Mü'min velâyet ve dostluklarını Allah (c.c.) için, Resûlü (s.a.v.) için ve mü'minler için
sürdürmekle yükümlüdür. İnsanı Allah (c.c.) taraftarı yada şeytan taraftarı kılan tek bir nokta
vardır, velâyet (dostluk, iş için güvenirlik)…
Namaz, zekât, Hac, oruç veya diğer İslâmî amellerden herhangi birini yerine getiren bir
Müslüman, şayet velâyet yetkisini sarsacak veya bunu bozacak bir davranışın içine girecek
olursa, hiçbir vakit onun Müslüman olmasının ölçüleri değildir. Fakat mü'min velâyet yetkisini
sağlıklı ve sahih bir şekilde kullanır, bu noktaya gereken önem ve titizliği gösterirse, ancak bu
takdirde Allah (c.c.) taraftarı olması mümkündür. Mü'minlerin amellerinde bir eksiklik veya hata
olsa bile velâyetini sağlıklı bir şekilde kullanırsa, o zaman gereği gibi İslâm’daki yerini almış
olur. Zira Resûlüllah (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Kim cemâatten bir karış
ölçüsünde uzaklaşırsa, bu kimse namaz da kılsa, oruç da tutsa ve Müslüman olduğunu ileri
sürse de, boynundan İslâm ipini (İslamî vazifeyi) söküp atmıştır.” (Buhari, Müslim, Ebû davud, Tirmizi
ve Diğerleri…). Nitekim bu hadis-i şerifin manasını destekleyen ve te’yid eden bir çok âyetler
bulunmaktadır. Rabbimiz buyuruyor: “Mü'minleri bırakıp da kafirleri veliler (dostlar) edinen
münafıklara, gerçekten kendileri için pek acıklı bir azap olduğunu haber ver.” (Nisa:138-139).
Velâyet, gerçek manada mü'minin iman ölçüsüdür. Rabbimiz buyuruyor: “Kim Allah’ı,
Resûlünü ve mümünleri velî-dost edinirse, gerçekten üstün gelecek olan Allah taraftarları
bunlardır.” (Maide:56). “Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim bulamazsın ki, onlar
Allah ve Resûlüne karşı başkaldıran kimselerle bir sevgi-dostluk bağı kurmuş olsunlar.
Bunlar ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri olsalar dahi…
Onlar öyle kimselerdir ki, (Allah) onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir
ruh ile desteklemiştir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Onlar orada
ebedî kalacaklardır.” (Mücadele:22). “Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.
İşte onlar Allah’ın hizbidir (taraftarı-fırkası). Dikkat edin, şüphesiz Allah’ın hizbi
olanlar, kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir.”. Bu iki âyet kesin olarak şu noktayı vurgulamaktadır.
Mü'min velâyeti Allah (c.c.) için, Resûlü için ve mü'minler için ortaya koymadıkça Allah
(c.c.)’ın hizbi (taraftarı) sınıfına giremez ve bu nitelikleri de taşıyamaz. Mü'min, sevgi ve velâyeti
sadece Allah (c.c.), Resûlü (s.a.v.) ve mü'min için kullanabilir. Hangi türden olursa olsun,
Müslüman hiçbir vakit velâyet ve sevgiyi Allah (c.c.) düşmanlarına veremez. Mü'minin Allah
(c.c.)’ın hizbi (taraftarı) olma niteliği, bundan başkası değildir. Rabbimiz buyuruyor: “Mümin
erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten
alıkoyarlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler. İşte
onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir, hikmet sahibidir.” (Tevbe:71).
İslâm’da velâyet yetkisi, gerek nazarî (teorik) anlamda olsun, gerekse amelî manada
(pratikte-işlerlikte) olsun İslâm’ın koymuş olduğu esas ve temeller üzere olacaktır. İslâm’ın
koyduğu temellerin dışındaki esaslara göre velâyet yetkisinin verilmesi, batıl bir bağdan başka
bir şey değildir. İslâm düşmanlarının temellerine bağlı bir velâyet ve dostluk batıldır,
geçersizdir. Bu manada velâyet verenlerin mü'minlerden olmaları düşünülemez.
Komünistlerin ileri sürdükleri bir dostluk ve kardeşlik temeli şeriat noktasından
geçerli değildir, batıldır. Aynı şekilde kavmiyetçilik ve ırkçılık temellerine dayanan bir
dostluk ve bağ da şeriat nazarında geçerli sayılmaz. Bu da batıldır. Milliyetçilik ve
vatanseverlik bağlarına dayanan bir dostluk ve sevgi de geçerli değildir, batıldır. Aynı şekilde
masonluğun oturtulduğu kardeşlik temeli ve buna dayalı dostluklar da şeriata göre batıl olan
bir dostluk olduğundan geçersizdir.
Bütün bunları göz önüne aldığımızda bir Müslüman velâyet yetkisini Allah (c.c.)’a,
Resûlüne (s.a.v.) ve diğer Müslümanlara verebilir. Başkalarına verirse Müslüman sayılmaz.
2
Gerçekten Allah (c.c.) velâyet yetkimizi başkasına vermeyi hoş karşılamamaktadır. Rabbimiz
buyuruyor: “İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek
vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: "Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan
uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda
sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir."” (Mümtehine:4).
Bütün bunlar gösteriyor ki, mü'min hiçbir düşmanla velâyet ve dostluk bağı
kurmamalıdır.
Kısaca diyoruz ki, gayri müslim tüm unsurlara karşı mü'mince ve İslâmca tavrımızı
koymak zorundayız. Bu bir vecibe ve görevdir. Çünkü İslâmî esas ve temellere dayanmayan
her türlü, dostluk, sevgi, bağ ve velâyet batıldır, geçersizdir. Böyle davranan kimse İslâm’dan
çıkar. Tıpkı onu da gayri müslim gibi kılar.
Allah (c.c.) gerçekten sahih bir İslâmî akîdeye dayanmayan her türlü dostlukları, sevgileri
ve velâyetleri Müslümanlara haram kılmıştır. Nitekim nass olarak verdiklerimiz bu noktada hiçbir
şüpheye ve kuşkuya yer bırakmamaktadır. Kaldı ki, buna ait âyetler bir hayli fazladır. Yüce
Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Küfre sapanlar, beni bırakıp da kullarımı veliler edindiklerini mi
sandılar? Gerçekten biz, cehennemi kafirler için bir durak olarak hazırlamışız.” (Kehf:102). Allah
(c.c.)’ın kulları, Allah (c.c.)’ı bırakıp da başkalarını dost edinemezler, bu mümkün değildir. Nasıl olur
da onlar, Allah (c.c.) düşmanlarına dostluk besleyip, velâyet yetkisini verebilirler? Allah’ımız şöyle
buyuruyor: “Yoksa siz, içinizden cihad edenleri ve Allah’tan, Resûlünden ve mü'minlerden
başka sır-dost edinmeyenleri Allah bilip (ortaya) çıkarmadan bırakılıvereceğinizi mi sandınız?
Allah yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” (Tevbe:16). “Küfre sapanlar da birbirlerinin
velileridir.. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız)
yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk olur.” (Enfal:73). “Ey iman edenler, Yahudi ve
Hıristiyanları dost-veliler edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden onları kim dost
edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna hidayet vermez.” (Maide:51).
“Ey iman edenler, sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi, alay ve oyun (konusu)
edinenleri ve kafirleri dost-veliler edinmeyiniz. Ve eğer inanıyorsanız, Allah’tan korkup
sakının. Onlar, siz birbirinizi namaza çağırdığınızda onu alay ve oyun (konusu) edinirler. Bu
gerçekten onların akıl erdirmeyen bir topluluk olduklarındandır.” (Maide:57-58).
Böylece mü'minlerin kafirlere ve münafıklara dostluk ve sevgi beslemeyecekleri,
onları velî edinmeyecekleri kesin anlaşılmış oldu.
Madem ki kafirlere ve münafıklara velâyet verilmiyor, onlarla dostluk caiz değildir. O
halde mutlaka kafirleri, münafıkları tanımak zorundayız. Şimdi kimlerin kafir olduklarını
kısaca görmeye çalışalım: İslâm’ı kabul etmeyen kimseler, ister Hıristiyan, Yahudi, Budist,
Ateşperest, ister dinsiz, inkarcı olsun hiçbir şey değiştirmez, hepsi kafirdirler. Bu konudaki
delillerimiz şöyledir: “Hiç şüphesiz din, Allah katında İslâm’dır.” (Âl-i İmran:23). “Kim
İslâm’dan başka bir din benimserse, asla ondan kabul edilmez. O, ahirette hüsrana
uğrayanlardandır.” (Âl-i İmran:85). “Hiç şüphesiz kitap ehlinden ve müşriklerden küfre
sapanlar, içinde sürekli kalıcılar olmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar,
yaratılmış bulunanların en kötüleridir.” (Beyyine:6). “And olsun, gerçekten Allah Meryem
oğlu Mesih’tir, diyenler küfre saptı (kafir oldu).” (Maide:72). “And olsun, Allah üçün
üçüncüsüdür, diyenler kafir olmuşlardır.” (Maide:73). “Allah’ı, Peygamberini (tanımayıp)
küfre sapan, Allah ile Peygamberlerinin arasını ayırmak isteyen ve ‘bazısına inanırız,
bazısını tanımayız’ diyen ve bu ikisi arasında bir yol tutturmak isteyenler, işte onlar
gerçekten kafir olanlardır.” (Nisa:150-151).
Bir kimse İslâm’a girer de, sonradan şehadet kelimesini zedeleyecek bir amel (iş)
işlerse veya bir zedeleyici itikada (inanca) sahip olsa bu kimse kafir olmuştur, mürted
durumuna düşmüştür. Öldürülmeye hak kazanmıştır. Ancak mürted olan hemen öldürülmez.
Önce kendisine durumu açıkça anlatılır, uyarılır. Buna rağmen küfründe ısrar ederse
öldürülür.
3
VELÂYET YETKİSİ -IIŞehadet
kelimesinin ifade etmek istediği mana ve kapsamı şu kimselerde bozulur: Puta
tapmak, saygıda bulunmak, secde etmek, kafirlerin ayinlerine benzer ibadet etmek, Allah
(c.c.)’tan başkasına tapmak, kitap ve sünnet nasslarından herhangi biriyle alayda bulunmak,
yalanlamak, İslâm şiarlarından biriyle, prensiplerinden biriyle eğlenmek, küçümsemek, Allah
(c.c.)’ın haram kıldığı bir şeyi helal saymak veya helal kıldığı bir şeyi de haram kılmak gibi
durumlar o kişinin kafir olması için yeterli delildir.
İslâm için zorunlu olan ve kesin olarak bilinen bir şeyi inkara kalkışmak, böyle bir
şeyi kabul etmemek de o kimsenin İslâm’ın hudutlarından çıkması için yeterlidir. Mesela
İslâm ümmeti bir tek ümmettir. Ayrı ayrı İslâm ümmetleri, devletleri olamaz. Buna rağmen
böyle bir birliği kabul etmeyen kimse, İslâm birliğine karşı çıktığından kafir olur.
Yine hayatın herhangi bir dalında, örneğin ekonomik yaşam alanında Allah (c.c.)’ın
hidayet varlığını kabul etmemek, bu hususta İslâm esaslarını kabul etmemek gibi… Başka
hükümler, Allah (c.c.)’ın hükümlerinden daha üstündür diye, onlarla hüküm verip, Allah (c.c.)’ın
indirdiğiyle hükmetmemek, demokrasiyi en üstün faziletli rejim olarak kabul etmek, tüm
küfür sistemlerine bu anlamda bir kutsallık vermek, Allah (c.c.)’ın indinde varolan bir şeyi
reddetmek, müsebbibi unutup sebepleri ön planda tutmak ve bunları kabullenmek, Allah
(c.c.)’ın kafir olarak hükmettiği kimseleri kafir olarak kabul etmemek gibi… Şurada saydığımız
ve daha sayamadığımız bir çok şeyler nedeniyle kişi dinden çıkmış olur.
Ayrıca bütün fıkıh kitaplarında nelerle küfre girildiği ve girileceği şeyler bir bir izah
edilmiştir. Oralardan bütün bunları öğrenmek zorundayız. Her Müslüman’ın tüm bu küfür
çeşitleriyle savaşması, böylelerine velâyet yetkisi vermemesi gerektiği gibi, diğer taraftan onlara
karşı sevgi ve muhabbet dahi besleyemez. Özellikle velâyet yetkisinin bunlara verilmesi
haramdır. Bunu kabul etmeyen bir kimse de haramı inkâr etmiş olacağından dinden çıkar.
Müslüman haram olan bir velâyeti kullanması halinde münafık olur. Kısaca mü'mini bu hallere
sokan, onu İslâm’ın dışına iten unsurlar nelerdir? Bunları toplu olarak üç noktada toplayabiliriz:
a) Kafirlere yardım etmek (Müslümanlara karşı).
b) Kafirlerin hatırı için Allah (c.c.)’a itaat etmemek.
c) Onların gidişatına bağlı kalmak.
Bu tür velâyet ve dostluk ifadesinin içerisine bir çok hususlar da dahildir. Mesela
siyaset adamlarının bir çok davranışları bu tür davranışlardır. Onlar kafirleri, dinsizleri
savunurlar. Onların yanında yer alırlar. İster kafirler tek kişi, yada guruplar halinde veya parti
teşkilat kuruluşları durumunda bulunsunlar hiçbir şey değiştirmez. Hep onların yanında yer
alırlar. İslâmî bir bağ temeline dayanmadan kurulmuş bulunan herhangi bir teşkilat, örgüt ve
kuruluşa bu anlamda bağlı bulunan herkes bu hükme girer.
Ey Ümmet-i Muhammed! Rabbimiz ne buyuruyor dikkat edin: “Allah’a ve ahiret
gününe iman eden hiçbir kavim bulamazsın ki, onlar Allah’a ve Resûlüne karşı baş
kaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar.” (Mücadele:22). Sevgili
Peygamberimiz (s.a.v.) de şöyle buyuruyor: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhari, Müslim).
“Kim bir kavmin toplantısında ((arasında)/ Avrupa Birliği gibi) daha çok bulunmak isterse
o, onlardandır.” (İbn-i Mesud ve Ebû Zer’den rivayet edilmiştir).
Kimin safındasın, kiminle berabersin iyi düşün.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.