İslâm’ın hayat verici kuralları parıldamaktadır. Bu pâk, temiz ve cömert yüz, zekât nizamı,
zekât sistemidir. İşte Rabbimizin müjdesi: “İman edip iyi amel işleyen, namaz kılan ve zekâtı
veren kimselerin Rableri katında muhakkak mükâfatları (ecirleri) vardır. Onlara hiçbir
korku yoktur. Ve onlar mahzun olacak da değildir.”
Bu yüzün en belirli özelliği maddede ve manada arınmaktır. Karşılıksız ve hiçbir
fayda beklemeden vermektir. Âyet-i Kerime, Mü'minlerin ve Mü'min toplumun özelliklerini
belirtmektedir. Zekât, Mü'min topluma sükûnet, huzur ve ilahî rızayı akıtmaktadır. Zekât,
hayatta hiçbir zaman faiz sisteminin garantisini gerektirmeyen ve fakat maddî açıdan zayıf
olan Mü'minlerin garantisidir.
Zekât sistemi, bizi ve henüz İslâmiyet’in hakimiyetini görmeyen, imanî düşünce,
eğitim ve ahlâk kurallarına dayalı İslâm nizamını bilmeyen, yaşamayan, İslâm ümmetinin bu
bedbaht ve talihsiz nesillerini şaşkına uğratmaktadır. Fakat şurası muhakkak ki İslâm, insanlığı
kendisine has usûlüyle modelleştirmiş, insanlığa sağlam düşünceli, temiz, güvenilir ve
yüce gayeli eşsiz bir nizam sunmuştur. Faiz sistemine dayalı cahiliye nizamına taban tabana
zıt düşen bir yüce nizamın kuralı (kaidesi) olan zekât, bireysel (ferdî) gayret ve faizsiz
yardımlaşma yoluyla ekonomik kalkınmayı doruk noktasına ulaştırmıştır. Zekât kurumu,
insanlığın en mutlu zamanını görmemiş, bu talihsiz nesillerin nazarında acayip bir şeydir.
Acayiptir çünkü, bu nesiller faiz esasına, sistemine dayalı materyalist nizamın gölgesinde
doğmuş ve büyümüş, mikrop, egoizm ve sömürüden başka bir şey görmemiştir. Bu nesillerin
yaşadığı çağda bir mal veya para, içine faiz pisliği girmeden muhtaçların eline geçmemekte,
bir parça malı olmayan ve malının bir kısmıyla faize dayalı sigorta şirketlerine katılmayan,
ticaret ve sanayî sahalarında varlık gösteremeyenler, yani faizden başka bir çıkar yol bulamayanlar,
teminatsız, garantisiz yaşamaktadırlar. Bu talihsiz nesiller işte bundan ötürü faiz
sisteminden başka bir sistemin bulunmadığı ve hayatın ancak bu sistemle yürüyebileceği
zannına kapılmışlardır.
Bu nesillerin nazarında zekât, modern asırda hiçbir ekonomik ve sosyal bir önemi
bulunmayan bireysel bir ihsân, bir yardımdır. Ama zekâtın gelirini hiç düşünebildiler mi?
Zekâtın kârı da dahil olmak üzere sermayeden yüzde iki buçuk olan fakir ve muhtaçların
hakkının ne kadar olabileceğini tahmin bile edemezler. Zekât İslâm’ın, hüküm, kanun,
yöneltme ve düşüncesini paylaşmayanlardan alınmaz. Çünkü zekât bir ibadettir. Hususî bir
şekilde eğitilen ve tüm insanlık için modelleşen insanlardan yani Mü'minlerden alınır.
Bireysel bir iyilik değil, bir farz, bir haktır. İslâm devletinin topladığı zekât, geçim sıkıntısı
çeken mümin toplumda yaşayan her ferdin yardımcı ve güvencesidir. Sanki alacaklısından
alacağı bir borçmuş gibi her fert, zekâtın sebebiyle kendisinin ve ailesinin geçimlerini garanti
altında hisseder.
Kanun, hüküm, uygulama ve sistemiyle İslâm’ın hükmettiği bir toplumda, sistemin
şekil ve uygulaması o kadar gelişkin ve kolaydır ki, zekâtın düzenlenmesi ve dağıtımından
teminat ve yardımlaşma fışkırmaktadır. Bu gerçeği materyalist ideolojilerin gölgesinde
yaşayanlar, düşünüp anlayamazlarsa da, biz Müslüman olarak bunu bilmekte ve imanımızla
yaşayıp tatmaktayız. Düşüncelerinin kötülüğünden dolayı bu zevki tatmak istemeyen
kimselerin ve kötü çizgilerinde ısrarla yürüyen insanların elbette bu tattan nasipleri yoktur.
Onlar bu halleriyle Allah (c.c.)’ın müjdelediği hayırdan mahrum olacaklardır.
2
Allah Subhânehû ve Teâlâ hayatlarını iman, sâlih amel, yardımlaşma ve güzel ahlâkla
süsleyenlere vaat ediyor: “Onlar korkmayacak ve üzülmeyeceklerdir. Güven ve saadet
onlarındır.” “Rableri katında muhakkak mükâfatları (ecirleri) vardır, onlara hiçbir korku
yoktur ve onlar mahzun da olacak değillerdir.”
Zekâta genel olarak baktığımızda, İslâm’ın ekonomik sisteminin temeli olduğunu
görürüz. İslâm’ın ekonomik sistemi, asıl mülk sahibinin Allah (c.c.) olduğunun kabûlü temeli
üzerine kuruludur. Bu mülk edinmeyi ve mülk edinme hukukunu ilgilendiren meseleleri
düzenleme hakkının da sadece Allah (c.c.)’a ait olduğunu kabul etmek demektir. Zekât ise
bütün bu hükümlerin pratik bir ifadesidir. Zekât maldaki hakların en önemlisidir. Onun için
malın tüm meselelerinde Allah (c.c.)’a teslim olmanın alâmeti, işareti zekâttır. Resûlullah (s.a.v.)
buyuruyor ki: “Zekât delildir.” Zekâtın incelenmesiyle İslâm’ın sermaye konusundaki
görüşlerinin bir çoğu anlaşılmış olur. İslâm, zekâtı toplama konusunda geniş bir yetki
tanımıştır. Öyle ki, zekât vermeyenler kuvvetli bir grup ise bu davranışlarından dolayı
kendilerine savaş açılır. Zekâtını devlete ödemeyen fert olursa, mallarından bir kısmına el
koymak yetkisi devlete verilmiştir.
Zekâtı vacip olan mallar beş kısımdır:
1- Ticaret malları,
2- Altın, gümüş ve onlara tâbi olan nakitler,
3- Ekin ve meyveler,
4- Hayvanlar,
5- Maden ve rikâz.
Zekât şu sekiz sınıf insana verilir:
1- Fakirler,
2- Miskinler,
3- Zekât toplama işlerinde görevli olanlar,
4- Müellefe-i Kulûb,
5- Borçlular,
6- Hürriyete kavuşacak köleler,
7- Yolda kalmış yolcular,
8- Allah (c.c.) yolunda olanlar.
Kur'ân-ı Kerim, zekâtın toplanacağı yerlerden ve toplatma şekillerinden çok
harcanacağı yerlere önem vermiştir. Çünkü gerçekten zor olan, zekâtı yerine, yerinde
harcamak, hak edenlere vermektir, yerli yerinde kullanmaktır. Zekât bazılarının zannettiği
gibi tembelliğe sevk edici değildir. Çalışabilen herkesin çalışması ferdin vazifesidir. Böylece
elinin emeği ve alnının teriyle geçimini sağlamalıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Hiçbir kimse, elinin emeğinden daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir.” (Buhari). “Sadaka
ne zengine ne de kuvvetli ve eli ayağı sağlam kimseye helâl olmaz.” (Tirmizi ve diğerleri). Sağlam
olduğu halde, devlet bir şahsa iş bulamadı ise ona zekât verilir. Gücü yeten herkes geçimini
sağlamakla zorunludur.
3
ZEKÂT -IIZekâtın
hedefi, fakire birkaç liracık vermek değildir. Hedef, geçim için uygun bir
hayat seviyesini gerçekleştirmektir. Allah (c.c.)’ın şerefli kıldığı ve onu yeryüzünde halife
kıldığı insana lâyık, adalet ve iyilik dinine, insanlık için çıkartılmış hayırlı ümmete uygun bir
seviye olmalıdır. Bu insanî seviyenin gerçekleşmesinin en aşağı derecesi, kendisine ve
ailesine uygun yiyecek ve içecek, kışlık ve yazlık giyecekleriyle durumuna uygun bir evin
olmasıdır. Zekât, hak sahipleri içerisinden, herhangi bir mesleği bulunmayan ve çalışamayan
fakir ve miskine, kendisine ve çoluk çocuğuna uygun bir geçim seviyesini garanti etmek ve
tam bir seneye kadar kendisine yetecek miktarı vermeyi de hedefler. Dolayısıyla zenginlik
sayesinde fakirlik, güçlük sayesinde acizlik ve kazanç sayesinde tembellik yok olup gitsin.
Müslüman devlet reisi, İslâm’ın gölgesinde yaşayan her fertten sorumludur ve Müslüman
devletin temin edeceği uygun bir yaşama hakkını uygulamakla da sorumludur. Görülüyor ki
zekât, toplumda geçimle ilgili yardımlaşma binasının birinci temel taşıdır. Zekât, düzenli ve
devamlı bir yardımdır. Zekât kendisine ulaşmadığı takdirde, ihtiyaç sahibi kendisine zulüm
yapıldığını devlet reisine kadar şikayet etme hakkı vardır. Zekât dağıtımında İslâm’ın hikmetli
ve adâletli bir siyaseti vardır. Bazı insanlar karşılaştıkları her sistem ve kuruluşu yeni bir
buluş olarak kabul ederler. Ama asrımızdaki gelişen siyasî ve ekonomik sistemler ancak
İslâm’ın bu alandaki sistemlerine benzeyebilme seviyesine ulaşabilmiş midir? Bu gerçekten
zor bir soru. İnsanların bazılarının akıllarına şu soru gelebilir. Peki zekât bu toplumun
ekonomik problemlerinin tümünü çözebilir mi?
Cevap: Zekât İslâm ekonomik sisteminin her şeyi demek değildir. Ama İslâm
ekonomik sisteminin temelidir. Bu temel İslâm’ın ekonomik sistemiyle beraber olursa, İslâm
toplumundaki tüm ekonomik problemleri çözebileceğinden şüphe edilemez.
Yalnız zekâtı ele aldığımızda, zekât fertlerin bütün ekonomik problemlerini halledebilir,
ancak, İslâm’ın hükümlerini hayatın gerçeklerine uygulayabilen becerikli bir düzenlemenin
olması şartıyla. Çünkü zekât gelirleri o kadar çoktur ki, karşısında fakirliğin, yoksulluğun
barınabilmesi mümkün değildir. Bir de şu durumu gözden kaçırmayalım: Zekât sistemi bir
insanın problemini hallederken, onu kökten hallediyor. Öyle ki, insan ondan sonra zekât öder
duruma gelmektedir. Kendisine verilen büyük miktardaki zekâtı değerlendiren, iş kuran fert bir
sene sonra elbetteki zekât verecek duruma gelecektir. Veya devlet ekonomik araştırmalar
yaptırır ve durumu uygun görürse işsizleri, işyeri sahibi yapar. Kendisi de işlerin bir düzen
içerisinde yürümesi için idare işlerini yürütür. Bir, iki veya üç sene içerisinde işsizlik problemi
halledilmiş olur. Bundan sonra barınma ve evlenme problemleri ele alınır. Diğer bütün
problemler de bu şekilde sıra ile ortadan kalkar. Öyle zaman gelir ki, zekâta ihtiyacı olan
kimsenin kalmayacağı günler gelecektir. Nitekim bu, tarihte gerçekleşmiştir. Yeter ki bu işler
belli bir sistem içerisinde uygulansın. Zekât alacak kimse kalmadığı takdirde çevrede
genişlemek imkanları vardır. Şehrinden bütün ülkeye ve hatta dünyaya açılmak mümkündür.
Şunu da unutmayalım ki, İslâm devleti olmaması halinde, Müslüman zenginler yine de zekâttan
sorumludurlar ve zekâtı İslâm’ın emrine göre kullanmak mecburiyetindedirler. Kur'ân-ı Kerim,
zekât vermeyi Mü'min ve yardımsever takva sahiplerinin özelliklerinden saymıştır. Vermemeyi
de müşrik ve münafıkların özelliklerinden kabul etmiştir. Zekât imanın ölçüsüdür, ihlâsın
delilidir. Zekât, İslâm’la küfür, imanla nifak, takvâ ile fücûrun arasını ayıran bir işarettir.
Kendilerine kurtuluş yazılan, cennete girmeye hak kazanan, onlara hidayet ve müjde verilen
Mü'minler zincirinin halkalarından biri olabilmek, zekâtı vermeksizin mümkün değildir.
Rabbimiz buyuruyor: “Mü'minler muhakkak felâh bulmuşlardır. Öyle Mü'minler ki onlar
namazlarında huşûya riâyetkârdırlar. Öyle Mü'minler ki onlar boş lakırdılardan ve
faydasız şeylerden yüz çeviricidirler. Öyle Mü'minler ki onlar zekât verirler.” (Mü'minun: 1-4).
4
“Onlar, Mü'minlere birer hidayet ve müjdedir. O Mü'minler ki, namazı gereği üzere
kılarlar, zekâtı verirler. Ahireti ancak bunlar hakkıyla tasdik ederler.” (Neml:2-3). İslâm’ın
tavsiye ettiği takvâ, vicdanın derinliklerini denetleyen görünmez bekçidir. Kalp bundan
kaçamaz, çünkü o takvâ, Allah korkusu kalbin derinliklerine inmiş, vücudun zerreleri ile
bütünleşmiştir.
İşte budur İslâm… Güçlü ve kuvvetli nizam… Yeryüzünün yegâne gerçeği cömert
muştu… Allah (c.c.)’ın insanlığa rahmeti, bereketi ve keremi… Ne yazık ki insanlık ve Allah
düşmanları bu büyük hayırdan yüz çevirmektedirler.
İnsanlık, mutluluğun ne demek olduğunu İslâm düzeninde gördü, bugün ise birbirini
takip eden bunalımlar içinde boğuluyor. Gaflet dünyasına dalmış gönülleri, İslâm gerçeğini
görünceye kadar ellerinden tutup kaldırsaydık ya!.. Kapalı ve perde çekilmiş kalpleri, bu
eskimez gerçeğe çevirebilmek için aç, susuz ve uykusuz kalabilseydik ya!.. Umulur ki
Rabbimiz, bu pisliğin içine düşmüş insanlığı hidayete erdirir, umulur ki Rahman Allah’ın
kudret ellerinde olan bu kalpler temizlenirdi. Rabbimiz! Biliyor ve inanıyoruz ki hidayeti
ancak Sen verirsin. Bizlere çalışma azmi ve kuvveti ver, hidayetimizi artır. Amin.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.