İslâm âlemi,milletler merdiveninin şu anda en alt basamağında bulunuyor. Yüzyılımızda,
başka hiçbir millet benzeri yenilgi ve aşağılanmaya maruz kalmamıştır. Müslümanlar yenildi,
kitleler halinde öldürüldü, toprak ve servetleri, hayat ve umutları çalındı. Aldatıldılar, sömürgeleştirildiler
ve sömürüldüler, misyonerlerin saldırısına uğradılar, zorla veya rüşvetle başka
dinleri kabullendiler. Düşmanlarının iç ve dış ajanlarınca batılılaştırıldılar, İslâm’dan uzaklaştırıldılar.
Bütün bunlar İslâm âleminin hemen her ülkesi ve köşesinde görüldü. Her alanda
adaletsizlik ve saldırı kurbanı olan Müslümanlar iftiralara, rezilce hakaretlere hedef oldular.
Dünya iletişim araçlarında Müslüman, saldırgan, yıkıcı, terörist, tutucu ve çağdışı bir mahluk
olarak gösterilmektedir. İslâm âlemi de yalnızca iç bölünme ve çatışmalarıyla, savaşları ve
dünya barışını tehdit etmesiyle, aşırı zenginlik ve aşırı fakirliğiyle tanınmakta…
1- Bunalımın belli başlı etkileri siyasette, ekonomide, kültürde ve toplumda açık olarak
görülmektedir. Müslümanlar kendi içinde bölünmüştür. Sömürgeciler Müslümanları elliden
fazla milli devlete bölmeyi ve her birini diğerine düşman etmeyi başarmışlardır. Bununla da
kalmamışlar her milli devleti de kendi içinde bölerek gruplar, ırklar haline getirmişlerdir.
Azınlıkları koruma bahanesiyle halkı Müslüman devletlerin iç işlerine karışmayı alışkanlık
haline getirmişlerdir. Son olarak ta yine sömürgeciler kendi ekonomik, stratejik ve siyasî
çıkarları için Müslümanların topraklarını işgal etmek için üs olarak kullanacağı topraklar elde
etmişlerdir. Dolayısıyla hiçbir Müslüman ülke iç ve dış güvenliğe sahip değildir.
Düşmanın işbirliği yapmaya hazır yöneticiler bulduğu bölgeler dışındaki bütün İslâm
âleminde sömürgeci yönetim, ülkelerdeki siyasî kurumların hepsini işlemez hale getirmiş,
tahrip etmiştir. Sömürge yönetiminin çekilme zamanı geldiğinde, bunlar yönetimi o zamana
kadar kendi istek ve arzularına uymuş ve batılılaşmış yerli işbirlikçilere bırakmışlardır. Fakat
bu tip ülkelerde gerçek güç iktidarı ele geçirmek isteyen askerlerdedir.
2- Ekonomik yönden Müslümanlar gelişmemiş ve geri durumdadır. Hemen her ülkede
okuma yazma oranı çok düşüktür. Eşya ve hizmet üretimleri ihtiyaçlarının çok altındadır ve
ihtiyaçları her zaman sömürgeci güçlerden satın alınmaktadır. Günlük hayatın ihtiyaçları, ana
gıda maddeleri, giyecek, enerji ve inşaat malzemelerinde bile kendine yeten üretimi yapan
İslâm ülkesi yoktur. Eğer sömürgeci güçler, her ne sebeple olursa olsun, esasen adaletsiz olan
ticaretlerini sona erdirmeye karar verirlerse, her ülke ihtiyâç ve açlıkla karşı karşıya kalmaya
mahkûmdur. Yerel üretime rekabete kesinlikle fırsat vermezler, sanayi de ancak onların istediği
kadar gelişebilir. Çünkü sanayinin ham madde ihtiyacı onların elindedir. Müslümanların
ziraî yönden kendilerine yeter olmaları, ilk hedefleri ise de buna da fırsat verilmez. Yerli
işbirlikçiler, şehirlerde daha iyi bir hayat bulacakları hayalini kafalara yerleştirerek, inşaat
sektöründe veya tüketim maddeleri sanayisindeki geçici işlerin cazibesine kapılan ve bu arada
bölgelerdeki huzursuzluklar ve ağır vergilerden bıkan Müslüman çiftçiler her yerde kendi
köylerinden kopmaya zorlanmaktadır. Netice olarak şehirlerde gecekondu mahalleleri oluşmakta
ve meseleler alabildiğince çoğalmaktadır. Hükümetler özelleştirme ismi altında bu
garip milletlerin birikimi olan fabrikaları, ağır sanayi tesislerini ve kurum ve kuruluşları
bedava denecek fiyatlarla sömürgecilere ve onların uşaklarına satmaktadır. Elde edilen paralar
ise dış güçlerden alınan kredilerin faizlerine bile yetmemekte, millet adım adım ekonomik
uçuruma doğru sürüklenmektedir.
3- Kültürel açıdan baktığımız zaman ise batı dünyası, Müslüman milletler üzerinde hakimiyetini
kurduğunda askerî, siyasî ve ekonomik zayıflığı paniğe kapılmasına neden olmuştur.
Bu korku onu batının kucağına itmiştir. Yarım ıslahat tedbirlerine başvurmuştur. Batının başa2
rılı örneklerinin cazibesi, batılı ve batılılaşmış danışmanlarının etkisiyle, ister istemez çareyi
batılılaşmada aramıştır. Sömürge yönetimleri altındaki bölgelerde ise, batılılaşma, elindeki
her imkanı değerlendiren yöneticilerle emredilmiş, teşvik görmüş ve milletlerin yönü batıya
çevrilmiştir. İyi niyetli veya değil, batılılaşmadan yana olan Müslüman önderler programlarının
eninde sonunda İslâm dinine ve yönettikleri halkın kültürüne zarar vereceğini kestiremediler.
Kısa bir süre sonra, topluma İslâmî kültür ve örf âdet birikiminden habersiz diplomalı
nesiller girmeye başladı. Neticede yeni nesiller ile eski nesiller arasında her hususta uçurumlar
meydana geldi. Bizzat sömürgeciler veya onların yerli işbirlikçileri tarafından Müslümanların
maddi ve manevi değerlerine, her şeyine hücumlar başladı. Amaç Müslümanların kendine,
milletine, imanına ve geçmişine olan güvenini sarsmak, İslâmî şuurunu ve kişiliğini yok
etmek, böylece direniş için gerekli maddi ve manevi güçten mahrum bırakarak teslimiyetçi bir
toplum oluşturmaktı. Sömürgeciler ve yerli işbirlikçileri Müslümanların günlük hayatını batı
kültürünü aşılayan etkiler ve etkinliklerle doldurdular. Gazeteler, dergiler, kitaplar, radyo ve
televizyon, sinema ve tiyatro, plâklar ve kasetler, afişler ve ışıklı reklamlar hep batının
reklamcısı oldu. Müslüman ülkeler, başkentlerinde iki yanı batı tarzı gökdelenlerle çevrili
yeni bir ana cadde açınca gururlandılar, ama kentlerinin öteki mahallelerinin ve köylerinin
sefaleti ve viraneliğinden utanmadılar. Batılılaşmış seçkinler film, opera, piyes seyretmek,
konser dinlemek üzere salonları doldurdular. Bunların çocukları da lâik ve misyonerlerin
yönetimindeki okullarda, üniversitelerde batı kafalı yetiştirildiler. Batılı sosyal kurumlar ve
adetler sakınca görülmeden kabul edildi. Daha neler neler… Kısacası, aksine iddialara rağmen
Müslümanlar kendini batılılaştırdığı oranda berbatlaşmıştır.
Müslüman milletlerin bunalımının kaynağı ve güç merkezi hiç şüphesiz ki mevcut
eğitim sistemidir. Bütün bu olumsuzlukların ürediği yer orasıdır. Bu milletlerin kültür birikimi
ve üslûbundan uzaklaşmasının gerçekleştiği ve sürdürüldüğü yerler okullar ve fakültelerdir.
Eğitim sistemi Müslüman gençliğin yoğrulup kıyıldığı, öğütüldüğü, bilincinin batının bir
karikatürü biçimine sokulduğu bir laboratuardır. Gençliğin geçmişi ile alâkası burada koparılmakta,
atalarından gelen birikimi öğrenmeye olan merakı burada yok edilmektedir.
Eğitimi yaygınlaştırma yönünde şu ana kadar yapılanlara rağmen, gençliğin eğitim
düzeyi bundan daha kötü bir durumda olamaz. Önüne İslâm kelimesi koyularak açılan okullar,
fakülteler, İslâm dışı propaganda yönünden hiç bu kadar saldırgan, Müslüman gençliğin
büyük çoğunluğunu etkileme yönünden bugünkü kadar zehirleyici olmamışlardır. Bütün
bunlar emperyalistlerin strateji uzmanlarınca düşünülüp plânlanmış konulardır. Bugünkü durum
sömürge döneminden daha kötü ve tehlikelidir. Direnme ruhu, bağımsızlık aşkı, bir çare
bulma, bir çözüm bulma istek ve arzusu o asırlarda herkeste en doruk noktadaydı. Bugün ise,
şüphecilik, atalet, hareketlerde ve fikirlerde uyuşukluk ve hiçbir lidere güvenmeme var. Tabii
ki bu da sahte vaatler ve hayal kırıklıkları, ahlâken iflâs etmiş lider örneklerinden kaynaklanıyor.
Hükümetlerin ve üniversite yönetimlerinin gençliğin yıkılmış moralini yükseltme yönünde
hiçbir gayret ve tedbirleri yok. Devletin maddi ve manevi imkânları modernleşmek uğruna
çarçur ediliyor. Öğrenci ve öğretim üyeleriyle dolup taşan binalar, kütüphaneler ve laboratuarlar,
konferans salonları milletin inancına, ihtiyacına, örf ve adetlerine uygun olmaksızın bir
değer taşımıyor. Bilgi peşinde koşma inançsız, ruhsuz olamaz. İslâm âleminde eğitim bu temel
görüşten yoksundur. Eğitimle sorumlu olan kişiler hakiki manada kültürü ve davası olmayan
insanlardır.
Şu anda İslâm âleminde öğretilen konular ve yöntemler batıda uygulananların bir kopyasıdır,
ama batıdakini işler hale getiren temel görüşten yoksundur. Bu ruhsuz konu ve yöntemler,
farkında olunmaksızın, hem ilericilik ve çağdaşlaşma görevi yapmakta hem de her türlü
İslâmî sisteme alternatif olarak öğrenici üzerinde sinsice ve haince İslâm’dan uzaklaştırma
etkisi yapmaktadır. Bu durum üniversite mezununu bilgiçleştirmektedir. Gerçekte çok az şey
bildiği halde, her şeyi bildiğini sanmaktadır. Batı eğitimlerindeki mükemmelleşme bunlardan
dolayı bir Müslüman öğrenici için ulaşılmaz olmaktadır.
3
MÜSLÜMANLARIN SON ASIRDAKİ BUNALIMI -IIÇünkü
eğitimde mükemmelleşme için o alandaki bilginin bütünselliğini kavramak, aynı
zamanda o bütünselliği elde edip başkalarını geçme arzusuyla yanıp tutuşmak gerekir. Bütünselliğin
bilgisini elde etmek ancak bir dâvası olan insanlarda bulunabilecek bir aşkla dolup
taşmakla mümkündür. Davası olmaksızın bir Müslümanın eğitimdeki bilginin bütünselliğini
elde etmesi mümkün değildir. Bu elde edilmeden de o eğitimde başkalarını geçmek söz konusu
olamaz. Bir Müslüman için ise dava ancak İslâm’dır. O olmaksızın batı eğitimi almış öğreniciler
bilginin bütünselliğine erişemezler.
İslâm âlemindeki üniversitelerin öğretim üyelerinin İslâmî temel görüş aşığı olmamaları,
onun davasını gütmemeleri, eğitim için en büyük felakettir. İslâm âleminin her tarafında
öğrenciler üniversiteye, temel İslâmî görüş açısından, evlerinden ve orta dereceli okullarda
okurken aldıkları pek az İslâmî bilgiyle başlarlar. Bu bilginin ise bir “görüş” ve “dava”
aşılamaktan uzak olduğu açıktır. Dolayısıyla, ideolojik olarak, daha başlangıçta öğrenci boş
bir sayfa gibidir. Bazı duygular olabilir, ama fikirden kesinlikle yoksundur. Varolan duyguları
da uygulanan eğitimde karşılaşacağı “görüşler” “olgular” ve “bilim” in objektif hükümlerinden
alacağı yaralarla yok olmaya mahkum olacaktır. Esasen mezun olduğunda bir ateist
veya komünist değilse, İslâmî yönü yalnızca ailesi ve halkına kişisel ve duygusal
bağlılığından ibaret kalmış biridir. Pekiyi bu kadar olumsuzluklar nasıl aşılacaktır?
Hicretin 15. yüzyılında Müslümanların karşı karşıya bulunduğu en ciddi görev şüphesiz
ki eğitim sorununu çözmektir. Eğitim sistemi yeni baştan düzeltilip hatalar düzeltilmedikçe
Müslümanların gerçekten yeniden dirilmesi, yeniden medeniyet yolunda öne geçmesi mümkün
değildir. Müslümanların eğitilmesindeki mevcut ikiliğe, yani sistemin İslâmî ve batılı eğitim
olarak iki değişik tarzda düzenlenmesine kesinlikle bir son verilmelidir.
İki tarz birleştirilip kaynaştırılmalıdır. Ortaya çıkan yeni sisteme İslâmî anlayış egemen
olmalı ve ideolojik programın ayrılmaz bir parçası olarak çalışmalıdır. Ne batının körü körüne
taklidi olarak kalmasına müsaade edilmeli, ne de başı boş bırakılmalıdır. Öğrencilerin profesyonel
bilgi, kişisel ilerleme ve maddi kazanç gibi yalnızca ekonomik veya başka ihtiyaçlarını
karşılamaktan ibaret kalmamalıdır. Eğitim sisteminin bir görevi, bir hedefi olmalıdır. Bu
görev ve hedefte İslâmî temel görüşü yerleştirmek ve onu zaman-mekân plânında gerçekleştirmekten
başka bir şey olamaz. Böyle bir görevi gerçekleştirmek hem zor, hem de pahalı
olabilir. Ama Müslüman ülkeler geleceklerinden ümit var olabilmek için parlak zekâlara fırsat
tanıyıp Allahu Teâlâ’nın kendilerine bilim adamı şerefine kavuşturmak üzere bugüne kadar
harcadıklarının çok üstünde miktarları eğitime ayırmalıdır. Bu bir görevdir, sorumluluktur.
İstikbâl eğitimdedir.
Velhamdülillahi Rabbi-l Âlemîn.