You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

VİCDAN HÜRRİYETİ

VİCDAN HÜRRİYETİ

Üye
VİCDAN HÜRRİYETİ
Bismillahirrahmanirrahim
Sosyal adaletin gerçekleşmesi, uygulanması ve devamlılığı için bireysel hakların
toplumun ihtiyacı olarak hissedilmesi, aynı zamanda bireyin, yüce insanlık gayelerine inanarak
ve onun lehine hareket ederek sorumluluğunu yüklendiği, gerektiğinde müdafaa edebileceği bir
maddî esasa, bir temele dayanması gerekmektedir. Bireyin şuurunda yerleşmeyen adalet,
kanunla sağlanamaz. Bununla beraber şuura yerleşmiş bir adaleti koruyabilmek için bazı
amelî (eylemsel) imkanlara sahip olmak lazımdır. İslâm, bütün emir ve kanunlarında bu hususa
yer vermiştir. Hıristiyanlık, vicdan hürriyetine hayatın nimet ve arzularından uzak kalarak ve
Rabbe yönelerek erişilebileceğine inanır. Hayatı değersiz görmek sûretiyle de insanî hürriyet ve
vicdanî mutluluğun sağlanacağına iman eder. Evet bu doğrudur, fakat tamamen değil. Hayat
mücadelesi bitmez. Zorunluluklar (zarûret) her zaman yok edilmeyebilir. Bütün bu durumlarda
insanın dayanması ve sabretmesi lazımdır. Daimî hayat mücadelesi her zaman faydalı
olmayabilir. Fakat iyi bilinmelidir ki, hayatı yaratan Allah (c.c.)’tır ve O, hiçbir şeyi lüzumsuz,
gayesiz ve abes yaratmamıştır. Hayattan elini çekip, gelişmesine engel olmak yoktur. İnsanın
ihtiyaçlarını karşılayacak kadar çalışması, her türlü arzu ve isteklerine karşı koyması hayırlı
sayılmıştır. Bu hayrı işlerken hayatı durdurmak İslâm’ın ruhuna uygun değildir.
Eğer insan, yaratılışında gizlenen kuvvet serbest olduğu halde kendini alçaltan,
kötülüğe götüren şiddetli arzu ve zorunluluklara karşı gelecek yolu bulmuş ise bu yol en
tehlikesiz, en doğru yoldur.
Komünizme göre vicdan hürriyeti sadece ekonomik hürriyet sağlar. Fert üzerine
ekonomik bakımdan yapılan baskı, onu zaman zaman adalet ve eşitlik getiren kurumsal
kanunların korumasına lüzum bırakmaz. Bu doğrudur, fakat eksiktir. Toplumda vicdanî
hürriyet olmadıkça ekonomik hürriyetin varlığı mümkün değildir. Zira zamanla başka,
baskılar da ortaya çıkar. Bunlar kanunların dahi karşı koyamayacağı fıtrî kabiliyetler, meyiller
ve zorunlu baskılardır. Fıtrî kabiliyetleri kısılmış bir fert diğer kabiliyetlerle boy
ölçüşemeyeceği için kanunların sağladığı eşitlik içinde çalışma hırsını kaybeder. Üstün
kabiliyetli bir kimsenin mutlak eşitlik kanununa karşı koyacağına şüphe yoktur. Karşı
koyamazsa, o kanuna karşı kin ve nefret besler. Zamanla ileri ve üstün zekası körelir,
kabiliyetleri söner, verimi azalır.
Bu eşitlik aynı zamanda kanun ve uygulamada olduğu gibi geniş bir vicdan hürriyetine
dayanırsa, zayıfta ve kuvvetlide daha güçlü bir şuur uyanır. Bu şuur zayıfta yükseliş,
kuvvetlide tevazu halinde ortaya çıkar. Artık nefis Allah (c.c.)’a iman, millî birlik ve beraberlik,
sonra insanî birlik davası ve bunların yükümlülükleri ile karşı karşıyadır. İslâm’ın, zatî
ihtiyaçları ve hayatın zarûretlerini kanunî ve vicdanî hükümlerle eşit olarak teminat altına
aldıktan sonra, beşer vicdanında sağlamak istediği tam ve mutlak hürriyetin hedefi budur.
İslâm, beşerî vicdan hürriyetine, Allah (c.c.)’tan başkasına ibadet etmemek, O’ndan
başkasına baş eğmemekle başladı. Allah (c.c.)’tan başka hükmedecek sultan yoktur. Allah
(c.c.)’tan başka diriltecek ve öldürecek bir kuvvet yoktur. Allah (c.c.)’tan başka zarar ve fayda
verecek yoktur. Yeryüzündeki ve göklerdeki bütün varlığa rızık veren O’dur. Allah (c.c.) ile
insan arasına hiçbir aracı giremez ve Allah (c.c.)’tan izinsiz hiçbir kimse şefaat edemez. O
birdir. Her şeye gücü yeter. Her şeyi yaratan O’dur. O dilemedikçe kimse kimseye bir şey
yapamaz. “Deki: O Allah’tır. Bir tektir. Allah’dır, zevâl bulmayan bir bâkidir. Doğurmamıştır,
doğurulmamıştır O. Hiçbir şey de O’nun dengi ve benzeri değildir.” (İhlâs Sûresi).
Allah (c.c.)’ın birliğine iman ile ibadette birlik hâsıl olur. Herkes O’na yönelir ve Allah
(c.c.)’tan başka birbirlerini ilahlaştırmazlar. İnsanların birbirlerine faziletçe üstünlükleri ancak
amel ve takva iledir. Millet, ırk, rütbe, mevkii ve zenginlik ile değildir. “Deki: Ey Kitaplılar!
(Yahudiler, Hıristiyanlar) Hepiniz bizimle sizin aranızda müsâvi ve adil bir kelimeye gelin,
2
(şöyle) diyerek: Allah’tan başkasına tapmayalım. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım, Allah’ı
bırakıp da kimimiz kimimizi Rabler diye tanımayalım…” (Âl-i İmran:64).
İslâm bu fikre çok önem verir ve bütün Müslümanları teşvik eder. Kur'an bir çok
münasebetlerde bu fikre dayanır. Peygamberler mevkii ve vazifeleri dolayısıyla öncü kişiler
olduklarından, insanların onlara ibadet eder derecede yaklaşımlarına mani olmak için bu esas
fikri ortaya koymuş ve beşerî vicdan hürriyetinin bu cihetten tam ve kâmil olmasına itina
göstermiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) için Kur'an şöyle der: “Muhammed bir Peygamberden
başka bir şey değildir. O’ndan evvel daha nice Peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi O
ölür ve öldürülürse ökçenizin üstüne geri mi döneceksiniz?” (Âl-i İmran:144). Kuvvetli bir açıklıkla
Peygamber (s.a.v.) Efendimize şöyle hitap olunur: “Kullarımın işinden hiçbir şey sana ait
değildir. Allah ya onların tevbesini kabul eder veyahut onları azaplandırır.” (Âl-i İmran:128).
Yine Kur'an Peygamberimiz (s.a.v.)’e, tehdide benzer bir şekilde hitap eder: “Eğer biz sana
sebat vermiş olmasaydık, and olsun ki sen onlara biraz meyledecektin. O zaman hiç
şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı kendin
için de bir yardımcı bulamazdın.” (İsra:74-75). Hakikatleri açıktan açıklamasını emrederek:
“Deki: (Habibim) Ben ancak Rabbime dua ediyorum. O’na kimseyi ortak koşmam. Deki:
Gerçekten (bana bir kötülük dilerse) Allah’a karşı beni kimse himaye edemez. O’ndan
başka sığınacak kimse de bulamam.” (Cin:20-22). Yine Kur'an, Hz. İsâ (a.s.)’yı ilahlaştıranları
kafir olarak nitelendirir: “(Hakikat Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir) diyenler and
olsun ki kafir olmuştur. Deki: O halde Allah Meryem oğlu Mesih’i, anası (Meryem’i) ve
yeryüzünde bulunanların hepsini öldürmek isterse kim Allah’ın herhangi bir şeyine sahip
ve mâlik çıkabilir?” (Maide:17).
Diğer bir ayette Hz. İsâ (a.s.) hakkında: “O, bizim kendisine nimet verdiğimiz
israiloğullarına (ibret verici) bir misal yaptığımız bir kuldan başkası değildi.” (Zuhruf:59)
buyurmaktadır. “Allah: Ey Meryem oğlu İsâ, insanlara ‘Allah’ı bırakıp da beni ve anamı
iki tanrı edinin’ diyen sen misin? dediği zaman O, şöyle söyledi: ‘Seni tenzih ederim (Ya
Rab), hakkım olmayan bir sözü söylemem bana yakışmaz. Onu söyledimse elbette bunu
bilmişsindir. Benim içimde olan her şeyi Sen bilirsin. Ben ise senin zatında olanı bilmem.
Şüphesiz ki gaybları hakkıyla bilen Sensin Sen. Sen ne emrettinse ben onlara bundan
başkasını söylemedim. (Dediğim hep şu idi:) Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan
Allah’a kulluk edin. Ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcü idim.
Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla
görensin. Eğer kendilerine azap edersen şüphesiz onlar senin kullarındır (dilediğini
yaparsın). Eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen izzet ve hikmet sahibisin.” (Maide:116-118).
Böylece Kur'an bu inancın tespit, izah ve pekiştirmesine devam eder. Tâ ki insan her
türlü takdis (kutsama), teşrik (ortak etme) ve uluhiyyet hakkında en ufak bir şüphesi olmayan
beşerî vicdan hürriyetine erişinceye kadar. İslâm’da Allah (c.c.) ile kulları arasında vasıta
yoktur. Herkes yaratanına doğrudan vasıtasız olarak erişebilir. Yani zayıf, fani bir şahıs ezelî
ve ebedî kuvvete erişerek ondan kuvvet, kudret ve cesaret alır. Onun rahmet, inâyet (iyilik,
lütuf) ve ihsanını düşünerek imanını artırır. Maneviyatını kuvvetlendirir. İslâm Allah (c.c.)’a
erişmenin kuvvetlenmesini emrederek gece gündüz bu büyük kuvvetin yardımını isteyiniz
der: “Allah kullarına çok lütufkârdır. Kimi dilerse onu (bir sûrette) rızıklandırır. O, kâvîdir.
Yegâne galiptir.” (Şûrâ: 19). “Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım.
Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime
uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.” (Bakara:186). “Allah'ın rahmetinden ümit
kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez.”
(Yusuf:87). “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden
ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok
esirgeyendir.” (Zümer:53).
3
VİCDAN HÜRRİYETİ -IIİslâm
beş vakitte namazı farz kılmıştır. Kul her gün beş vakit Allah (c.c.)’a yönelir. Bu
Allah (c.c.)’ın belirlediği vakitlerde kulun yaratanına ulaşması, ibadet etmesidir. Namazdan
maksat, bir takım dualar, lafızlar ve hareketler değildir. Asıl maksat, bir vakitte cismen, fikren
ve kalben tam olarak Allah (c.c.)’a yönelmektir. Bir ve beraber olan insanların, bir olan Allah
(c.c.)’a bu yönelişinde İslâm fikriyatına uygun bir davranış vardır: “İşte (bu vasıflarla beraber)
namaz kılan (münafık)ların vay haline ki, onlar namazlarından gafil.” (Mâun:4-5).
Bir vicdan, Allah (c.c.)’tan başkasını yüceltmek ve onu aşırı sevmekten kurtulursa,
istikbâl, makam, rızık endişesiyle meydana gelen “korku şuuru” tesirsiz kalır. Korku şuuru,
insan kendini hakir (değersiz, aşağı görülen) gösterip onu, aşağılanmayı kabule, izzetinden ve
şerefinden, kazanılmış haklarından fedakarlığa davet eden bayağı, adi bir şuurdur. İslâm ise,
izzet ve şerefin sağlanmasında çok titizdir. İnsanı hak ve adaletin korunması ile şeref
kazanmağa ve onunla iftihar etmeye teşvik eder. Bu ruh ve şuur kanunlarla sosyal adaletin
gerçekleşmesi içindir.
İslâm, hayat, istikbal, makam, rızık endişesiyle meydana gelen “korku şuuru”na karşı
durur, direnmeyi emreder. Zira hayat, Allah (c.c.)’ın elindedir. Onu azaltıp çoğaltmak kimsenin
elinde değildir. Hiçbir kimsensin bir ferde ne bir nefes aldırmaya ve ne de bir nefesini
kesmeye gücü yeter: “Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O, vadesiyle
yazılmış bir yazıdır.” (Âl-i İmran:145).
“De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim
mevlâmızdır. Onun için müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.” (Tevbe:52). “Her
ümmetin (helakları için mukadder) bir eceli vardır. Ecelleri geldi mi artık bir saat ne geri
kalabilirler, ne de öne geçebilirler.” (Yunus:49). O halde korkaklığa lüzum yok. Hayat, ölüm,
kâr ve zarar Allah (c.c.)’ın elindedir. Başkasının değil…
“De ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah'tan
başkasını mı dost edineceğim!..” (En’am:14). “Allah kimi dilerse onun rızkını genişletir ve
daraltır…” (Ra’d:26). “Nice canlı varlık vardır ki rızkını kendisi taşımıyor. Ona da size de rızkı
Allah veriyor.” (Ankebut:60). “(Resûlüm!) De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da
kulaklara ve gözlere kim mâlik (ve hakim) bulunuyor? Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden
ölüyü kim çıkarıyor? (Her türlü) işi kim idare ediyor? "Allah" diyecekler. De ki: Öyle ise (Ona
âsi olmaktan) sakınmıyor musunuz?” (Yunus:31). “Ey insanlar! Allah'ın size olan nimetini
hatırlayın; Allah'tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? O'ndan
başka ilah yoktur. Nasıl oluyor da (tevhidden küfre) çevriliyorsunuz!” (Fatır:3). “..Fakirlik
korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, sizin de onların da rızkını biz veririz..” (En’am:151). “Eğer
fakirlikten korkarsanız, Allah dilerse sizi yakında fazlından zenginleştirir.” (Tevbe:28).
Kur'an, fakirlikten korkmayı, nefsi manen çökertmek ve onun Allah (c.c.)’a ve hayra
olan güvenini sarsmak için şeytanın telkini olarak görür: “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve
size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve lütuf vaad eder. Allah her
şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.” (Bakara:268).
O halde rızık peşinde giden kimseyi hor görmemeli, aşağılamamalıdır. Çünkü onlara
rızkı veren ancak Allah (c.c.)’tır.
Hiçbir kimsenin fakir bir insanın rızkını kesmeğe, ekmeği ile oynamaya gücü yetmez.
Bu rızkı temin sebeplerine sarılmak hakkındaki emre ters düşmez. Bilakis bu inanç kalbe
kuvvet, vicdana cesaret ve rızkı için çalışan kimseyi, kendini fakirin rızkına sahip zanneden
zengine karşı uyanık kılar. O kimseyi hiçbir korku, hakkını istemekten alıkoyamaz. İzzetinden
fedakarlık ettiremez. Kur'an’ın bu konudaki emir ve yönlendirmelerinden anlaşılan mana
budur.
4
Makam, mevki endişesi de işkence, ölüm, fakirlik korkusu gibidir. İslâm her ferdin bu
korkudan kurtulmasını istemektedir. Hiçbir mahlukun, diğer bir mahluka bir şey vermeye
gücü yetmediğini açıklamak için Kur'ân-ı Kerim: “Habibim deki: Ey Mülkün sahibi Allah!
Sen mülkü kime dilersen ona verirsin. Mülkü kimden dilersen ondan alırsın. Kimi dilersen
onun kadrini yükseltir, kimi dilersen onu alçaltırsın. Hayır, yalnız Senin elindedir.
Şüphesiz ki Sen, her şeye hakkıyla kadirsin.” (Âl-i İmran:26). “Deki: her şeyin mülkü, tasarrufu
elinizde bulunan kimdir ki, daima o himaye ediyor, kendisi asla himayeye muhtaç olmuyor.
(Haydi söyleyin) biliyorsanız. Buna karşı da yine hepsi Allah’ındır diyecekler. Deki: O
halde nasıl olup da böyle büyüleniyorsunuz?” (Âl-i İmran:160). “Allah size yardım dilerse artık
sizi yenecek yoktur. Sizi yardımsız bırakırsa ondan sonra size yardım edebilecek kimdir?
Mü'minler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdırlar.” “Halbuki şeref, kuvvet ve galibiyet
Allah’ındır, Peygamberinindir, Mü'minlerindir.” (Münafikun:8). O halde bu taraftan da korku
yoktur. Çünkü kudret sadece Allah (c.c.)’ın, izzet sadece O’nun…
“O kullarının üstünde eşsiz kahr (galebe ve tasarruf) sahibidir. O, yegane hüküm
ve hikmet sahibidir. Her şeyden hakkıyla haberdardır.” (En’am:13).
Beşer nefsi şirkten, hayatta makam korkusu ve rızık endişesinden kurtulabilir. Sonra
zamanla soy-sop, şöhret, rütbe, mal gibi toplumsal değerlerin etkisine kapılarak bunlardan
birine kulluk ettiği anlaşılırsa, o değere karşı hürriyetini kaybetmiş, ona sahip olanlara eşit
hakları elden gitmiş olur.
İslâm bu kıymetlerden her birini layık oldukları yerlere yerleştirir ve hakikî kıymetleri
insanın gizlediği ve hareketleriyle açıkladığı manevî itibarına iade eder. Böylece o maddî
kıymetlerin etkisi zayıflar. Bu da İslâm’ın garantisi altında vicdanî hürriyete vesile olur:
“Şüphesiz ki sizin Allah nezdinde en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır.” (Hucurat:13).
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.

Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.