mükellef oldukları mübarek bir aydır. Ramazan Arapça bir kelimedir. Bu kelimenin içeriğinde
şu anlam da vardır: Yaz sonunda, sonbaharın evvelinde yağıp, yeryüzünü tozdan temizleyen
yağmur manasındadır. Bu yağmurun yeryüzünü temizlediği gibi, Ramazan orucu da
mü'minleri günah kirlerinden temizler. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.); “Kim inanarak ve
alacağı sevabı Allah (c.c.)’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları
bağışlanır.” (Buhari) buyuruyor. Bu özelliklerden uzak oruç hakkında da Resûlüllah (s.a.v.);
“Yalan, gıybet ve kötü sözleri bırakmayan kimsenin, oruçlu olarak su ve yemeği
bırakmasına ihtiyaç yoktur.” (Nesei) “Nice oruçlular vardır ki, açlık ve susuzluktan başka bir
şeyleri yoktur.” (Tirmizi) buyuruyor.
İbadetlerin ortak özelliği, fert ve cemiyet hayatına yansıması fikrî, ruhî, malî, bedenî,
siyasî ve sosyal bir disiplin manzumesi şeklinde kendini göstermesidir. Fikrî berraklık, kalbî
tasfiye, ruhî takviye, nefsî terbiye, yaradılış gayesine uygun bir yaşamın vazgeçilmez
unsurlarıdır. İç dünyalarında tevhid iktidarını yakalayanlar, yeryüzünde Allah (c.c.)’ın nizamını
taşıma kuvvet ve cesaretini de bulurlar.
Namaz, oruç, zekât, zikir, teheccüd, cihad; bilmenin, bilmemenin, arınmanın,
direnmenin temelidirler. İşte bunlardan Ramazan orucu yada Ramazan yağmuru kirlerden ve
kirlilerden arınma mevsimidir. Cahiliyenin kokuşmuş ve kirli havasından, vahyin temiz
iklimini kalplere doldurma zamanıdır. Kirli ellerin çirkin işlerde yaptıklarını kapatma ve
temizleme zamanıdır. Evet, Ramazan temizlik harekatı, temizlenme eylemidir. İlk önce
kendisinden başlayarak. Nasıl mı? İlk İslâm toplumunu örnek alarak; şaşmadan ve sapmadan,
Allah (c.c.)’ın şeraiti ile temizlenmeyi ve temizlemeyi göze alarak… O temiz toplum, o necip
nesil, şeriatla temizlenmeyi ne de güzel beceriyordu. En ciddî günahta bile temizlenmeye yol
bulabiliyordu. İşte Maiz (r.a.) tüm samimiyet ve açık kalplilikle Resûlüllah (s.a.v.)’a müracaat
ediyor: “Beni temizle!” diyor. Resûlüllah (s.a.v.) konuyu anlamıştı. Onun kurtulması için yol
gösteriyor: “Yazık sana, çık git. Allah (c.c.)’a tevbe ve istiğfar et.” Maiz gitmek için birkaç
adım atar, fakat ayaklar direniyor. İşlediği günahın ağırlığını iliklerine kadar hissediyor.
Tekrar dönüyor, yalvararak: “Ey Allah’ın Resûlü! beni temizle.” Resûlüllah (s.a.v.) tekrar
göndermek ister. Fakat Maiz gitmiyor, gidemiyor. Şeriatın kendisini temizlemesini istiyor.
Peygamberimiz (s.a.v.) dördüncü defasında: “Seni hangi konuda temizleyeyim?” diye soruyor.
Maiz: “Zinadan dolayı” diyor. Yani Maiz recmedilmeyi, Allah (c.c.)’ın hükmünün, emrinin
yerine getirilmesini istiyor. Yani, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemde yanmamak için,
taşlanarak öldürülmeyi ısrarla istiyor. Ve Allah’ın Resûlü recm edilmesi için emir buyurdu,
temizlendi. Maiz’in ölümünden sonra onun hakkında ileri geri konuşanlar oldu. Durumdan
haberdar olan Resûlüllah (s.a.v.): “Maiz öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe bir ümmet arasında
paylaştırılsa onlara yeterdi.” (Müslim) buyurdu..
Zina edeniyle, hırsızıyla, sarhoşuyla temiz toplumu tanıyoruz. Kire bulaşsa da,
bulaşmasa da kirli bir dünyaya tahammül yok. Dünya lekelense de ahirete leke sürmemek
gayreti… Hangi günahın nasıl temizleneceğinin bilincinde olmak… İşte bu bilinç dersini bize
verenlerden biri de Ashab’tan Amr b. Semûne; Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek; “Ey Allah’ın
Resûlü, ben filan kabilenin bir devesini çaldım, cezamı vererek beni temizle” dedi. Resûlüllah
(s.a.v.) da o kabileye bir adam göndererek durumu öğrenmek istedi. Onlar da evet bir devemiz
kayboldu deyince, Peygamber (s.a.v.) Amr’ın elinin kesilmesini emretti. İşte burada mantık
durur. Bu durumu iman dışında hiçbir düşünce, hiçbir akıl kaldıramaz. Amr’ın eli kesildikten
sonra akılları donduran şu müthiş sözler dudaklarından dökülüyor. Kesilmiş elini, akan
2
kanıyla Rabbine uzatıyor: “Bu el beni cehenneme sokmak istiyordu. Beni bu elden kurtaran
Allah (c.c.)’a şükürler olsun” (İbn-i Mace) diyordu. Çünkü o çirkin günahı işleyen eli taşımak artık
bir yüktü, ve bu el mahşer günü kitabını sağ tarafından alma özelliğini kaybetmişti.
Rabbimizin bizlere lütfettiği hayatımız, acaba hangi şartlarda son bulacak? Temiz
olarak aldığımız bu hayat emanetini sahibine nasıl sunacağız? “Şüphesiz nefislerine
zulmedenlerin canlarını melekler aldığında derler ki: ‘Ne halde idiniz?’ ” (Nisa:97). Hayatınız
nasıl bir hayattı? Hayat modelinizi, yaşam tarzınızı kimler belirledi? Standartlarınızı
belirleyenler kimlerdi? Allah (c.c.)’tan aldığınız hayatın tasarruf hakkını kime bıraktınız?
Böylesine kirletilmiş bir hayatı sahibine nasıl iade edeceksiniz?
İşte bir örnek daha: Abdullah b. Cahş… Günahlarla kirlenmiş bedeni temizleme,
bedelini ödeme azminde… Arınarak Allah (c.c.)’ın rızasını arama gayretinde. Uhud günü;
Abdullah b. Cahş, Sa’d b. Ebî Vakkas’a soruyordu: “Duya etmiyor musun?” Sa’d şöyle
diyordu: “Ya Rabbi! Düşmanla savaşa başladığımda karşıma güçlü kuvvetli birini çıkar.
Çarpışalım, onu yenip ganimetini alayım” diyerek galip gelme arzusunu dile getiriyordu.
Abdullah b. Cahş Amin diyor. Sonra Abdullah b. Cahş şöyle duâ ediyordu: “Allah’ım! Beni
güçlü kuvvetli, iyi dövüşen biri ile karşılaştır, Senin yolunda onunla dövüşeyim. Sonra o beni
yensin. Şehit olayım. Tutup boynumu, burnumu ve kulaklarımı kessin. Karnımı yarsın ki, Sana
kavuştuğumda Sen: ‘Ne için burnunu, kulaklarını kestiler?’ diye sorduğun zaman: ‘Senin
yolunda kestiler’ diye cevap vereyim. Sen de: ‘Evet doğru söyledin’ diyesin.” (Beyhaki).
İşte günahla kirlenmiş vücut organlarıyla Allah (c.c.)’ın huzuruna gitmekten haya eden
Abdullah b. Cahş… Kirli kabul ettiği boyun, burun, kulak ve karnını Uhud’da bırakıp temiz
gitmek istiyor. Savaşın sonunda toz toprak içinde bir şehit var. Tanımakta zorluk çekilir.
Gözleri oyulmuş, burun ve kulakları kesilmiş, karnı yarılmış bir vaziyette. Bu şehit Abdullah
b. Cahş’tan başkası değildir. Kimi kirler var ki ancak kanla temizlenir. İslâm topraklarındaki
işgalcilerin ve diktatörlerin kirleri ancak şehadet kanı ile temizlenir. Evet hayatımıza bulaşan
kirleri temizleyecek gözyaşı ve şehit kanı lazımdır.
Resmî ideolojinin körpe beyinlere sunduğu ifsat ve iğfal… Üretim ve tüketim çarkının
salgıladığı gayri meşrûlar, ekonomik ilkeler, sosyal cinnetler… Politik kirlilik… Ekranlardan
zihinlere yansıyan kir… Demokratikleşme iddiaları ile insanları köleleştirme yöntemleri…
Sulandırılmış İslâm’ı din diye insanlara kabul ettirme çaba ve planları…
İşte bütün bunları sorgulayacak yürek, temizleyecek kan nerede? Yoksa ölümcül bir
teslimiyet mi göstereceğiz?
Ramazan yağmuruyla beslenecek, tevbe, tevhid, takva ekseninde oluşacak bir
yapılanmam mı, yoksa ümitsizlikle bu yıkımı kabullenme mi? Yol ayrımında olduğumuzun
farkında mıyız? Rabbimiz buyuruyor: “Feeyne tezhebûn? (Nereye bu gidiş?)”
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.