevlana
Şevk bir zencîrdir gönlüm anın dîvânesi
-Şeyh Galip-
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi