Her nefis ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz. Ankebut-57
Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Asıl hayat ahiret yurdundaki hayattır. Keşke bilseler! Ankebut-64
Risale-i Nur
Risale-i Nur
"Eyyüb de hatırla ki, Rabbine şöyle niyaz etmişti: ’Bana gerçekten zarar dokundu. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.’" Enbiyâ Sûresi, 21:83.SABIR KAHRAMANI Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâmın şu münâcâtı, hem mücerreb, hem tesirlidir. Fakat, âyetten iktibas suretinde, bizler münâcâtımızda
''Ey Rabbim! Bana gerçekten zarar dokundu. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.'' demeliyiz. İşte bu Lem’ada Beş Nükte var.
BİRİNCİ NÜKTE
Hazret-i Eyy¸b Aleyhisselâmın zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyüb’den daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.
İKİNCİ NÜKTE
Musibet ve hastalıklarda insanların şekvâya üç vecihle hakları yoktur.
Birinci Vecih: Cenâb-ı Hak, insana giydirdiği vücut libasını san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış; o vücut libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder, muhtelif esmâsının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor.
İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar.
Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir. Hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden, şekvâ değil, şükretmek gerektir.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Bir iki Sözde beyan ettiğimiz gibi, her insan geçmiş hayatını düşünse, kalbine ve lisanına ya "ah" veya "oh" gelir. Yani, ya teessüf eder, ya "Elhamdülillâh" der.
Meşhur bir söz var ki, "Musibet zamanı uzundur." Evet, musibet zamanı uzundur. Fakat örf-ü nâsta zannedildiği gibi sıkıntılı olduğundan uzun değil, belki uzun bir ömür gibi hayatî neticeler verdiği için uzundur.
DÖRDÜNCÜ NÜKTE
Cenâb-ı Hakkın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle, sabır kuvvetini mazi ve müstakbele dağıtıp, halihazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvâya başlar. Adeta-hâşâ-Cenâb-ı Hakkı insanlara şekvâ eder. Hem çok haksız bir surette ve divanecesine şekvâ edip sabırsızlık gösterir.
Bundan şekvâ değil, belki mütelezzizâne şükretmek lâzım gelir. Onlara küsmek değil, bilâkis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fâni ömrü, musibet vasıtasıyla bâki ve mesut bir nevi ömür hükmüne geçer.
BEŞİNCİ NÜKTE
Üç Meseledir.
Birinci Mesele: Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryad etmek gerektir.
Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmânîdir. Nasıl ki çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunâne dönerler. Öyle de, çok zâhirî musibetler var ki, İlâhî birer ihtar, birer ikazdır. Ve bir kısmı keffâretü’z-zünubdur. Ve bir kısmı, gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nevi huzur vermektir. Musibetin hastalık olan nevi, sabıkan geçtiği gibi, o kısım, musibet değil, belki bir iltifat-ı Rabbânîdir, bir tathirdir.
Rivayette vardır ki, "Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor; sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor."
İkinci Mesele: Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Kazâya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi, maddî musibet hafifleşe hafifleşe, kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider.
Üçüncü Mesele: Her zamanın bir hükmü var. Şu gaflet zamanında musibet şeklini değiştirmiş. Bazı zamanda ve bazı eşhasta belâ, belâ değil, belki bir lûtf-u İlâhîdir. Öyleler hakkında o nevi hastalıklar musibet değil, bir nevi nimet-i İlâhiyedir. Çünkü, çendan o hastalık onun dünyevî, fâni, kısacık hayatına bir zahmet iras ediyor, fakat onun ebedî hayatına faydası dokunuyor. Bir nevi ibadet hükmüne geçiyor.
Hâtime
İnsan-ı ekber olan âlemde tecellî eden bütün esmâ-i İlâhiye, bir âlem-i asgar olan insanda dahi o esmânın umumiyetle cilveleri var. Bunda sıhhat ve âfiyet ve lezâiz gibi nâfi emirler nasıl şükrü dedirtir, o makineyi çok cihetlerle vazifelerine sevk eder, insan da bir şükür fabrikası gibi olur. Öyle de, musibetlerle, hastalıklarla, âlâm ile, sair müheyyiç ve muharrik ârızalarla, o makinenin diğer çarklarını harekete getirir, tehyiç eder. Mahiyet-i insaniyede münderiç olan acz ve zaaf ve fakr madenini işlettiriyor. Bir lisanla değil, belki herbir âzânın lisanıyla bir iltica, bir istimdat vaziyetini verir. Güya insan o ârızalarla, ayrı ayrı binler kalemi tazammun eden müteharrik bir kalem olur, sahife-i hayatında veyahut levh-i misalîde mukadderât-ı hayatını yazar, esmâ-i İlâhiyeye bir ilânnâme yapar ve bir kaside-i manzume-i Sübhâniye hükmüne geçip, vazife-i fıtratını ifa eder.
..................................................................
Hocam hatime kısmını açıklar mısınız?
İnsan-ı ekber olan âlemde tecellî eden bütün esmâ-i İlâhiye, bir âlem-i asgar olan insanda dahi o esmânın umumiyetle cilveleri var.
Üstad Bediüzzaman hz.leri, insanı kainata kainatıda insana benzetir.Daha doğrusu kainatın büyük bir insana, insanında küçük bir kainat benzediğini ifade eder. Bu benzerliğin esmayi ilahiyenin tecellileri açısından olduğunu da söyler. Biraz düşününce bu benzetmenin ne kadar anlamlı olduğunu anlayabiliyoruz. Mesela biz insanlar nasıl rızka muhtaçsak kainatta ne varsa varlığını devam ettirmek için hepsi/her şey rızka muhtaçtır. Örneğin güneşin ısı ve ışığını verebilmesi için içindeki gazların devamı lazım. Ayın ışık verebilmesi için güneşten ışık alması lazım. Toprağın verim vermesi için gökten yağmurun yağması lazım. Ağacın meyve vermesi için toprak ve suya kavuşması lazım. Dağların yerinde durabilmesi için dünyadaki yer çekim kuvvetinin olması lazım… hasılı alemde ne varsa varlığının devamı için kendisine lazım olan rızkın temini lazım. insan nasıl rızka muhtaçsa kainattaki her şey de öyle rızka muhtaçtır. İşte rızka muhtaçlık anlamında benzerlik var insan ve kainat arasında. Yani koca kainat üzerinde tecelli eden Rezzak ismi insan üzerinde de bir numunesi vardır. Hangi Esma-i ilahiyeye bakarsak hem kainatta tecellisi varıdır hem de insanda. Hatta insan kainatın fihristesidir denilir.Yani kainat kitabında ne varsa insanda da vardır.Hani bir kitabın içinde ne olduğunu öğrenmek için kitabın fihristine bakarız ya! İşte aynen öylede insan şu alemin bir fihristesidir.
Bunda sıhhat ve âfiyet ve lezâiz gibi nâfi emirler nasıl şükrü dedirtir, o makineyi çok cihetlerle vazifelerine sevk eder, insan da bir şükür fabrikası gibi olur.
İnsandaki tüm kabiliyetlerin, hem lezzet alma hem de elem çekme gibi özellikleri vardır. Mesela kulağın lezzeti işitme, elemi işitmemedir. Gözün lezzeti görme, elemiyse görmemedir. Burnun lezzeti koklamak, elemi ise koklayamamaktır. Kavuşmak lezzet, ayrılık elemdir. Sıhhat lezzet, hastalık ise elemdir…
Lezzet veren şeyler insana şükür ettirir. Mesela sağlıklı isek, görüyorsak, işitiyorsak… bunların hepsi bize lezzet verir ve şükür ettirir bize. Her bir özellik için ayrı bir şükür ettiğimizi düşünce insan gerçekten bir şükür makinesine dönüverir.
Birde elem kısmı var ki, bu dahi insanı şükre götüren bir şevk aracıdır. Mesela insan görmediğinde, duymadığında, yürüyemediğinde… kendi acizlik ve zayıflığının farkına varır. Dünya kadar para verse kopmuş bir kolunun aynısını yapamaz. Yine dünya dolusu para harcasa kaybettiği bir gözünün benzerini getiremez. Hal böyleyken ne kadar aciz olduğunu hisseder ve o kabiliyetleri ona verip ondan alana yönünü çevirir. Yani bu elem onu bir yerde sahibine doğru yöneltir. Çünkü insandaki acizlik ve zayıflık bir cevherdir ve bu cevher elem çekildiği zaman kendini gösterir.İnsan çaresiz kalınca elini yaratana açar. Duası daha çok olur. Tüm samimiyetiyle hatta her zerresinin acizliğiyle duada bulunur. Mesela kanser hastalığına yakalanan bir insanın yakarışı gibi. Yada deniz ortasında mahsur kalmış kimsenin yardım dilemesi gibi… Bu elem zamanında öyle bir hal alıyor ki, insan tüm varlığıyla Allaha yöneliyor. Bu acizlik ve zayıflık bir nevi kalem oluyor ve yüce Allahın kudretini yazıyor.
Bir lisanla değil, belki herbir âzânın lisanıyla bir iltica, bir istimdat vaziyetini verir. Güya insan o ârızalarla, ayrı ayrı binler kalemi tazammun eden müteharrik bir kalem olur, sahife-i hayatında veyahut levh-i misalîde mukadderât-ı hayatını yazar, esmâ-i İlâhiyeye bir ilânnâme yapar ve bir kaside-i manzume-i Sübhâniye hükmüne geçip, vazife-i fıtratını ifa eder.
Lezzet duyan yada elem duyan her aza, aslında Yüce Allahın kudret ve kemalini yazan birer kalem gibidir. Lezzet alan her kabiliyet, o kabiliyetin devamı için daima bir iltica içindedir. Elem çeken kabiliyetler ise acizlik elbisesi içinde yardım dilemektedir. Bu durumda insan, lezzet duyduğu ve elem çektiği kabiliyetlerin tamamıyla, her türlü kusur ve eksikten münezzeh olan yüce Allahın kudret ve kemalinin yazıldığı bir kitap gibidir.
son cümle inşallah devam edecek
Yalnızlık,esaret ve sevgilinin hasreti,
Yalnızlığın ve esaretin çaresi var,
Ama sevgilinin hasreti,
Sevgilinin hasreti..
Siz ders veriyorsunuz galiba?
okuyuculardan yada zehracılardanmısınız acaba?

ben kim ders vermek kim
manen üstadtan ders almışlığımız vardır ne varsa o aldığımız derstendir
Yalnızlık,esaret ve sevgilinin hasreti,
Yalnızlığın ve esaretin çaresi var,
Ama sevgilinin hasreti,
Sevgilinin hasreti..
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi