You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

OY KULLANMANIN HÜKMÜ

OY KULLANMANIN HÜKMÜ

Acemi Üye
OY KULLANMANIN HÜKMÜ
[Resim: oy-kullanmak-nasil-sirktir.jpg]


OY KULLANMANIN HÜKMÜ

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed (Sallallâhu aleyhi ve sellem)’in âlinin, ashabının ve yolundan gidenlerin üzerine olsun..

Allah Azze ve Celle yüce kitabında birçok ayetinde hakimiyetin yani kulların fiillerine dair emirler ve yasaklar koyma yetkisinin sadece ve sadece kendisine ait olduğunu, hükmünde hiçbir ortak kabul etmediğini apaçık bir şekilde beyan etmiştir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur ;

“Hüküm vermek yalnızca Allah'a aittir: O, size, kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf Suresi / 40. Ayet)

İmam Taberi (Rahimehullah) bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir ; “Allah-u Teala, yarattığı hiçbir mahluku hüküm verme konusunda kendisine ortak kabul etmez. İnsanlar arasında hüküm verecek yalnız O’dur. Hüküm verme, ihtilafları çözme, insanları ve işlerini idare etme konusunda dilediği ve sevdiği şekilde hareket eder. Bu özellik sadece O’nun hakkıdır.” [1]

İmam Beğavi (Rahimehullah) şöyle demiştir ; “Hüküm vermek, emretmek ve yasaklamak ancak Allah-u Teala’ya ait bir haktır.” [2]

“Yoksa onların bir takım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşri ettiler? (şeriat kıldılar / kanun olarak belirlediler)” (Şûrâ Suresi / 21. Ayet)

Seyyid Kutub (Rahimehullah) bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir ; “Kim olursa olsun Allah’ın koyduğu şeriattan başka bir şeriatı ve hükmü, Allah’ın yaratıklarına vaz etmeye kimsenin hakkı yoktur. Çünkü kullarına yalnız ve yalnız Allah hüküm vaz eder. Aciz ve eksik kimseler beşeri hayatı için hüküm koyamazlar. Koymaları mümkün değildir.” [3]

“O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak kabul etmez.” (Kehf Suresi / 26. Ayet)


İslam’da kanun ve hüküm çıkarma yetkisi tamamen Allah Teala’nın bizzat kendisine ait iken beşeri sistemlerde ise durum tamamen farklıdır. Günümüz tağuti demokratik rejimlerinde ise Allah’ın hakimiyeti/egemenliği gasp edilerek bu yetki beşerlere, meclislere verilmiştir.

Madde 5 - Egemenlik
(1) Egemenlik kayıtsız ve şartsız Milletindir.
(2) Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanır.
(3) Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz

Madde 6 - Yasama Yetkisi
Yasama yetkisi, Türk Milleti adına, Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.

Görüldüğü üzere günümüz beşeri sistemlerinde hakimiyet hakkı ancak milletindir. Millet bu yetkisini belirli zamanlarda yapılan seçimlerde oy verme vasıtası ile başbakan, cumhurbaşkanı ya da parlamenterlere devretmektedirler. Halktan yasama yetkisini devralanlar ise, artık bu noktada tek söz sahibi olup, kendi isteklerine göre yasa ve kanun çıkarırlar. İslam şeriatını hiçe sayarak diledikleri fiillerin işlenmesini serbest bırakırlar, diledikleri fiilin işlenmesini ise yasaklarlar. Kelimenin tam anlamıyla yasama hakkını bilfiil kullanarak, diledikleri şeyleri haram, diledikleri şeyleri de helal kılarlar. Bu idareciler dilleri ile Allah’ın helalini haram, haramı helal kılmadıklarını söyleseler dahi fiilleriyle bunu yalanlamaktadırlar. Örneğin bugün olduğu gibi ; Karşılıklı rıza ile zinanın mübah kılınması, bizzat devlet eliyle genelevlerin açılması buna ruhsat verilmesi, belirli yerlerde içki içilmesinin, satışının yapılması için ruhsat verilmesi, faizin serbest bırakılması ve faizle çalışan bankaların açılması için ruhsat verilmesi gibi. Bunları tümü, açıkça haramı helal kılmaktır. Yine şeri’i cezaların yürürlükten kaldırılması bunun yerine bu suçlara değişik cezalar öngörülmeside bu şeri’ hadlerin inkar edilmesi anlamına gelmektedir.

İbn Teymiyye (Rahimehullah) şöyle demiştir ; “Bilindiği gibi ; Allah’ın, Rasulü ile göndermiş olduğu emir ve nehiyleri yürürlükten kaldıran, müslümanların, yahudilerin ve hristiyanların ittifakıyla kafirdir.” [4]

Bugün beşeri kanunlarla hükmedenler, bu yaptıklarını ilericilik, modernlik, çağa ayak uydurma olarak isimlendirmektedirler. Bununla beraber onlara göre İslam’ın hükümleri geçmiş asırlara ait olup tamamen bedevi toplumuna uygun hükümlerdir. Ancak insanoğlunun yaratıcısı Allah Subhanehu ve Teala yarattıkları için en güzel ve en doğru hükümlerin, kendi hükümleri olduğunu belirtmekte, bununla beraber insanların hükümlerini ise cahiliye hükümleri olarak isimlendirmektedir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur ;

“Onlar, hala cahiliye devrinin (şirk olan) hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir kavim (topluluk) için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Mâide Suresi / 50. Ayet)

İbn Kesir (Rahimehullah) bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir ; “Allah Teala, her hayrı kapsayıcı, her şerri yasaklayıcı olan hükümlerinden yüz çevirip, bunun yerine cahiliyede olduğu gibi kişilerin görüşlerine, dalalet ve sapıklığı ihtiva eden değer yargılarına ya da çeşitli dinlerin karışımı ve beşeri görüşlerden meydana gelen Cengiz Han’ın vaaz ettiği Yes’ak gibi İslam dışı hükümlere yönelenin imanını kabul etmiyor. Yes’ak ; Cengiz Han’ın Kur-an, Tevrat, İncil ve kendi görüşlerine dayanarak ortaya koymuş olduğu kanunları ihtiva eden bir kitaptır. Cengiz Han öldükten sonra yerine geçen çocukları, İslam’a girdikleri halde bu kitabı anayasa kitabı olarak görmeye devam ettiler. Allah’ın kitabı ve Rasulullah’ın sünnetini bir kenara atarak bu kitaptaki hükümlerle tatarlara hükmettiler. İşte böyle davranan kimseler kafirdir. Bunlarla büyük küçük her meselede yalnız Allah’ın hükmüne dönünceye kadar savaşmak farzdır.” [5]

Şeyh Ahmed Şakir İbn Kesir’in yukarıdaki geçen sözünü yorumlayarak şöyle demiştir ; “Bununla beraber, müslümanların kendi ülkelerinde dinsiz, putperets Avrupa kanunlarından alınma bir kanunla hüküm vermeleri nasıl caiz olur ? Hatta o öyle bir kanun ki içine istedikleri gibi bozup değiştirdikleri keyfi arzular, batıl görüşler dahil olmuştur. Bunu ortaya koyan, koyduğu kanunun İslam şeriatına uyup uymadığına hiç aldırış etmez. Bu beşeri sistemlerin konumu güneş gibi açıktır. Küfrü nettir. Bundan kesinlikle hiçbir şüphe yoktur. İslam’a mensup olan bir kimsenin bunlarla amel etmede, yahut bunlara uymada, yahut bunları kabul etmede hiçbir mazereti olamaz.” [6]

Seyyid Kutub (Rahimehullah) ise şöyle demiştir ; “Hükümranlıkta hak iddia eden kimse, uluhiyetin ilk şartında Allah’la mücadeleye girişmiş olur. Bu kimse ister fert, ister insanların bir tabakası, ister bir parti veya grup, ister bir millet, isterse bütün dünyanın meydana getirdiği alemşümul bir insan kitlesi olsun. Uluhiyetin ilk şartı olan hükümranlık üzerinde Allah’la mücadeleye giren ve kendine hükümranlık izafe etmeye çalışan kimse küfre girmiştir, apaçık bir kafirdir.” [7]


Allah Subhanehu ve Teala’nın yasakladığı şeyleri serbest, serbest bıraktığı ve emrettiği şeyleri de yasaklamak küfürdür. Kur-an’ı Kerim bizlere, Allah’ın dışında helal (serbest) haram (yasak) belirleyen mercilere destek vererek itaat eden insanların bu mercilere ibadet ettiğini bildirmektedir. O halde her kim tağuti rejimlerin seçimlerine katılarak oy verirse Allah’a ait olan hüküm yetkisini Allah’tan başkasına vermiş ve O’ndan başka rab edinmiş olur. Ayrıca onlara itaat ettiğinden dolayı onlara ibadet etmiş ve müşrik olmuştur. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur ;

“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Oysa kendilerine sadece tek ilâh olan Allah’a kulluk yapmaları emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. Allah koştukları eşlerden münezzehtir.” (Tevbe Suresi / 31. Ayet)

Bir gün Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu ayeti kerimeyi okuduğu sırada daha önce hristiyan iken sonradan İslam’la şereflenen Adiyy b. Hâtem, boynunda altından bir haç olduğu halde Rasulullah’ın yanına girdiğinde bu ayeti kerimeyi duyunca Rasulullah’a (Sallallah u aleyhi ve sellem): Onlara ibadet etmiyorlar ki dedi. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) :

“Onlar Allah’ın helal kıldığı birşeyi haram, haram kıldığı birşeyi helal kıldıkları zaman onlara itaat etmiyorlar mı ?” diye sorunca Adiyy b. Hatem : “Evet” dedi.

Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) : “İşte böylece onlara ibadet ediyorlar” buyurdu. [8]


Yeryüzünün neresinde olursa olsun insanların sevk ve idaresi için meclislerde ve parlamentolarda, Allah’ın indirdiği hükümler bir kenara bırakılıp, yerine beşer ürünü lanetli kanun ve yasalar getiriliyorsa, bu kanunlarla hükmediliyorsa yapılan fiil ayan beyan küfürdür ve böyle bir eylem içirişinde olanlarda kafirdirler. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur ;

“Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.” (Mâide Suresi / 44. Ayet)


Artık mü’minlerin yapması gereken kafir olduklarında şüphe olmayan bu yöneticilerle tüm bağları koparmak, onları, meclislerini ve bu tağuti rejimlerin ayakta kalmasını sağlayan tüm kişi, kurum ve kuruluşları reddetmektir. Çünkü kafirleri dost edinmek tevhid akidesi ile çelişen ve çatışan bir durumdur. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur ;

“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah'a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz ?” (Nisâ Suresi / 144. Ayet)

“Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kafirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa onun artık Allah ile bir ilişiği kalmaz.” (Âl-i İmrân Suresi / 28. Ayet)


Ve Alemlerin Rabbi Olan Allah’a Hamd Olsun..


DİPNOTLAR

[1] (Camiu’l Beyan, 15/234)

[2] (Meâlimu’t - Tenzil, 2/493)

[3] (Fi Zilal-il Kur-an, 13/109)

[4] (Mecmuu’l Fetava, 8/106)

[5] (Tefsir’ul Kur-an’il Azim, 5/2364)

[6] (Umdetu’t Tefsir, 4/173)

[7] (Fi Zilal’il Kur-an, 8/403)

[8] (Tirmizi 3095 ; Taberani, Mu’cemu’l Kebir 17/92)
Bunu ilk beğenen sen ol.
RE: OY KULLANMANIN HÜKMÜ
TEVBE - 31. AYET : Onlar Allah dışında hahamlarını, rahiplerini ve Meryemoğlu İsa’yı ilah edindiler. Oysa onlara sadece tek ilaha, kendisinden başka ilah olmayan ve onların yakıştırma ortaklarından uzak olan Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti.
Okuduğumuz ayet, surenin bu kesitinin doğrusal bir uzantısıdır. Bilindiği gibi surenin bu kesitinde müslümanların vicdanlarında beliren şu tür kuşkular giderilmeye çalışılıyordu; “Bu adamlar, yani yahudiler ile hristiyanlar, Kitap ehlidirler. Buna göre onlar, Allah’ın dinine bağlıdırlar.”
Bu kuşkulara karşılık, bu surede şu gerçeklere dikkat çekiliyor: Bu adamlar, yüce Allah’ın dinine bağlı değildirler. Bu gerçeği inançlarından sonra pratik hayatları da kanıtlıyor. Onlara tek olarak yüce Allah’a kulluk etmeleri emredildi. Oysa onlar yüce Allah’ı bir yana bırakarak hahamlarını ve rahiplerini ilah edindiler. Tıpkı Meryemoğlu İsa’yı ilah edindikleri gibi. Bu tutumları ise yüce Allah’a ortak koşmaktır, şirktir. Yüce Allah onların bu ortak koşma yakıştırmalarından münezzehtir. Buna göre onlar davranış ve pratik hayat düzeyinde gerçek dini din edinmedikleri gibi inanç ve düşünce düzeyinde de Allah’a inanmış değildirler.
Kitap ehlinin hahamlarını ve rahiplerini nasıl ilah edindiklerini anlatmadan önce Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine olsun- bu ayetin açıklamasına ilişkin sağlam kaynaklı sözlerine başvurmak istiyoruz. Çünkü kesin çözüm O’nun sözlerindedir.
Bu ayette geçen “Ahbar” terimi, “Hebr” ya da “Hıbr” sözcüğünün çoğuludur. Bu terim “Kitap ehlinin bilginleri” -daha çok yahudi bilginleri- anlamına gelir. Yine bu ayette yeralan “Ruhban” terimi ise “rahip” sözcüğünün çoğuludur. Bu terim, “Kendini ibadete adamış, dünyadan el-etek çekmiş kişi” anlamına gelir. Rahipler normal olarak evlenmezler, başkaca bir iş tutmazlar, geçim peşinde koşmazlar.
“Durr-ül Mensur” adlı kitabın bir yerinde şöyle deniyor: Tirmizi’nin, İbn-i Munzır’ın, İbn-i Ebu Hatem’in, Ebu Şeyh’in, İbn-i Murdeveyh’in, Beyhaki’nin ve diğer hadis dergilerinin bildirdiklerine göre, sahabilerden Adiyy b. Hatem şöyle diyor; “Bir gün Peygamberimizin yanına gitmiştim. O sırada Tevbe suresinin `Onlar Allah dışında hahamlarını ve rahiplerini ilah edindiler’ cümlesi ile başlayan ayetini okuyordu. Ayeti bitirince bana dönerek şöyle buyurdu:
“Gerçi onlar hahamlarına ve rahiplerine tapınıyorlar, ibadet etmiyorlar. Fakat bu din adamları kendilerine bir şeyi helal kılınca o şeyi helal sayıyorlar, buna karşılık din adamları bir şeyi yasaklayınca onu haram kabul ediyorlar.”
İbn-i Kesir tefsirinde de şöyle deniyor: İmam-ı Ahmed, Tirmizi ve İbn-i Cerir değişik kanallara dayanarak bize bu belgeyi naklediyorlar: Adiyy b. Hatem, Peygamberimizin davetini alınca, çağrısını işitince Şam’a kaçtı. Bu zat cahiliye döneminde hristiyan olmuştu. Bir ara kız kardeşi kabilesinden birkaç kişi ile birlikte müslümanlara esir düşmüş, fakat Peygamberimiz kadını bağışlayarak, serbest bırakmıştı. Kadın kardeşinin yanına dönünce onu müslüman olmaya ve Peygamberimize gidip kendisi ile görüşmeye teşvik etmişti. Bunun üzerine Medine’ye geldi. -Bu zat o sırada Tay kabilesinin şefi idi, babası da cömertliği ile ün salmış bir kişi olan Hatem Tai idi.- Peygamberimizin huzuruna vardığında boynunda gümüş bir haç vardı. O sırada Peygamberimiz `Onlar Allah’ın dışında hahamlarını ve rahiplerini ilah edindiler’ cümlesi ile başlayan ayeti okuyordu. Ayet bitince bizzat kendi ifadesine göre Peygamberimize `Onlar, hahamlarına ve rahiplerine tapmıyorlar, kulluk etmiyorlar’ dedi. Onun bu sözlerine Peygamberimiz şu karşılığı verdi:
“Evet, ama din adamları onlara helal şeyleri yasakladılar ve haram şeyleri serbest ettiler. Onlar da din adamlarının bu hükümlerine uydular. Bu tutum, onların, din adamlarına kulluk etmeleri anlamına gelir.”
Tefsir bilgini Sudey, bu ayeti açıklarken şöyle der; `Onlar yüce Allah’ın kitabını arkalarına atarak din adamlarının hükümlerine başvurdular. Bundan dolayı yüce Allah bu ayetin devamında `Oysa onlara sadece tek ilaha kulluk etmeleri emredilmişti’ buyuruyor. Yani o tek ilah bir şeyi haram kılınca, o şey haram sayılacak, O’nun helal ilan ettiği şeyler helal bilinecek, koyduğu yasaya uyulacak ve verdiği hüküm yürürlüğe konacaktır.”
Tefsir bilgini Alusi de bu ayeti şöyle açıklıyor; “Çoğu tefsir bilginlerinin görüşüne göre bu ayetteki ilah edinmekten maksat, Kitap ehlinin din adamlarını evrenin ilahları saydıkları, böyle bir inanç taşıdıkları değildir; buradaki ilah edinmekten maksat, onların din adamlarının kişisel emirlerine ve yasaklarına uymalarıdır.”
Gerek bu açık anlamlı ayetten, gerekse Peygamberimizin -son söz niteliğindeki- yorumundan ve gerekse eski-yeni tefsir bilginlerinin sistemine, bu dine ilişkin son derece önemli gerçekler öğreniyoruz. Bu gerçeklere, aşağıda kısaca değinmek istiyoruz:
1- İbadet, yasal hükümlerde Kur’an’ın ayetlerin ve Peygamberimizin bu ayetlere ilişkin açıklamalarına uymak demektir. Yahudiler ile hristiyanlar, hahamları ile rahiplerinin ilah olduklarına inanmak, onlara ibadet amaçlı hareketler sunmak anlamında bu din adamlarını ilah edinmiş değillerdi. Buna rağmen yüce Allah, bu ayette onların müşrik olduklarına, bir sonraki ayette de kâfir olduklarına hükmetmiştir. Bu hükmün tek gerekçesi, onların din adamlarını yasa koyma mercii olarak kabul etmeleri, koydukları yasalara uymaları, boyun eğmeleridir. İlahi hükmün tek sebebi budur. Ayrıca, inançta ve ibadetlerde Allah’tan başkasını ilah edinmiş olmak şart değildir. Sırf bu tutum, sahibini Allah’a ortak koşmuş duruma düşürür. Sırf bu sapıklık, sahibini mü’minlerin safından çıkarıp, kâfirlerin saflarına katmak için yeterlidir.
2- Bu ayet hahamlarına yasa koyma yetkisi tanıyan, onlarca konmuş yasalara uyan ve itaat eden yahudiler ile Hz. İsa’ya ilahlık yakıştıran ve ona ibadet amaçlı davranışlar sunan hristiyanları aynı derecede müşrik sayıyor, aralarında hiçbir fark görmüyor. Yani her iki tutum da sahiplerini Allah’a ortak koşmuş saydırma açısından eşit ağırlıklı suçlardır. Her iki sapıklık da sahiplerini mü’minlerin safından çıkarıp, kâfirlerin saflarına katmak için yeterlidir.
3- İnsanın Allah’a ortak koşan bir müşrik sayılması için yasa koyma yetkisini Allah dışındaki bir mercii, meselâ kullara tanıması yeterlidir. Bu sapıklığın yanısıra sözkonusu kulun ya da kulların ilah olduğuna inanması, onu ya da onlara ibadet amaçlı hareketler sunması şart değildir. Az önceki iki paragrafımız bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Biz burada bu gerçeği bir kere daha vurgulamak istedik.
Gerçi bu ayetlerin içerdikleri gerçeklerin ilk amacı, o günkü islâm toplumuna egemen olan olumsuz şartlara karşı koymaktır, o günkü müslümanların kalplerindeki Bizanslılarla savaşmaya ilişkin tereddütleri ve fobileri silmektir, “Bizanslılar madem ki Kitap ehlidirler, o halde müzmindirler” şeklindeki ön yargının doğurduğu kuşku bulutlarını dağıtmaktır. Fakat bu gerçekler bu konudaki temel işlevlerinin yanısıra genel-geçerlidirler ve bu nitelikleri ile genel anlamda “dinin özü”nün ne olduğunu belirleme hususunda bize ışık tutarlar.
Gerçek din “islâm”dır. Yüce Allah tüm insanlar için bu dini seçmiştir, bunun dışındaki bir dini hiç kimsele,r kabul etmez. Müslüman olabilmek için yüce Allah’ın ortaksız ilahlığına inandıktan ve ibadet nitelikli eylemleri sırf O’na sunduktan sonra, yasal hükümlerde de sırf O’na uymak şarttır. Eğer insanlar O’nun yasaları dışında başka yasalara uyarlarsa, yahudiler ve hristiyanlara ilişkin hükmün kapsamına girerler. Yani Allah’a inanmamış “müşrikler” sayılırlar. İstedikleri kadar “Biz müminiz desinler” faydasızdır. Çünkü yüce Allah’ın dışındaki bir merciin, meselâ bazı kulların koydukları yasalara uymaları bu damgayı yemeleri için yeterlidir. Böyle durumlarda insanların bu damgayı yemekten kurtulabilmeleri için kullar tarafından kendilerine empoze edilen yasalara karşı çıkmaları, onlara baskı altında uymak zorunda kaldıklarını kanıtlayan protesto nitelikli bir reaksiyon göstermeleri, yüce Allah’a yönelik bu küstahlıkları onaylamadıklarını, onları bertaraf etmeye güçleri yetmediği için dişlerini sıktıklarını ortaya koymaları gerekir.
Günümüzde “din” kavramının sınırları, insanların kafalarında, alabildiğine daralmıştır. Günümüzün insanları dini sadece vicdanda hapsedilmiş bir inanç ve birtakım ibadet amaçlı eylemler saymaktadırlar. İşte yahudilerin burada kınanan tutumu da böyle idi. Onlar bu anlayışları yüzünden okuduğumuz ayete ve Peygamberimizin bu ayete ilişkin yorumuna göre Allah’a inanmamış, O’na ortak koşmuş, O’nun sadece tek ilaha kulluk etmelerini buyuran emrine ters düşmüş sayılmışlar, ayrıca Allah’ı bir yana bırakarak hahamlarını ilah edinmekle suçlanmışlardır.
Dinin başta gelen anlamı “deynunet” yani boyun eğmek, teslim olmak ve uymaktır. Bu tutum da ibadet amaçlı eylemlerin sunuluşunda olduğu kadar yasalara uymada da ortaya çıkar, somutluk kazanır. Bu mesele yüce Allah’dan başkalarının koyduğu yasalara uyanların sergiledikleri pişkinlikle ve cıvıklıkla bağdaşmayacak derecede ciddidir. Böyle kimselerin sırf yüce Allah’ın ilahlığına inanıyorlar ve ibadetlerini sırf yüce Allah’a sunuyorlar diye kendilerini yüce Allah’a inanmış, müslümanlar saymaları en hafif deyimi ile kaba bir vurdumduymazlık, bir kaypaklık örneğidir. Yüce Allah’dan kaynaklanmayan yasaların egemen olduğu toplumlarda yaşayanlar eğer bu ortak suçun sorumluluğundan gerçekten kurtulmak istiyorlarsa, yüce Allah’ın otoritesine yönelik bu küstahlıkları onaylamadıklarını kesinlikle kanıtlayacak, protesto nitelikli bir tavır ortaya koymalıdırlar.
Bu cıvıklık, bu kaypaklık yaşadığımız tarih döneminde bu dinin karşılaştığı en büyük tehlikedir. Düşmanların bu dine yönelttikleri en öldürücü silah budur. Dinimizin bu düşmanları, yüce Allah’ın müşriklikle, gerçek dini din edinmemekle ve “Allah’ı bir yana bırakarak başka ilahlar edinmekle” suçladığı rejimlerin ve insanların günümüzdeki benzerlerine, zamanımızdaki izdaşlarına “islâm” yaftasını yakıştırmak için can atıyorlar. Madem ki, bu dinin düşmanları bu tür rejimlere ve kişilere islâm yaftası yakıştırmaya bu denli özen gösteriyorlar, o halde bu tür yanıltıcı yaftaları yere düşürmek, bu tür maskeleri indirerek arkalarında gizlenen müşrikliği, kâfirliği ve yüce Allah dışında ilah edinme sapıklığını gözler önüne sermek de bu dinin taraftarlarının görevidir. Bu konudaki sözlerimizi incelediğimiz ayetin ikinci cümlesini bir kere daha okuyarak bağlayalım:
“Oysa onlara sadece tek ilaha, kendisinden başka ilah olmayan ve onların yakıştırma ortaklarından uzak olan Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti.”
These are the days of our lives...
Bunu ilk beğenen sen ol.
Çalıkuşu
RE: OY KULLANMANIN HÜKMÜ
Oldu olacak, oy kullanana kafir deyin de tam olsun
"Her şey kaderle takdir edilmiştir, kısmetine razı ol ki rahat edesin...”
Bunu ilk beğenen sen ol.
Çalıkuşu
RE: OY KULLANMANIN HÜKMÜ
Bildiğiniz gibi Yusuf Aleyhisselam’ın Kur’an-ı Kerimde en güzel kıssa olarak anlatıldığı, kuyuyla başlayan, zindan ile devam eden hikâyesi kralın yanına yerleşmekle devam ediyordu. Özetle kral bir rüya görüyor ve daha önce rüyasını tabir ettiren bir hizmetkâr sayesinde Yusuf Aleyhisselam’a rüyayı tabir ettiriyorlardı. Bu sayede kral Yusuf Aleyhisselam’ı sarayına davet etmiş, zindandan çıkartıyordu.

İşte önemli olan süreç bundan sonra başlıyordu. ŞİMDİ DİKKAT EDİNİZ! Yusuf Aleyhisselam diyor ki:
“Yûsuf, “Beni ülkenin hazinelerine bakmakla görevlendir. Çünkü ben iyi koruyucu ve bilgili bir kişiyim” dedi.” (Yusuf Suresi 55)

Bakınız! Yusuf Aleyhisselam kralı, halkı ve yönetimi putperestliğe dayanan bir ülkenin yönetiminde idareci olmak istiyor. Bu Allahu Teala’nın bildirdiği bir gerçektir, ayettir. İnkâr eden kâfir olur.

Allahu Teala bu ayetten sonrada ne buyuruyor:
“Böylece Yûsuf’a, dilediği yerde oturmak üzere ülkede imkan ve iktidar verdik. Biz rahmetimizi istediğimize veririz ve iyi davrananların mükâfatını zayi etmeyiz.” (Yusuf Suresi 56)

Bakınız Allahu Teala, Yusuf Peygamberin şirk yönetiminde iktidar sahibi olmasını bir rahmet olarak nitelendiriyor.

DİKKAT!
Ey Müslümanlar bakınız, Yusuf Aleyhisselam’ın yönetim kadrosunda olduğu o ülkede putperest bir şirk düzeni hâkimdir. Halkı da putperest müşriktir. Bu nokta çok önemlidir. Çünkü bir Peygamber ile misal verilen bu ayetler ile sabittir ki, bir kişi şirk düzeninde bile yönetimde olsa o kişi müşrik olarak vasıflanamaz. Tam aksine Allahu Teala’nın beyanıyla bir rahmettir.

SORULAR ŞÖYLE:
Yusuf Aleyhisselam’da mı haşa müşrikti? (Müşrik diyemeyeceğinize göre)
Yusuf Aleyhisselam’ın şirk düzeninde yönetici olması O’nu müşrik yapmıyorsa bu çağda halkı Müslüman olan bir ülkede yönetici olmak kişiyi neden müşrik yapsın?

Can alıcı soru:
Yusuf Aleyhisselam’ın o düzende yönetimde olması şirk değil ise tekrar yönetime gelmek istediğinde ona oy vermek, desteklemek neden şirk olsun?

Ve en önemlisi de şudur: Yusuf Aleyhisselam’ın, şirk düzeninde görev aldığı halde “şirk düzenini” benimsediğini iddia edemezsiniz. O, bu düzende Allah’ın hükümlerini ve kanunlarını uygulamaya çalışmış, Allah’ın dinini bu vasıta ile yaymaya çalışmıştır.


Alıntı
"Her şey kaderle takdir edilmiştir, kısmetine razı ol ki rahat edesin...”
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.