Beyândan maksadımız, İslâm’ın insanlara sağlıklı, açık ve net bir şekilde, İslâm’a
uygun ve insan tabiatı ile uyumlu bir yaşayışı kastediyoruz. Tâ ki İslâm davetçisi bununla
üzerine düşeni yapmış olarak Allah (c.c.)’ın huzuruna çıkmış olsun. Çünkü O, sapıkları
kurtarmak için bütün gayretini ortaya koymuştur. Ve tâ ki Hakk’a imanı kabul etmeyen
kimselerin Allah (c.c.) huzurunda kabul edilebilecek özürleri kalmasın. Nitekim Yüce
Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Helâk olan apaçık bir delil üzere helâk olsun ve hayat
bulan da apaçık bir delil üzere hayat bulsun diye.” (Enfal:42). Şimdi bunu birkaç önemli nokta
ile açıklamaya çalışalım:
1- İslâm’ın insanlara Allah (c.c.)’ın dilediği şekilde sunulması lazımdır. O, akîde olarak,
ibadet olarak ve bir yaşayış olarak sunulmalıdır. Bununla birlikte insan hayatında tabiî olarak
onun gerekli olduğu da belirtilmelidir. Çünkü bu düzen onların yaşantılarını ve sistemlerini
özden başlayarak değiştirir ve onları bir takım yükümlülüklerle görevli kılar. Buna ek olarak
insanlık hayatında son derece önemli konularda onların düşüncelerinin altını üstüne çevirir.
Buna göre İslâm, ister İslâm’ın geldiği dönemlerde, İslâm’ın çağdaşı olsun, ister şu anda
İslâm’ın içinde bulunduğu doğudaki ve batıdakileri ile olsun, onların düşünce, düzen,
uygulama, gelenek ve göreneklerinde açıkça ifadesini bulan insanların arzularına bağlanmak
ve boyun eğmek için gelmiş değildir. İslâm bütün bunları kökten ortadan kaldırmak ve
yeniden dokumak, insanlık hayatını kendi özel temelleri üzerinde yeniden kurup yükseltmek
için gelmiştir. Kendisinden fışkıran, kaynaklanan bir hayatı kurmak ve kendi ekseni ile ilişkili
sapasağlam bir hayatı gerçekleştirmek için gelmiştir. Bazen, insanların cahiliyelerinde
yaşadıkları hayata çok az da olsa benzeşme olabilir. Ancak bu benzeyen konular bizzat
cahiliyedekiler değildir. Ondan da alınma değildir. Bu ancak detay, teferruat konularında bir
benzeyiştir. Ağacın kökü ise tümüyle farklıdır. İslâm ağacının kökü, Allah (c.c.)’ın
hikmetlerine dayanır. Cahiliye ağacının kökleri ise insanların heva ve hevesidir. “Güzel olan
beldenin bitkisi Rabbinin izniyle çıkar, kötü olandan ise yararsız bitkiden başka bir şey
çıkmaz.” (A’raf:58).
2- İslâm’ı, insanlara Allah (c.c.)’ın adlandırdığı adı ile sunmamız gerekir. Onu
kendiliğimizden, insanların hoş göreceği veya bizim benimseyeceğimiz uydurma isimlerle
adlandıramayız. İslâm’ı yalnız başına, bağımsız olarak sunmalıyız. Onunla birlikte İslâmî
olmayan sancaklar veya hedefler yükseltmemeliyiz.
Bu mübarek yöntemin, oldukça yüksek düzeyde gerçekleşebilmesi için davetin ancak
bu şekilde başlaması ve yalnızca bu davanın sancağının yükseltilmesi, yani; “Lâ ilahe
illallah” sancağının yükseltilip, onunla birlikte başka hiçbir sancağın yükseltilmemesi ile
mümkün olur. Ancak davetin, bu görünüş itibariyle zor ve sıkıntılı, fakat gerçeğinde mübarek
ve kolay olan yolu izlemesi ile mümkün olabilir. Eğer davet ilk adımlarına kavmiyetçi, sosyal
veya ahlâkî bir davet olarak başlayacak, yahut “Lâ ilahe illallah” da ifadesini bulan biricik
parolası ile birlikte başka parolalar yükseltilecek olursa, bu mübarek yöntemin Allah (c.c.) için
hâlis kılınmasından söz edilemez.
3- İslâm’ı, temel esasları ile sunmalıyız. Çünkü İslâm’ın temelinde iman eden bir
kimse, kendiliğinden onun teferruatına, detaylarına da iman etmiş olacaktır. Fakat temel
esaslarına iman etmeyen bir kimseyi teferruata, detaylara ait bir takım doğrulara
inandırmamızın hiçbir faydası olmaz.
Kur'an-ı Kerim’in itikâd meselesini yalnız başına ele alıp, bu meselenin üzerinde
yükselen yapının teferruatına, bunun içerisindeki ilişkileri düzenleyen hukukî düzenlemelere
dalmamış olması gerçeği karşısında, bu dine davet edenlerin uyanık zihinleri ile durup
düşünmesi gerekir.
2
Lâ ilahe illallah akîdesi, alabildiğine derin köklerine ulaşıp yerleşecek olursa, aynı
zamanda Lâ ilahe illallah’da açık ifadesini bulan düzen de nefis de yerleşmiş demektir. İşte
bu akîdenin yerleşmiş olduğu nefislerin hoşnut olup beğenebileceği biricik yapı da o olur. Bu
nefisler tâ işin başından beri ona razı olmuş olur. Hatta bu rıza, onun teferruatları nefislere
sunulmadan, onlara anlatılmadan bile gerçekleşir. Çünkü böyle bir teslimiyet her şeyden önce
imanın bir gereğidir. İşte daha sonraları nefisler böyle bir teslimiyet ile İslâm’ın hükümlerini
tam bir rıza ve tam bir kabul ile benimserler, anlarlar ve asla onlara itiraz etmezler. Bunları
kabul etmeleri ile birlikte uygulamaya geçirmekte en ufak bir gecikme göstermezler. İşte
içkinin içilmesine, faiz alıp vermeye, kumar oynamaya ve bütün cahilî geleneklere böyle son
verildi. Kur'an-ı Kerim’den birkaç âyet veya Resûlüllah (s.a.v.)’ın söylediği birkaç söz yeterli
geliyordu. Halbuki yeryüzü düzenlerinin yönetimi ise bunların herhangi bir şeyini
gerçekleştirebilmek için bütün kanunlarını, bütün yasama gücünü, müesseselerini, şartlarını,
ordularını, otoritelerini, propagandalarını, haberleşme araçlarını kullandıkları halde, sadece
görünüşteki bir takım muhalefetleri zapt-u rapt altına almaktan başka bir şey yapamaz. Bütün
bunlara rağmen toplumdaki her türlü kötülüğü önlemek hususunda da acze düşer.
4- Müslüman davetçi insanlara İslâm’ı sunduğunda şefkat ve merhamet duygusu ile
birlikte, üstünlük duygusuna da sahip olmalıdır. Çünkü bu iki duygu davetçiyi Allah (c.c.)’ın
izniyle pek çok hataya düşmekten alıkoyacaktır. Üstünlük duygusu onu güçlü ve kahraman
kılar. Bu bakımdan hakikati tümüyle, herhangi bir korkuya kapılmadan, sıkılmadan ya da
başkasına yaranmak maksadını gütmeden sunabilecektir. Şefkat duygusu sayesinde ise
insanların hidayet bulmasına tutkusu olacaktır. Onların sıkıntılarına sabredecek, yüz çevirmelerine
karşı kendisi yumuşaklıkla hareket edecek, acele edip onları kenara itmeyecek ve ilk
kabul etmeyişleri ile birlikte onlara karşı sert ve kaba olmayacaktır. İşte böylece İslâm’ın
hakikatini bu şekilde anladığımız zaman hiç şüphesiz bu şuur, tabiatı gereği, İslâm’ı insanlara
sunmak üzere onlarla konuşurken güven içinde olmamızı, güçlü olmamızı ve aynı şekilde
şefkat ve merhamet sahibi olmamızı sağlayacaktır. Kendisinin hak yolda olduğuna, insanların
ise batıl üzerinde olduğuna inanan kimsenin güvenin, insanların bedbahtlıklarını, zavallılıklarını
görerek, onları nasıl mutlu edeceğini düşünenin şefkatini ve merhametini kazandıracaktır.
Biz, İslâm’ı onlara gizli kapaklı, üstü örtülü bir şekilde asla sunmayacağımız gibi,
onların sapık arzularına ve düşüncelerine de kendimizi bağımlı hissetmeyeceğiz. Onlara karşı
son derece açık sözlü olacağız. Onlara; sizin içinde bulunduğunuz bu cahiliye bir pisliktir,
Allah (c.c.) ise sizleri tertemiz yapmak ister. Yaşamakta olduğunuz bu hayat aşağılık bir
hayattır. Allah (c.c.) ise sizi yükseltmek istiyor. İçinde bulunduğunuz bu durum şekâvettir,
isyandır, sıkıntıdır, bedbahtlıktır. Allah (c.c.) ise yükünüzü hafifletmek ister. Size merhamet
etmek ister, sizleri mutlu kılmak ister diyeceğiz. İşte insanlara İslâm’ı sunarken onlarla böyle
konuşmamız lazımdır. Çünkü gerçek böyledir ve tâ başından beri İslâm’ın insanlara seslenişi
böyle olmuştur. Bu Arap Yarımadasında da böyle, İran’da da böyle oldu, Bizans’ta da böyle
oldu. İslâm insanlara nerede muhatap olmuşsa böyle oldu. Onlara sevgi ve merhamet diliyle
konuştu. Çünkü, bu hakikattir ve aynı şekilde onun tabiatıdır. Kapalılığı bulunmayan, en ufak
bir tereddüt taşımayan bir şekilde ve tam anlamıyla onlardan ayrıldı, aralarındaki çizgiyi
ortaya koydu. Bu ise onun yoludur.
Kendini üstün görmenin, bazılarının zannettiği gibi insanları alabildiğine aşağılık
görerek, onlardan uzak kalmak anlamına gelmeyeceği apaçıktır. Bu şekilde zanna kapılanlar,
bu ifadelerden şunu anlamakla yetindiler. Cahiliye içinde olanların düşünce ve uygulamalarına
aşağılayıcı bir şekilde baktılar, ondan sonra da hayal kanatlarını takıp uçtular. Kendilerinin
yücelikleri ve üstünlüklerinden, alabildiğine kendilerini beğenmek noktasına ulaştılar,
gururlandılar. Diğer taraftan bu cahilleri kurtarmak için en ufak bir çaba harcamadılar. İman
ehlinin üstünlüğü şüphesiz ki onların anladığı manada değildir. Bu üstünlük imandan dolayı
bir üstünlüktür.
3
BEYÂN (SUNMAK - AÇIKLAMAK) -IIBeyânın
(sunmak, açıklamak) temel unsurlarından, özelliklerinden söz ettikten sonra
beyânın değer ve yerini belirleyen önemli iki noktaya işaret edilmesi gerekiyor:
1) Müslüman davetçinin kişisel yaşantısı,
2) Cahilî toplumdan davetçinin uzak kalışı ve ilişki kurmasının sınırları.
Şahsi yaşantı, aynı anda ikili bir tablo verir: Bu bir taraftan davetçinin kendisine davet
ettiği konuda samimi olduğunun delilidir. Çünkü her şeyden önce davet ettiği şeye kendisi
bağlıdır. Diğer taraftan bu, dinin insanın nefsinde ne derece yüksek bir noktaya varabileceğinin
delilidir. Ayrıca bu dinin, olaylara, hakikatlere uygun olduğunu ispatlayacağından, insan
hayatını ne derece üstün hedeflere ulaştırıp, onları gerçekleştirmesinin mümkün olduğunun
ayrı bir delili olacaktır. Diğer taraftan Müslüman İslâmî düşünce ve şuurunun etkisiyle şunu
hisseder: Kendisinden şahsen bu dinin lehine bir şahitlik yapması istenir. Bu şahitliği tam
anlamıyla nefiste, gayret ve çabada ve maldaki bütün yükümlülükleriyle bunu yerine getirmediği
sürece Allah (c.c.)’ın kendisine ihsân etmiş olduğu İslâm nimetinin hakkını gereği gibi
yerine getirdiği duygusuna kapılamaz. Asla, Allah (c.c.)’ın azabından dünyada ve ahirette
kurtulabilmek ümidini de taşıyamaz. “İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûlün
de size şahit olması için sizi mutedil bir ümmet kıldık.” (Bakara:143). “Allah tarafından
kendisine (bildirilmiş) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir?” (Bakara:140).
O, her şeyden önce bu şahitliği bizzat kendi nefsinde gerçekleştirir. Faaliyetinin bütün
parça ve dilimleri ile, kişisel hayatının olayları ile akîdesinin üzerinde yükselen düşüncesinin
gerekleri arasında bir uyum sağlar. Hayatında ortaya koyabileceği bir hareket olup da, bu
hareketi ile dininin lehine pratik bir şahitlik yapmayacağı bir hareket düşünülemez. Onun
şahitliği yalnızca dil ile veyahut yalnızca kalp ile yapılabilecek bir şahitlik değildir. Bu
şahitlik imanı tasdik eden, ona uygun amelin de şahitliğidir. Gözlerin önünde apaçık görünen,
pratik alemde, insanların dünyasında etkiler ortaya çıkartan bir şahitliktir.
İnsanlardan uzak kalmanın ve onlarla ilişkilerde bulunmanın sınırlarına gelince, bunun
sınırlarını davetçinin gelişmesi ve onun eğitimi ile davetin zorunlulukları ve başkalarını
kurtarmak çabaları belirler. Buna göre, belirli ölçüde bir uzaklaşma (uzlet) ile birlikte
başkalarını kurtarmak ve onlara tebliğde bulunmak maksadı ile de belirli bir ilişki kurmak
kaçınılmazdır. Bu ise bazı adımlarda bizim cahiliye ile birlikte yürüdüğümüz anlamına
gelmez. Fakat cahiliyeden bütün ilişkilerimizi kopartıp, ondan uzaklaşıp kendi köşemize
çekilmek de olmaz. Evet kesinlikle olmaz… Onlarla birlikte olmakla, sevgi ile hak sözü
açıktan açığa söylemek ve tevazu içerisinde imanın yüceliğini fark etmemiz gerekir. Çünkü
bu din yeryüzünde bulunan bütün insanları Allah (c.c.)’a kulluk dışında kalan her türlü
kulluktan kurtarıp özgürleştirmek için genel bir ilândır.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.