Mal mülkiyetinde İslâm görüşünün temel kurallarına uygun olarak yürünmekle
beraber onun gelişmesi ve izlediği yola bazı hallerde müdahale İslâm’ın hakkı olur. İslâm bu
yolda mal sahibine dilediği gibi, dilediği şekilde malını kullanmak hak ve hürriyetini vermez.
Çünkü şahsî menfaatlerinin arkasında içinde yaşadığı toplumun menfaatleri, faydaları vardır.
O halde herkes elindeki malını ancak meşrû, şer'î sınırlar içinde geliştirme hürriyetine
sahiptir. Toprağını eker, ham maddesini işletir, ticaret yapar…v.s. Fakat saf, temiz mala hile
karıştırarak, insanlar için zorunlu sayılan maddelerde vurgunculuk yaparak, faizcilik sûretiyle
borç vererek, amelenin, işçinin ücretlerinde zulmederek malını geliştirmeye hakkı yoktur. Zira
bunların hepsi haramdır. İslâm malın gelişmesinde sadece temiz yolları hoş görmüştür. Bu
temiz yollarla hiçbir zaman sınıflar arasında geniş sermaye farkları olmaz. Şimdi gördüğümüz
sermaye darlığı genelde gasp, hırsızlık, ihtiyacı kötüye kullanma, vurgunculuk ve haksız ücret
vermekle meydana gelmiştir. Bütün bunların ve kötü niyetlerin ardında gizlenen ağır suçlara
İslâmiyet asla hoşgörülü olmaz. Şimdi malın gelişmesi yolları hakkında İslâm’ın hükmünü ve
hikmetini ele alalım:
A- İslâm muamelede saf mala hile karıştırmayı haram kıldı. “Hileli mal satmak
sûretiyle aldatan benden değildir.” (Eshab-ı Sünen). “Alıcı ve satıcılar birbirinden ayrılmadan
muhayyerdir. (Bir şeyi yapmakta ve seçmekte serbest olma). Her ikisi eğer doğru olur ve
doğru söylerlerse, her ikisi de sattıklarında bereket görürler. Yok! Eğer doğruyu gizler ve
yalan söylerlerse sattıklarındaki bereket mahvolur.” (Buhari-Müslim). Ticaret malının alım
satımında kalite ve değeri için aslına uygun olmayan bir beyan ve fiyatla muamele yapılamaz.
Eğer malın bir ayıbı varsa satış esnasında söylenmesi lazımdır. Söylenmediği takdirde o
kimse ‘aldatıcı’ sayılır ve kazandığı para da haramdır. Bu haram paradan verilen sadakadan
da ecir, sevap beklenmez. Sadaka helâl maldan verilir.
Resûlullah (s.a.v.): “Haram maldan sadaka verenin sadakası kabul edilmez, infâk
ederse bereket verilmez, eğer bir şey yapamaz da ardına bırakırsa kendisi için ancak
cehennem azığı olur. Allah (c.c.) kötülüğü kötülükle yok etmez. Kötülüğü güzellikle yok eder.
Muhakkak ki pislik pisliği yok etmez.” (Misbâhü’s-Sünne sahibi zikretmiştir) buyurdular. Diğer bir
rivayette: “Ateş, haramdan gelişen etten evlâdır.” (Tirmizi-Nesâi) buyurulmuştur.
İslâm, insanlar arasında yardımlaşma ve onlara gelecek zararları önlemek hususunda
uyduğu temellerde olduğu gibi, burada da ahlâk ölçülerine tamamen uygun olarak hareket
eder: “Aldatma vicdanın pisliğidir, başkasına zarar verir, insan kalbinde güveni sarsar.
Toplumda ise, güvensiz yardımlaşma olmaz. İslâm’da genel kaide (kural) şudur: Karşılıksız
çalışma olmadığı gibi, çalışmadan da kazanç yoktur.”
B- İslâm, insanların olmazsa olmaz ihtiyaçlarından yapılan ihtikârı (vurgunculuğu),
karaborsacılığı, kazanç ve malı geliştirme sebebi olarak tanımaz.: “İhtikâr yapan, hata
edicidir.” (Müslim- Ebu Davud-Tirmizi). Şüphe yok ki vurgunculuk, ticarî ve sınaî (sanayi ile ilgili)
hürriyeti baltalar. Vurguncu piyasaya sürdüğü malı başkasının getirmesine veya imâline
müsaade etmez. Böylece piyasaya hakim olarak malı dilediği fiyatla tüketiciye sunar.
Müşteriye ekonomik zorluk ve zahmet yükleyerek hayat ve zorunlu ihtiyaçlarını temin
hususunda zarar verir. Vurguncu, dilediği fiyatı koyabilmek, uygulayabilmek, daha doğrusu
malın değerini düşürmemek için, Allah (c.c.)’ın insanlara bol bol verdiği rızık ve diğer
nimetleri ve fazla olan malları yok eder. Elem ve ızdırab içinde kıvranarak mezara kadar
giden zavallı insanların hâli vurguncunun aşırı kâr ve kazanç hırsı yüzündendir. Malı
geliştiren bu tarzda haram yolları önlemek hususunda İslâm hırslı ve gayretlidir. O kadar ki,
vurguncuyu din dairesinden uzaklaştıracak kadar: “Bir gıda maddesini kırk gün ihtikâr eden
Allah’tan uzaklaşır, Allah da onu uzaklaştırır.” (Müslim- Ebu Davud-Tirmizi).
2
Bu şekilde genel faydalara aykırı olarak haram kazançla yüksek kâr temini için
topluma zarar veren, toplumu muhtaç ve aciz bırakanlar, imanî bir zaaf içindedirler.
C- Faiz, İslâm’ın açık olarak haram kıldığı kazanç yollarından biridir. Allah (c.c.) bu
yolla kazanç temin edenleri şiddetle uyararak, onları en kötü bir son (âkıbet) ile korkutur: “Ey
iman edenler, ribayı (faizi) öyle kat kat artırılmış olarak yemeyin. Allah’tan korkun. Tâ ki
muradınıza eresiniz.” (Âl-i İmran:130). Bu ayetteki yasaklama, faiz oranları düşük olanları helâl
göstererek sadece oranları büyük olanlara ait değildir. Bu ayet-i kerime inmeden önce
meydana gelen bir olaya aittir. Esas olarak faizin haram olduğu şu ayetlerle kesinleşmiştir:
“Faiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi
kalkarlar. Bu hal onların "Alım-satım tıpkı faiz gibidir" demeleri yüzündendir.
Halbuki Allah, alım-satımı helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir
öğüt gelir de faizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve artık onun işi Allah'a
kalmıştır. Kim tekrar faize dönerse, işte onlar cehennemliktir, orada devamlı kalırlar.”
(Bakara:275). “Ey iman edenler! Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terk
edin. Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Resûlü tarafından
(faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz,
sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” (Bakara:278-279).
İslâm faizi çok çirkin olarak görmüş ve sıfatlandırmıştır ki, hatta faizli bir işlemi
yazana, şahit olana lanet etmiştir. Sahabeden Hz. Câbir (r.a.) buyurdular ki: “Resûlullah (s.a.v.)
riba yiyenlere (o muamelenin) yapılması için vekil olana, kâtibine, şahitlerine lanet ederek
buyurdular ki: Hepsi suçta müsâvidir (eşittir).” (Müslim).
İslâm bütün bunlarla malda, ahlâk ve toplumun faydalarındaki genel prensiplerine
göre hareket eder. Mal, ancak toplumun hayrına, faydasına sarf edilmek üzere sahibinde bir
emanettir. Sahibi de bu emaneti koruma ve hayırlı yerlere harcamaya zorunludur. Hiçbir
zaman vazifesini kötüye kullanıp, o emaneti insanlara zarar verecek bir şekilde kullanamaz.
Onlardan para çekmek için fırsat kollayıp, muhtaç durumlarından faydalanarak verdiği borç
para veya başka şeyler karşılığında faiz alamaz. Bu ihtiyaçlar her türlü şekilde ortaya
çıkabilir. Hayat için gıda, hastalık için ilaç, ilim ve ilimden başka ihtiyaçlar da olabilir. Bütün
bu ihtiyaçlar ya kendi haline bırakılır veya mal sahibi paraya muhtaç kimseye borç para verir.
Sonra faizle çeker. Bununla onun çalışma gücüne zulmeder. Aldığı faizi ödemek için çok
çalışır, yorulur. Ve nihayet ödeyemez hale gelir. Borçlar seneden seneye üst üste yığılır kalır.
Mal sahibi bu faizden faydalanmakla beraber, hiçbir iş görmez. Oturduğu yerden kazandığı
faizli para sebebiyle aç gözlülük ederek nice kan ve alın terini emmektedir. Çalışmayı
mukaddes sayan, onu kâr ve kazanç için esas sebep sayan İslâm, böyle bir kazancı kabul
etmez. Para parayı doğurmaz. İş parayı doğurur. İşsiz ve emeksiz parayı kazancı İslâm hoş
görmez. İslâm, toplum arasındaki sevgiye ve ferdin (bireyin) ahlâk temizliğine değer verir.
Ahlâk ve vicdan sahibi insan faiz yiyemez. Faizin yaygın olduğu bir toplumda sevişme, itimat
ve yardımlaşma yoktur. Halbuki yardımlaşma ve itimat İslâmî bir toplumun temel unsurlarındandır.
Faiz bu temeli kökünden yıkar, mahveder. Bu sebeple İslâm faizden nefret ederek onu
haram kılmıştır. İçinde bulunduğumuz asırda faizin haram kılınmasının bugüne kadar ortaya
çıkmamış bir hikmeti açıkça görülmeye başlandı. Şöyle ki: Faiz hiçbir güç ve işe dayanmadan
sermayeleri normal olmayan bir şekilde kabartan bir yoldur. Böylece geniş bir plan ve
faaliyetle meydana gelmemiş muazzam servetlere güvenen bir takım tembel, oturan aristokrat
bir sınıf doğmuştur.
Paraya muhtaç olanlar çalıştığı halde dara düşünce faizle borç almaya mecbur kalırlar
ve bunların karşısında aristokrat sınıfta tembellik, gevşeklik ve lüks gelişir. Bunun sonucu
olarak tehlikeli iki sosyal hastalık baş gösterir.
3
MÜLKİYETİ GELİŞTİREN YOLLAR -II-
1- Hadsiz, sınırsız servet gelişmesi,
2- Kayıtsız, çok yüksek ve çok düşük seviyede iki sınıf arasındaki uçurum.
Hadsiz, sınırsız gelişen bu servet, hiçbir iş görmeyen, tembel, gevşek, her türlü lüks ve
israfa düşkün bir sınıfın elinde, para ve mal avlamak için kurulmuş bir ağ, bir tuzaktır. Yem
vermediği halde dahi avlayabilen bir ağ!.. Çünkü bu ağ açlara, muhtaçlara hazırlanmış bir
ağdır. Onları kurulu bu ağa yönlendiren zorunlu ihtiyaçlardır. Halbuki muhtaçlara faizsiz para
vermek sevgiyi geliştiren üstün bir ahlâkın neticesidir. Böyle bir hareket, davranış, toplumun
fakiri ile zengini, kuvvetlisi ile zayıfı arasında bağları kuvvetlendirir.
İslâm örfünde borç alınan paranın borçlu tarafından tüketilmesi veya çalıştırılması
arasında bir farklılık yoktur. Eğer tüketim için, yani zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak üzere
almışsa, aldığı paradan fazla faiz ödemesi caiz değildir. Eline geçtiği zaman aynen vermesi
kâfidir. Keza borç alan bu parayı çalıştırmak için almışsa, bunun için sarf ettiği güç ve
gayretin karşılığı kendisine aittir. Borç veren kimse ise ancak kendi parasını alabilir, fazla
alamaz…
Zarûretler bir kimseyi borçlanmaya lüzumlu kılmalıdır. Eğer bir kimse borç alır da
ödeyemez ise: “..Ona geniş bir zamanına kadar mühlet verin.” (Bakara:280). “Eğer (borçlu)
darlık içinde bulunuyorsa, o halde ona geniş bir zamanına kadar (mühlet verin). Sadaka
olarak bağışlamanız ise, sizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz.” Peygamberimiz (s.a.v.):
“Allah satarken, alırken ve borç verirken müsamaha gösterene rahmet eder.” (Buhari-Tirmizi)
buyurmuştur. Müsamaha borçlunun hasiyetini (onurunu) korur. Borçlandığı kimseye karşı
sevgi besler, gücü yettiği kadar borcunu çabuk ödemek için gayret sarf eder.
“Kıyamet gününün sıkıntılarından kurtulmanın sevincine erişmek isteyen kimse,
zorlukta olana (yani borçlu olana) nefes aldırsın (borcunu ertelesin, tehir etsin). Yahut
borcunun bir kısmını veya hepsini ona bağışlasın.” (Müslim).
“Kim borçluya rahmet nazarıyla bakarsa, yahut (borcunun bir kısmını veya hepsini)
ona bağışlarsa, Allah da kıyamette ancak gölgesinin bulunduğu günde onu arşının
gölgesinde gölgelendirir.” (Tirmizi). Bununla beraber İslâm, borçluya borcundan kurtulmak,
borç verenin iyiliği karşısında borcunu ödemeyi farz kılmıştır: “Bir kimseden ödemek niyeti
ile alınan borcu Allah da ödetir. Ödememek niyetiyle alınmışsa, Allah da ödetmez.” (Buhari).
Ödemek niyetiyle alınan borçla çalışıp didinerek kazanan kimse bu gayretiyle büyük
bir şerefe hak kazanır. Eğer ödememek gibi kötü bir niyetle almış ise, onun-bunun parasıyla iş
ve güçten uzak geçinmeye kalkan bu kimse bir gün gelir maddeten ve mânen çöker, kötü bir
sona mahkum olur. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Zenginin bekletmesi zulümdür” buyurmuşlardır.
Bir kimse ‘Yâ Resûlullah (s.a.v.)’ dedi. ‘Allah yolunda öldürülürsem Allah benim günahlarımı
bağışlar mı, söyler misiniz?’ Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Evet (sabırla Allah yolunda ilerleyen,
geri kaçmayan bir kimse olarak) öldürülürsen!” Sonra dedi ki: ‘Nasıl buyurdunuz?’ Resûl-i
Ekrem (s.a.v.): “Evet, ancak borçsuz olmak şartıyla. Zira Cibril bana böyle haber verdi.”
(Müslim-Tirmizi-Nesâi).
Allah (c.c.) yolunda savaşıp kaçmadan sabırla ilerleyen kimse borcunu ödemeye imkanları
olduğu halde ödemeden şehid olarak ölse dahi, bu şehadet o borcu silemez. Çünkü borç,
boynuna asılmış yalnız Allah (c.c.) hakkı değil, kul hakkıdır da.
4
Borçlu kimse aciz kalırsa zekât almaya hak kazanır: “Sadaka ancak fakirler,
borçlular içindir.” (Tirmizi). Hz. Said el-Hudrî (r.a.) buyurdular: “Resûlullah (s.a.v.) zamanında bir
kimse satın aldığı meyvelerden zarar ederek borçlandı. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): ‘Ona tasadduk
ediniz,’ buyurdular. Herkes verdi. Bununla beraber borcunu ödemeye kifâyet etmedi.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), borç verenlere hitaben: ‘Bulduğunuzu alın, hakkınız bu
kadardır,’ dedi.” (Tirmizi).
Allah (c.c.)’ın muvaffak kıldığı fetihlerden sonra mallar çoğalınca Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) bu yolda ileri bir adım attı. Şöyle ki: Borçlu ölenlerin bir sene sonra devlet
bütçesinden borçlarını ödüyordu. Hz. Ebu Hureyre (r.a.) rivayet buyurdular: “Resûlullah (s.a.v.)
borçlu olarak ölen kimselerin (durumunu) sorardı:
-‘Borcunu ödeyecek bir şey bırakmadı mı?’ Eğer, ‘Evet bıraktı’ derlerse dua eder,
borcu öderdi. Eğer ‘Hayır (bir şey bırakmadı)’ derlerse, Müslümanlara hitaben:
-‘Arkadaşınıza dua ediniz,’ derdi. Zamanla Cenab-ı Hakk (c.c.) futuhat nasip etti..
Resûl-i Ekrem (s.a.v.): ‘Hiçbir Mü'min yoktur ki, ancak ben ona kendisinden yakınım. Kim
borcunu ödeyecek bir şey bırakmadan ölürse, o borcun ödenmesi bizim üzerimizedir. Eğer
bir mal bırakarak ölürse, o mal veresesine aittir.” (Buhari-Müslim-Tirmizi-Nesâi).
Böylece İslâm hakları sahiplerine vermek hususunda çok hâristir. Ve onun bu hırsı
çaresiz, aciz kalmışlara yardım ve borçlarını ödemekte azami kolaylığı göstermek içindir.
İslâm, bütün meseleleri etrafıyla ele alarak bir arada dağıtmadan halleder. Menfaatlerin
hepsini adalet üzere dağıtmaya çalışır. Bu sûretle hak ve vazifeler arasındaki iş
bölümünde dengeleri sağlar.
21. asrın kapitalistleri, kulaklarınız çınlasın!..
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.