Memleketlerin değişikliklerine, dil ve renklerin birbirinden ayrı olmasına rağmen
İslâm, dünyanın ister doğusunda bulunsun, ister batısında bulunsun, bütün Müslümanları bir
tek ümmet olarak değerlendirmiştir.
“Muhakkak sizin bu ümmetiniz, bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim. O
halde (yalnız) Bana ibadet ediniz.” (Enbiya:92). Allah (c.c.) onlara birleşmeyi ve Kur'an
sancağının etrafında kenetlenmeyi de emretmiştir. “Allah’ın ipine sımsıkı yapışın ve asla
tefrikaya düşmeyin.” (Âl-i İmran:103). Allah (c.c.) aynı zamanda Müslümanlara anlaşmazlığa
düşmelerini de haram kılmış ve anlaşmazlığa düşmenin çalkantılar ve zayıflamalarla karşı
karşıya kalmakla sonuçlanacağını bildirmiştir. “Anlaşmazlığa düşmeyin. Sonra dağılırsınız,
gücünüz de kaybolur.” (Enfal:46).
Allah (c.c.) Müslümanları, kendilerinden öncekilerde görüldüğü gibi, anlaşmazlıkların
bölünüp parçalanmaya neden olabileceği konusunda uyarmış ve bundan sakındırmıştır.
Allah (c.c.) Müslümanlara bir şey hakkında çekişecek veya anlaşmazlığa düşecek olurlarsa, onu
Allah (c.c.)’a ve Resûlünün (s.a.v.) getirdiklerine havale etmelerini ve böyle bir konuda yalnızca
Allah (c.c.)’ın hükmünü kabul etmelerini emretmiştir. “Eğer bir şey hakkında anlaşmazlığa
düşecek olursanız, onu Allah’a ve Resûlüne havale ediniz.” (Nisa:59).
İslâm, İslâm birliğini gerçekleştirmek için tevhidin gerektirdiği her şeyi ortaya koymuş
ve birliği sabit ve sürekli esaslar üzerinde yükseltmiştir. Müslümanlar, dinlerine sımsıkı bağlı
kaldıkları, Rablerine itaat konusunda sabit kaldıkları müddetçe, bu birlik hiçbir şekilde
bozulmaz.
İslâm, bir ve tek olan bir Rabbe iman etmelerini, bir ve tek olan bir ilaha boyun
eğmelerini, bir tek olan kitaba ve şeriata uymalarını emretmek, fertlerini bir hedefe, bir
düşünüş, bir tek olan bir yönetime bağlanmak, bütün Müslümanları aynı terbiye ve ahlâk
üzere yetiştirmek, bütün İslâm ümmeti için bir tek kıble, bir tek siyaset, aynı yaşantı ve temel
esasları etrafında iki kişinin bile ayrılığa düşmediği bir ilahi emirler topluluğu içinde
birleştirmiş ve bunu esaslara bağlamıştır. Bundan başka İslâm, Müslümanları birbirinin
kardeşi yapmış, İslâm toplumunu sağlam bir “İslâm kardeşliği” esası üzerine kurmuştur.
“Mü'minler ancak (birbirlerinin) kardeşidir.” (Hucurat:10). Müslümanları birbirine
bağlayan, onları aynı hedefe yönelten, saflarını güçlendiren, onları yardımlaşmanın, dayanışmanın,
iyiliğin, merhametin temeli yapan “İslâm kardeşliği” işte budur.
Allah (c.c.) Müslümanlara birr (iyilik), takva ve Allah (c.c.)’a itaat konusunda yardımlaşmalarını
emretmiş, herhangi bir günah veya haddi aşmak konusunda yardımlaşmalarını ise
haram kılmıştır.
“Birr ve takva üzere yardımlaşın, fakat günah ve sınırı aşmak üzere yardımlaşmayın.”
İslâm, hayra çağırmak, hayır için çalışmak, Allah (c.c.)’a itaatte bulunmayı emretmek ve
haramlardan sakınıp onları değiştirmek konusunda çalışmayı da emretmiştir. “Sizden hayra
çağıran, marufu emreden, münkerden sakındıran bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmran:104).
İslâm, Müslümanları kendilerine isabet eden her bir iyilik ve çevrelerini saran her bir
kötülükte birbirlerine destek olma noktasına getirmiştir. Öyle ki İslâm, Müslümanları biri
diğerini güçlendiren, biri diğerini ayakta tutup yan yatmasını veya yıkılmasını önleyen bir
yapı olarak değerlendirmiştir. Bunun da ötesinde onları tek bir ceset gibi değerlendirmiş, bu
cesedin bir organı rahatsızlanacak olursa, diğer organların da buna uykusuzluk ve
2
ateşlenmekle katılması şeklinde değerlendirmiştir. Resûlullah (s.a.v.) buyuruyor ki: “Mü'minin
Mü'mine karşı durumu bir yapıya benzer. Bir kısmı diğer bir kısmını güçlendirir.” Diğer
bir hadis-i şerif: “Birbirine sevgilerinde, merhametlerinde ve atıfetlerinde Mü'minlerin
misali, bir tek cesede benzer. Bu cesedin bir tek organı rahatsızlanacak olursa, cesedin
diğer uzuvları uykusuzlukla ve ateşlenmekle o organın acısına katılır.”
İslâm, Müslüman’ın kardeşini koruyup, ona karşı yıkıcı ve zalimce bir harekette
bulunmamayı, onunla ilgili durumlarda gevşek davranmamayı ve onu küçük görmemeyi
Müslüman’a emretmiş olduğu gibi, her Müslüman’a kardeşine yardımcı olup, ona karşı
merhametli olmayı da emretmiştir. Aynı zamanda Müslüman, kardeşinin ihtiyaçlarını
karşılamak, ayıplarını örtmek, bulunmadığı zaman onun haklarını korumakla da görevlidir.
Bir Hadis-i şerifte: “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona ne zulmeder, ne onu
(düşmana ihbar v.s. ile) teslim eder. Kim kardeşinin ihtiyacını karşılamaya devam ederse,
Allah da onun ihtiyaçlarını karşılar. Kim kardeşinin (dünyadaki) bir sıkıntısını giderirse,
Allah da onun kıyamet günündeki sıkıntılarının bir tanesini giderir. Kim de bir
Müslüman’ın ayıbını gizlerse, kıyamet gününde Allah onun ayıbını gizler.” buyrulmuştur.
İslâm, Müslümanların birbirleriyle alay etmelerini ve birbirlerinin gizliliklerini
araştırmalarını, birbirlerinin gıybetlerini yapmalarını, tartışmalarını, birbirlerini kıskanmalarını,
kin tutmalarını, birbirlerine sırt çevirmelerini, lakap takmalarını yasaklamıştır. İşte
İslâm ümmeti, onu Allah (c.c.) birleştirmiş, takva etrafında toplamış, onun birliğini de
kardeşliğin, yardımlaşmanın, dayanışmanın, karşılıklı merhametin ve yüce ahlâkın değişmez
temelleri üzerine kurmuştur. Bu birliği korumak için de İslâm, coğrafî, bölgesel ve ırkî engel
ve taassupları tanımamış, onları ortadan kaldırmıştır. Dil, tabiiyet ve renk ayrılıklarını
reddederek, bütün Müslümanları genel ve hiçbir sınır olmaksızın, mutlak anlamda eşit
saymıştır. Üstünlüğü ancak din, amel-i sâlih ve takva esasları üzerinde yükseltmiştir.
İslâm’ın Müslümanlar hakkındaki hükmü işte budur. İslâm onları bir tek ümmet haline
getirmiş, onlardan bir tek devlet meydana getirmiş, bu tek devletin yöneticisi olarak, bir tek
imam tanımıştır.
İşte arasında İslâm’ın uygulanacağı ve işlerinin İslâm’a göre yürütüleceği bir tek
ümmet böyle olmalıdır.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.