You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

SON DÖNEMDE EĞİTİM KURUMU

SON DÖNEMDE EĞİTİM KURUMU

Üye
SON DÖNEMDE EĞİTİM KURUMU
Bismillahirrahmanirrahim
Eğitimin amacı bireye sosyal bir bilinç kazandırmaktır. Sosyal bilinç kavramının
içeriğinden, o toplumun insan, hayat ve tabiat hakkındaki görüşlerinin “birliği” anlaşılmalıdır.
Eğitimin amacı bu birliği fertlere kazandırmaktır. Oysa bizim toplumumuzda durum bunun tam
aksine oluyor. Yani bizde eğitim kurumu sosyal birliğin görüş tarzını fertlere benimseteceği
yerde, bu görüş tarzını kökünden değiştirmek, ona yeni bir yön vermek istiyor. Bu durumda bir
eğitim kurumundan bile söz etmek yerinde olmaz. Çünkü bir fikrin kurumsallaşması demek,
keyfe bağlı olarak o kuruma yön vermenin mümkün olmaması demektir. Bizde eğitim
kurumlaşmamış, fertlerin kişisel görüşlerinden bağımsız, açık, net bir kimliğe kavuşmamıştır.
İnsanlar hareket ve tavırlarında sosyal birliği temsil edemiyor ve örnek olamıyor. Eline yetki
düşen herkes, kendi kişisel inançlarına bağlandığı değerlere göre eğitime yön vermeye çalışıyor.
Oysa toplumun fertten beklediği şeyler vardır. Toplum, toplum içindeki yerlerine ve
durumlarına göre, bireyden kendi paylarına düşen davranışları gerçekleştirmesini ister. İşte
eğitimin görevi, bireyi toplumun kendisinden beklediklerini gerçekleştirecek bir karakter
yapısına kavuşturmaktır. Toplumun bireyden bekledikleri ile bireyin yapıp-etmeleri arasında bir
uyumsuzluk varsa, o toplum çözülmeye ve dağılmaya yüz tutmuş demektir. Mevcut eğitim
anlayışının bireylere kazandırdığı bu alışkanlık, sosyal çözülmelerimizin önemli kaynağıdır.
Bizde fertler, toplumun kendisinden beklediklerini gerçekleştirmeye yönelik bir çaba
göstereceği yerde, tersine toplumdan kendi özel isteklerini gerçekleştirmesini beklemektedirler.
Toplum, bireyden yakınacağı yerde birey toplumdan yakınmaktadır. Neden böyle
sosyal gerçeklerle bağdaşması imkansız bir yolu seçtiğimizi anlamak güç değildir. Biliyoruz
ki, her kurum toplumsal düzenin bir parçasıdır. Ve bunlar bir araya gelerek toplumsal düzeni
oluştururlar. Yani toplumsal yapıyı oluşturan kurumlar arasında karşılıklı bir ilişki, bir alışveriş,
bir bağdaşlık vardır. Toplumun bir öğe veya kurumunu diğerlerinden bağımsız olarak
düşünemeyiz. Çünkü o takdirde bir toplumsal yapıdan söz etmek yersiz olurdu.
Kurumların işleyişini toplumun kültürel değerleri belirler. Kurumlar bu değerleri
bireylere aktarır ve onlarda bu değerlere dayalı inanç, düşünce ve davranış alışkanlıkları
oluşur. Şüphesiz bu kültürel değerler hazır olarak verilmiş değildirler. Toplum kendi tarihi
oluşumu içinde bu değerleri meydana getirmiştir. Gerçekleştirilmiş bulunan her değer, belli
bir sosyal birliğin, görüş tarzının, bu görüş tarzı yönünde yapılan ilerlemelerin, katlanılan
fedakarlıkların bir sonucudur. Toplum kendi görüş tarzına göre olaylara yön verir, onları
anlamlandırır ve bir şekil kazandırır.
Değerleri canlı ve diri tutmak, her ferdi bu değerlerin taşıyıcısı durumuna getirmek ve
değerlerin nesilden nesile akışını sağlamak, kurumlar aracılığıyla mümkün olmaktadır.
Kurumların işleyişini yeni baştan gözden geçirmekle, kendilerini yöneten, varlık sebepleri
olan değerlerle bağlantılarını devamlı kılmakla ortaya çıkan aksaklıklar giderilebilir. Aksi
takdirde kurumlar, olayların tesadüfi akışlarına kendilerini kaptırır, gerçekleştirmeleri gereken
amaç ve hedeflerden uzaklaşır, hatta bu amaç ve hedeflere aykırı bir yöne sürüklenebilirler.
Çünkü kurumlar, kendilerine yön veren kültürel değerlerden uzaklaşırsa, içeriksiz, donmuş ve
katı değerlerin sürdürücüsü durumuna düşerler. Gelenekler canlılık ve manalarını yitirir,
gereksiz bir yük olur. Katı ve donmuş gelenekler ve bunlara gösterilen bilinçsiz bağlılık,
kültür dirilişini engelleyen bir faktör olarak karşımıza çıkar. Nasıl ki kaynağından ayrılan bir
akarsu bir süre kurumaya ve geride boş bir yatak bırakmaya mahkumsa, kaynağından ayrılan
bir gelenek de içeriksiz, manasız bir şekil olmaya mahkum olur.
Gelenekleri yeniden canlı ve diri hale getirme, onlara gerçek fonksiyonlarını yerine
getirici bir akılcılık sağlama, beslendikleri kültür kaynaklarıyla aralarındaki kopukluğu
gidermek ve bu kaynaklarla yeniden bütünleşmelerini sağlamakla mümkün olur.
2
Bizde böyle bir yola gidileceği yerde kurumlar büsbütün ortadan kaldırılmak istenmiştir.
Sanılıyor ki içinde bulunduğumuz çıkmazın, kargaşanın nedeni bu kurumlardır. Bunlar ortadan
kaldırılır, egemen durumda olan batı toplumlar getirilir ve bunlara işlerlik kazandırılırsa
kurtuluruz zannediyorlardı. Böylece apayrı bir kültür varlığına sahip kendi emek ve didinişlerinin
sonucunda elde ettikleri başarıları, kendi toplumlarına aktarmakla amaca ulaşabileceklerini
sandılar. Oysa bu tutum her şeyden önce toplumun varlık şartlarından birisi olan oluş realitesine
aykırıdır. Sosyal olaylar hiçbir vakit olmuş bitmiş olaylar değil, olmakta olan olaylardır. Sürekli
akış içindedirler ve kesintiye uğramazlar. Olaylara bir anlam, değer ve şekil kazandırmak, ileride
meydana gelmesi ihtimal olan olaylara karşı tedbirler almak, toplumsal değerlere bağlanmak ve
inanmakla gerçekleşir. Toplum ancak bu şekilde olaylara kendi rengini ve özelliğini kabul ettirir.
Yoksa toplum olaylara egemen olacağı yerde, olaylar topluma egemen olur ve böyle bir toplum,
rüzgar önündeki yaprak misali oradan oraya sürüklenir. Bu durumda olaylar dış etkilerin
müdahalelerine açıktır ve toplumun yönü dış güçlerin istediği şekilde yönlendirilmektedir. Bir
insan düşünün ki, kendi hayatı ile ilgili kararları kendisi alamıyor, kendi adına hep başkaları karar
veriyor, hayatını ve geleceğini başkalarının arzu ve isteklerine terk ediyor. İşte toplum olarak
içinde bulunduğumuz durum, bu zavallı insanın durumuna benzemektedir.
Oysa önemli olan kurumları değiştirmek değildi. Önemli olan bireylerin görüşlerine
yeni bir aydınlık getirmek, değer ölçülerini yeni baştan düzenlemektir. Bunun için her şeyden
önce devletle toplum arasında bir dengenin kurulmuş olması şarttır. Bu denge, yönetenlerle
yönetilenlerin aynı ilkelere bağlanmış olmalarından doğar. Bireyler iç hürriyete ve ahlâkî
seviyeye bu sayede ulaşır. Yönetici kadroların kabul ve dikte etmeye çalıştıkları ilkelerle,
toplumun bağlandığı ilkeler birbirinden farklı olursa, o toplumda yaşayan bireyler giderek
duyumsamazlığa kapılır ve kendilerini harekete geçiren her türlü dinamiklerden uzaklaşır.
Devlet toplumsal vicdanın örgütlenmesi demektir. Oysa bu durumda devlet, toplumsal vicdanı
yok etmek için örgütlenmiş oluyor. Devlet toplumla inanç, duygu ve düşünce ortaklığından
kendisini koparırsa, toplumun varlık yapısına olan uygunluğunu kaybeder, yapay bir varlık
alanı haline dönüşürse bir baskı ve zulüm aracı olur. Artık toplum hayatını meydana getiren,
oluşturan değerler boşluktadır. Hatta devlet toplumla bu değerler arasına girmiştir. Toplum
kendi hayatıyla uyum sağlayamaz ve bireyler kendilerini tam bir yalnızlığa terkedilmiş olarak
bulurlar. Yetişen nesiller kendi inançlarını kendileri meydana getirmek zorunda kalırlar.
Böyle bir devletin yönetimi altında bulunan kurumlara toplumun inancı ve güveni temelden
sarsılır. Bu sarsılış, zaman zaman tek bir insana bağlanmaya ve onu putlaştırmaya yol açar.
Günümüzdeki durum hiç de iç açıcı değil. Batının görülmemiş benlik ve gururu, bizim
düşünürlerimizin, aydınlarımızın, eğitimcilerimizin başını döndürmüş, onları dipsiz ve
onulmaz bir aşağılık duygusunun içine yuvarlamıştır. Batı bunların kanına ve iliklerine
öylesine işlemiştir ki, kendi düşünce ve tarihimizi bu düşüncelerin işlerlik kazanması demek
olan kurumlarımız bile ancak batı düşünce tarihinde bir yeri ve anlamı olan kavramlardan
hareket ederek incelerler. Oysa bu kavramların batı düşünce tarihi ve siyasi yapısı içinde bir
yeri, bir anlamı vardır. Batıda bu kavramlar tarihi düşünceler içinde yer alıyor. Bu anlam
birikimi, kavramlara esnek bir içerik kazandırmaktadır. Aynı kavramlar gelişimi ve varlık
yapısı batıdan büsbütün, farklı bir karakter yansıtan bizim toplumumuz için uygulandığı
takdirde esnekliğini kaybediyor, katı ve değişmez prensipler topluluğu olarak ortaya çıkıyor
ve tam bir düşünce katılığına yol açıyor. Çünkü bu kavramlar kendi uygarlık yapımız içinde
ortaya çıkmış sosyal olguların incelenmesi ve şekillendirilmesi sonucunda elde edilmiş değildir.
Batı kafalılar, kendi düşünce ve siyasi yapımız içinde ortaya çıkan sosyal olguları, batıdan
aktarılmış kavramlarla açıklamaya girişecekleri yerde, olguların gerçeğe uygun, açık, net bir
tasvirini yapmak ve söz konusu kavramlarla bir uygunluk olup olmadığını araştırmak zorundadırlar.
Yoksa tarihi ve sosyal bağlamından tamamıyla ayrılarak ele alınmış kavramlara
olguları uydurmaya çalışmak, kendilerini düşünce yobazlığına götürür. Nitekim de öyle oldu..
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.

Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.