You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

İSLÂM TOPLUMUNUN NİTELİĞİ

İSLÂM TOPLUMUNUN NİTELİĞİ

Üye
İSLÂM TOPLUMUNUN NİTELİĞİ
Bismillâhirrahmânirrahîm
İslâm toplumu, organik toplum niteliğine veya birbirini güçlendiren, birbiriyle
kaynaşmış güçlü bir yapı niteliğine ancak belirli şartların gerçekleşmesi halinde kavuşabilir:
1- İtikad ve düşüncenin güçlü olması ve bunların tam anlamı ile netlik kazanması.
2- Hedefin ve hedefe götüren yolun netlik kazanması.
3- Mü'minlerle kafirler arasındaki hassas ayırım.
4- Güçlü ahlâk ve nefsî yapılanma.
5- İç düzenlemenin güçlü olması.
6- Organik cemâatin varolmasının ve güçlü örgütlenmenin varlığının gerekleri
arasında, bu cemâatin başında bir liderin olması.
7- Organik toplumun niteliklerini gerçekleştirmenin şartları arasında bu toplumun
velâsının (bağlılığının) Allah (c.c.)’a, Resûlüne (s.a.v.) ve böyle bir liderliğe olması, cahilî
topluma olmaması da yer alır.
Buna göre, Müslüman bir toplum ortaya koymadan önce gayretler, evvelâ kişilerin
Allah (c.c.)’tan başkasına ubûdiyetten kurtarılması için harcanmalı ve Allah (c.c.)’tan başkalarına
ibadet etmekten vicdanlarını kurtaran bu fertlerin Müslüman bir cemâat halinde bir araya
gelmeleri için çalışılmalıdır. Diğer taraftan İslâm’a iman eden ve etmeyenler arasında ayrım
söz konusu olmaksızın insanlara İslâm’ı sunarken her şeyden önce nefislerde tam anlamıyla
açıklık ve netlik kazanmış olması gereken ilk ve temel bir gerçek vardır. Söz konusu bu
gerçek bizzat İslâm’ın tabiatından ve İslâm’ın tarihinden çıkmaktadır. İslâm, varlık ve hayat
için bağımsız bir tasavvur, bir düşüncedir. Ayrıca niteliklere sahip, eksiksiz bir hayat nizamı,
bağımsız ve kendine has bir düzendir. İşte bu düzen, gelmiş geçmiş tüm cahilî düzenlerden
temelden ayrı ve farklıdır.
İslâm’ın ilk görevi bu düzenle uyum halinde olan insanî bir hayatı ortaya çıkarmaktır.
Buna göre İslâm’ın görevi, yeryüzünün dört bir yanında bulunan egemen cahilî düzenlerle
veyahut cahilî şartlarla barış yapmak değildir. İslâm, hem düzen açısından hem de bu düzenden
çıkan şartlar açısından cahiliye ile birlikte yarım çözümleri kabul etmez. Ya o, yada bu.
Buna göre İslâm’ın görevi cahiliyeti insanlığa kumanda etmek konumundan uzaklaştırmak ve
bu komutayı kendine has, bağımsız ve köklü özelliklere sahip yöntemine göre kendisinin
almasıdır. İslâm, ister geldiği dönemlerde, isterse şu anda insanlığın içinde kaybolmaya yüz
tuttuğu, doğudakiler ve batıdakiler olsun, insanlığın düşüncelerinde, düzenlerinde, içinde
bulundukları şartlarda, gelenek ve göreneklerinde apaçık kendisini gösteren sapık arzularıyla
uyuşmak üzere gelmemiştir. Biz onlara İslâm’ı üstü kapalı, gizlenmiş bir şekilde asla sunmayacağız.
Onlarla olabildiğince açık sözlü olacağız. İslâm’ın mensupları Müslümanlar şunu
iyice bilmelidirler ki, bu din Zâtı itibariyle Rabbani olduğu gibi, onun çalışma yöntemi de
aynı şekilde Rabbanidir. Tabiatı ile tamamen uyumludur. Bu dinin hakikatini onun çalışma
yönteminden ayırmak kesinlikle mümkün değildir. Bu yöntem köklü ve soyludur. Belirli bir
aşamanın, bir ortamın veya ilk Müslüman cemâatin ortaya çıkışına ait özel bir takım şartların
yöntemi değildir. Bu kendisi olmadan herhangi bir zamanda bu dini ortaya koyamayacağımız
bir yöntemdir.
Mü'min ile kafir arasındaki hassas ayırıma gelince, küfrün, şerrin ve suçun üzerindeki
örtülerin kaldırılarak bunların açıklığa kavuşturulması, imanın, hayrın ve iyiliğin apaçık
ortaya çıkması için zorunludur. Suçluların izledikleri yolun açığa çıkarılması, âyetlerin
Rabbani bir şekilde açıklanmasının hedeflerinden biridir.
2
O halde hareketin işe, mü'minlerle mücrimlerin yolunu, bu yolların sınırlarını
belirlemekle başlamalıdır. İşe mü'minlerle mücrimlerin izleyecekleri yolu tanıtmakla
başlamalı ve teoriler dünyasında değil, olaylar, hakikatler dünyasında mü'minlerin ayırıcı
niteliklerini ortaya koymalıdır. Böylelikle İslâm davetinin mensupları çevrelerinde kimlerin
mü'min, kimlerin mücrim olduklarını bilmeleri mümkün olacaktır. Bu ise ancak mü'minlerin
yolu, yöntemi ve nitelikleri gereği gibi belirlendikten, aynı şekilde mücrimlerin de yolu,
yöntemi ve nitelikleri ortaya konulduktan sonra mümkün olabilir. Ve bu iki yolun birbirine
karışmasını önleyecek, ayırıcı niteliklerin benzeşmesine fırsat vermeyecek, mü'minlerle
mücrimlerin belirli nitelik ve özelliklerinin birbirine karışmasına imkan tanımayacak şekilde
olmalıdır. İşte İslâm Arap yarımadasında müşriklere karşı koyarken, bu şekildeki sınırlamalar
ve bu şekildeki netlik tümüyle vardı. İslâm şirke, putperestliğe, ateizme, beşerî tahriflerle
bozulduktan sonra temelde semavî olan çeşitli dinlere karşı durduğunda, yine İslâm, bu
inanışlara mensup çeşitli kesim ve din sâlikleri ile karşı karşıya geldiğinde, sâlih mü'minlerin
yolu da, mücrim kafirlerin yolu da apaçıktı.
Arada herhangi bir karışıklık söz konusu değildi. Fakat günümüzde gerçek Rabbani
hareketlerin karşısında duran en büyük zorluk, bundan kaynaklanmamaktadır. Mesele şudur:
Bir zamanlar İslâm diyarı olan topraklar üzerinde Müslümanların soyundan gelen bir takım
insanlar vardır. Bir müddet sonra bu topraklar ve insanlar İslâm’dan uzaklaşıyorlar. Bunlar
itikad ve İslâm’ı ayakta tutan esasları bilmezlikten geliyor, tanımaz oluyor ve bununla
birlikte, itikâden Müslüman olduklarını savunuyorlar. İslâm Allah (c.c.)’tan başka hiçbir ilâh
bulunmadığına şehadet etmek demektir. Allah (c.c.)’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına
şehadet etmek demek ise şunu ifade eder: Şu kainatın biricik yaratıcısı ve onda dilediği gibi
tasarruf eden sadece Allah (c.c.)’tır. Kulların kendisine ibadet etmek durumunda oldukları
biricik varlık Allah (c.c.)’tır. Kulların boyun eğdikleri tek varlık Allah (c.c.)’tır. Bu manada Allah
(c.c.)’tan başka ilâh olmadığına şehadet etmeyen herhangi bir fert, gerçekten şehadet etmiyor ve
henüz İslâm’a girmemiş demektir.
İşte bu durum, bu topraklar üzerinde ve bu topraklarda yaşayan insanlar arasında
gerçek İslâmî hareketlerin karşı karşıya kaldığı en zor durumdur. Bir taraftan Allah (c.c.)’tan
başka hiçbir ilâh bulunmadığının ve İslâm’ın anlamının etrafını kuşatan belirsizlik, diğer
taraftan ise şirk ve cahiliyenin taşıdığı anlamlardaki belirsizlik ve üstü kapalılık. Sâlih
Müslümanlarla, mücrim müşriklerin yollarının netlik kazanmamış olması, yol ayrımlarının
açık-seçik belli olmaması, nereye gidileceğinin bilinmemesidir. Kavram kargaşası… Bunun
sonucunda, İslâm ve küfür konusunda hüküm verirken, Allah (c.c.)’ın ve Resûlünün (s.a.v.)
sözleri değil de insanların görüşleri başvurulacak kaynaklar haline dönüşüyor.
Bütün bunların neticesinde İslâm düşmanlarının beklediği vasat (ortam) oluşuyor.
Güçlü ahlâk ve nefsî yapılanmaya gelince; Kur'an-ı Kerim, bu emaneti yüklenecek
kalpler oluşturuyordu. Bu kalplerin öyle sağlam, öyle güçlü ve metin, öyle her şeyden
soyutlanmış olması gerekiyordu ki, her şeyi değiştirip, her şeye tahammül eden, yeryüzünde
hiçbir şeye göz dikmeyecek, yalnız ahirete bakacak ve yalnız Rabbisinin rızasını umacak.
Öyle kalpler ki, ölünceye kadar yeryüzündeki bütün yolculuğunu sıkıntı, zorluk, mahrumiyet,
azap ve fedakarlık içerisinde bitirmeye hazır kalpler. Bütün bunların karşısında hiçbir mükafat
beklemeyen, vermekten başka bir yol bulunmadığını bilen ve yalnızca Hak ile batılın arasının
ayrılacağı vakit olarak ahireti bekleyen bu kalpler var olduğu takdirde ve Yüce Allah (c.c.) da
bu kalplerin bey’atleştiği ve ahitleştiği şey üzerindeki niyetinin samimi olduğunu görürse,
yeryüzünde o kalplere zafer verilir. Ve bu kalpleri bu zaferin emanetçisi yapar. Kendi nefisleri
için değil, bu ilâhi emanetin gereğini yerine getirmeleri için. Zaten bu kalpler, böyle bir
emanetin gereğini yerine getirmeye ehildirler. Yeryüzünde kendilerine verilecek hiçbir değere
göz dikmemişler, Allah (c.c.)’ın rızasından başka bir şeye de istekli olmamışlardır.
3
İSLÂM TOPLUMUNUN NİTELİĞİ -IIŞüphesiz
şartlardan biri de; Yeni toplumun ortaya çıkmasının ve varlığının
gerçekleşmesinin ancak eski cahilî toplumun baskılarına karşı durabilecek güce sahip
olmasıyla mümkün olabileceği tabii bir durumdur. İtikad ve düşünce bakımından güçlü
olacak, ahlâk ve nefsî yapılanma bakımından güçlü olacak, örgütlenme ve toplumsal yapı
bakımından güçlü olacak ve benzeri cahilî toplumun baskılarına karşı duracak, bütün
yönleriyle güçlü olacak ve hatta bu konuda cahilî topluma üstün gelecektir. Veya en azından
onun karşısında durabilecek güçte olmalıdır.
Organik cemâatin varolmasının ve güçlü örgütlenmenin varlığının gerekleri arasında,
bu cemâatin başında bir liderin olması da vardır. Hareketin düzenlenip organize edilmesinin
ve İslâmî varlığın kökleştirilmesi, derinleştirilmesi ve yaygınlaştırılmasında görülen olumlu
Rabbanî eğitimin, ancak Allah (c.c.)’ın emirlerini bilmekle, Kur'an-ı Kerim’i ve tertemiz Sîreti
ince ve hassas bir şekilde tanımakla, Allah (c.c.)’ın vereceği mükafatı, ecri dünya malına tercih
eden samimî bir takva ile gerçekleşebileceği apaçıktır. İşte liderlik bu niteliklere sahip olacak
olursa, o takdirde hareket de uyanık ve belirli bir hedefe sahip olarak ortaya çıkar. Gayesi de
bellidir, izleyeceği yol da bellidir. Çünkü bu hareket içerisinde bulunanlar, bu dinin nasıl
faaliyet göstermesi gerektiğinin şuuru içerisinde oldukları gibi, davanın menfaatini, davetçilerin
menfaatinden nasıl ön plana alacaklarının da bilinci içerisindedirler. Böylece her kişi
gereken yerini alır ve belirli bir rol üstlenmeyecek hiç kimse kalmaz. Ölçü, harcanan gayret
ve çaba olur.
İslâm toplumu, Rabbani hareketten doğar. Onda hareket ise süreklidir. Şahısların
değerlerini ve kıymetini belirleyen de odur. Bu bakımdan onların görevlerini ve işgal
edecekleri yerlerini de o belirler. Fakat İslâm akîdesinin ve bu akîdeden fışkıran bu toplumun
karakteristik özelliği olan hareket, hiç kimsenin gizlenmesine fırsat vermez. Gerçek şu ki, bu
toplumun içerisinde yer alan her bir ferdin hareket içerisine girmesi kaçınılmazdır. Hareket
onun akîdesindedir. Hareket kanındadır. Hareket toplumundadır. Ve bu organik toplumun
oluşumundadır. İşte bu niteliklere sahip bir liderliğe, mâsiyet olmayan konularda itaat
edileceği apaçıktır. İsterse bu liderliğin vereceği emir, eğer içtihâdî konularla ilgili ise, kişisel
içtihada aykırı düşsün yine itaat edilir. Çünkü böyle bir liderlik, râşid yani dosdoğru yol
üzerindeki liderliktir.
Organik toplumun niteliklerini gerçekleştirmenin şartları arasında bu toplumun velâsının
yani bağlılığının, Allah (c.c.)’a Resûlüne (s.a.v.) ve böyle bir liderliğe olması, cahilî topluma
olmaması da yer alır. Velâ, itaat, yardımlaşma ve dayanışma anlamlarını kapsamak-tadır.
Mü'minin Allah (c.c.)’a ve O’nun Resûlüne (s.a.v.) itaat etmesi aynı akîdeyi paylaşan kardeşleri ile
birlikte dayanışma halinde olup onlarla yardımlaşması tabii bir durumdur. “Sizin dostunuz
(veliniz) ancak Allah'tır, Resulüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah'ın emirlerine boyun
eğerek namazı kılar, zekâtı verirler. Kim Allah'ı, Resûlünü ve iman edenleri dost edinirse
(bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah'ın tarafını tutanlardır. Ey iman edenler!
Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve
kâfirleri dost edinmeyin. Allah'tan korkun; eğer müminler iseniz.” (Maide:55-57).
Netice olarak şunu unutmayalım ki, İslâm insanı Rabbine döndürmek için gelmiştir.
Çünkü insan, vücudunu da hayatını da O varlıktan almıştır. Ve tekrar O’na dönecektir.
İslâm, insanları Allah (c.c.) yolunda birbirine bağlayan biricik bağın bulunduğunu
ortaya koymak üzere gelmiştir. Şayet bu bağ kesilecek olursa ne bir sevgi kalır ne de herhangi
bir ilişki: “Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri,
yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini
göremezsin.” (Mücadele:22).
İslâm, Allah (c.c.)’ın hizbinin birden çok olmayacağını, tek bir tane olacağını, bunun
dışında ise şeytanın ve tağutun pek çok hiziplerinin olacağını belirtmek üzere gelmiştir.
İslâm, kendisinin yalnızca bir yurdunun bulunduğunu belirtmek üzere gelmiştir. Bu
ise, Allah (c.c.)’ın dininin geçerli olduğu, Müslümanların birbirini velî edindiği yurt, Dârü’lİslâm’dır.
Bunun dışında kalan yerler ise Dârü’l-Harptir. Dârü’l-Harpte yaşayan insanlarla,
Müslümanlar arasında velâ (itaat, bağlılık, dayanışma ve yardımlaşma) bağının varlığından
söz edilemez.
Akîde bağı gerçekleştiği takdirde mü'minlerin tümü birbirinin kardeşidirler. İsterse
onlar arasında anne ve baba tarafından herhangi bir akrabalık bağı bulunmasın. Çünkü
“Mü'minler ancak kardeştir.” Bu kardeşlik bağı yalnız onlar arasında, onlara has ve
pekiştirici bir ifade ile ortaya konulmuştur. Rabbimiz buyuruyor: “İman edip de hicret
edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp
yardım edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının dostlarıdır.” (Enfal:72).
Buna göre, bu niteliklerden gayet açık bir şekilde şu sonuç çıkmaktadır: Böyle bir
cemâat ancak en büyük hedefi gerçekleştirmek için var olur ve harekete geçer. Bir tek insan
bile olsa akîdeyi aldıktan sonra kendi içine kapanıp kalmaz. O mutlaka akîdesiyle, ileri doğru
bir hareket gösterecektir. Bu akîdenin tabiatıdır, canlı dinamizmin tabiatıdır. Bu akîdeyi bu
kalbe yiten O en yüce güç, bu akîdenin kesinlikle kalbin sınırlarının dışına taşacağını bilir.
Böyle bir cemâatin hedefi büyüktür. Mücadele süreklidir ve cihad kıyamet gününe kadar
devam etmek özelliğine sahiptir.
Vel-hamdü lillâhi Rabbi’l-Âlemîn.

Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.