meselelerimizi kökten çözecektir. İslâm bize kanunda, servette, imkanların paylaşılmasında,
emek ve ücrette adalet temin edecek güçtedir. Şundan da emin olmalıyız ki, İslâm insan
medeniyetine dilenciler gibi ortak olmak yoluyla aşırdığımız veya ödünç aldığımız
sistemlerden daha güçlü ve kudretli bir şekilde iş görecektir. Çünkü bu düzen ilâhî bir
düzendir. Beşerî sistemlerden daha iyi işler. Sosyal adaleti temin ve insana değer vermede,
beşerî sistemler gibi boğarak, soluğumuzu keserek yaklaşmaz. Yabancı sistemler, değil
gönlümüze, vücudumuza göre dahi değildir. Bizim dertlerimize ve arzularımıza çare bulmada
aciz kalır. Beşerî sistemler bizi çevresinde toplayamayacak, tek bir cephe teşkil edemeyecek
ve zihinlerimizi darmadağınık bir halde bırakacaktır. Günümüzde bu halleri yaşıyoruz. Bu
yüzden sosyal adalete İslâm diye koşmalıyız.
İslâm bizim için öylesine güçlü bir kaledir ki, sömürücü kapitalizmin, komünizme
saldırmak için bulduğu bahaneler O’na sökmez.
Sosyal adalet çağrısında yurt ve halk için yürekten iyilik düşünenler, bu adaleti
gerçekten isteyenler, sosyal adaleti halkı kışkırtmak için kullanmayanlar, onu maske olarak
kullanmayanlar, İslâm gibi güçlü bir realiteyi (hakikati) ihmal etmemeleri gerekir. Gönüllere
yerleşmiş bu ilâhî sisteme çağrılan herkes koşar. İslâm’ı sosyal adalet savaşı alanından
uzaklaştırıp, böylece savaşı beşerî sistemler bayrağı altında yürütmek isteyenler, bunlar ilk
önce kendilerine ihanet etmişler, sonra da kendi toplumlarına ihanet etmişlerdir.
Meselelerimizin çözümünü İslâm’da, bu ilâhî sistemde bulamazsak ya nerede
bulacağız? Bize ne oluyor da dertlerimizi İslâm’a sunmadan sağa sola koşup duruyoruz?
Toplumumuzda bu iğreti düzen içerisinde bugün göğüs germekte olduğumuz dertler nelerdir?
1- Mülkiyet ve servetlerin dağıtımındaki bozukluk.
2- Emek-ücret dengesizliği.
3- İmkanlardan eşit faydalanamamak.
4- Çalışma sistemindeki bozukluk ve verim düşüklüğü.
Bu dertlerden yalnız birini büyüteç altına alalım.
Mülk ve servetlerin dağıtımındaki bozukluk: Ziraî toprakların hileli ve kötü
dağıtıldığında ve buna bir çare bulunması gerekliliğinde kimsenin şüphesi yoktur.
Uymamazlık, duruma kasıtlı ve yanlış yollar aranmasından doğuyor. Milyonlarca hektar
ekilebilir toprak parçasından sadece çok az miktarından faydalanılabiliyor. O da kuvvetli
sermayenin elinde.
Menkul servetlerde durum daha da kötüdür. Sayısı çok az olan bir zümre, banka ve
şirketlerde birikmiş olan servetin büyük bir kısmına sahip durumda. Bütün bunların karşısında
devlet aciz durumda. Sanki bu kapitalistlerin emrinde. Onlar ekonomiye istedikleri gibi yön
verebiliyorlar. Tabii ki kendi menfaatleri doğrultusunda. Hükümet de enflasyonu düşürüyoruz
diye halkın gözünün içine baka baka yalan söylüyor.
Bu mevzuda İslâm’ın görüşü nedir? Takip ettiği yol nasıl bir yoldur? İslâm, ferdî
mülkiyeti prensip olarak kabul eder, bunda şüphe yok. Bu mülkiyet, İslâm’ın belirttiği şartlar
çerçevesinde elde edilen ve temiz kazanç esasına dayanan mülkiyettir. İslâm, kazanç ve
2
mülkiyetin temelinde sadece emek arar. Şu veya bu şekliyle emek… Bedenî veya zihnî
emek… Kazancın temelinde emeği aradığından faizi yasaklamıştır. Çünkü başkasına verilen
para vasıtasıyla sermayeyi artırmak emeksiz ürün elde etmektir. Oysa ki İslâm nazarında
sermaye, bizatihi gelir ve kazanç sebebi değildir. Kazanç sadece beşerî emeğim karşılığıdır.
İslâmî kazanç ve mülkiyetin temel prensibi kısaca bundan ibarettir.
Ayrıca İslâm, sermayeyi artırma konusunda bazı prensipler koymuştur. Meşrû kazanç
yollarının dışına çıkan sermaye artımına engel olur. Bu yüzden faiz, kumar, hilekarlık,
karaborsacılık gibi yollarla elde edilen kazancı meşrû saymaz. Tabiatıyla hırsızlık, baskın,
soygunculuk, zorla alma gibi yolların da hiçbirini kabul etmez.
Buraya kadar sıralamış olduğumuz prensiplerden anlaşılır ki İslâm, servetin korkunç
şekilde kabarmasını baştan engellemektedir. Kişisel emekten oluşan, içinde faiz, hile,
karaborsacılık ve soygunculuktan ele geçirilmiş kazanç olmayan bir mal, toplumu ezecek,
toplumsal farklılıklar doğuracak bir hadde imkan yok ulaşamaz. Bu prensiplere zekât
dediğimiz sürekli vergiyi de ilave etmeliyiz. Bu sürekli vergi servetin aslından her yıl alınır.
Burada reddedilmesi gereken bir iddia var: İslâm’a kin besleyenlerle, çıkarcılar, zekâtı insan
haysiyetini rencide eden basit bir ihsân olarak telakki ediyorlar.
İslâm devleti öteki vergileri nasıl topluyorsa, bu vergiyi de öyle toplar. Ve belirli bir
ölçüye göre günün sosyal ihtiyaçlarını dikkate alarak dağıtır. Böyle bir düzende zilletten söz
edilemez. İslâm’a kin duyanlarla, açıkgöz düşmanlar, zekât denince şunu öne sürerler:
“Zengin teberru edip bağışlıyor, fakir alıp şükrediyor! Daima üstte veren, altta dilenen bir el!
Fertler arasında daima ümit bağlama, nimet bekleme!..” Bu çirkin ve maksatlı bir
düşüncedir.
Diyelim ki beşerî sistemlerde, devlet eğitim işleri için bir vergi koydu, bu verginin
geliriyle eğitimi düzenledi, okul ve lojmanlar yaptırdı, maaşlar ödedi. Öğrencilerin kırtasiye
ve yiyecek işlerini karşıladı. Peki denebilir mi ki; “Bu dilencilik, maskaralıktır, öğretmen ve
öğrencilerin şerefiyle oynamaktır? Çünkü bu işler, mal babalarından alınan paralarla
yapılmaktadır.” Verilen vergilerle ordunun ihtiyaçları temin edilirse; “Ordunun şerefi beş
paralık oldu, ordu dileniyor, ihtiyaçları zenginlerden alınan paralarla gideriliyor” denir mi?
İşte zekât da bu gibi vergilere benzer. İslâm devleti bu zekâtı toplar ve dağıtılması
gereken yerlere dağıtır. Yoksa zekât fertten ferde, bir elden ötekine lütfedilen bir sadaka
değildir. Bugün halk zekâtlarını kendi eliyle dağıtıyorsa bu, İslâmî bir usul değildir. Bugün
halkın bu yola başvurması da sebepsiz değildir. Çünkü devlet laiktir.
Görüldüğü gibi İslâm, dürüst bir mülkiyet esasına dayalı olmayan, gayri meşrû
yollarla artan serveti benimsemez. Yine gördük ki, düzenli bir şekilde servetten % 2,5 gibi bir
kısmını alarak bazı muhtaç gurupların ihtiyaçlarını bununla karşılar. Hatta bu toplanan para
ile muhtaçlara bir işe teşebbüs edecek miktarda belli bir sermaye de verir. Zaman zaman bu
geliri çalışamayacak durumda olanlara dağıtır. Kısacası bu parayı genel menfaat uğruna
harcar. Fakat İslâm’ın servet ve mülkiyet hukuku bundan ibaret değildir. Bu söylenenler
İslâm’ın, büyük sıkıntıları olmayan normal bir toplumda uyguladığı prensiplerdir. Bu
prensipler iç ve dış dengenin aksamadığı, fevkalade ihtiyaçların ortaya çıkmadığı zamanlarda
uygulanır. İhtiyaçlar anormal bir şekilde ortaya çıkınca artık servet mutlak olarak toplumun
malıdır. Ferdî mülkiyet bu durumlarda eski hali üzere kalmaz. İşte bu dönemde İslâm yetkiyi,
toplumun temsilcisi olması dolayısıyla İslâm devletine verir. Böyle zamanlarda sadece
ihtiyaçların giderilmesi değil, muhtemel felaketlerin önlenmesi de söz konusudur. Devletin
nasıl ki, dış tecavüzlere karşı toplumu korurken mülkiyet üzerinde kayıtsız kullanma hakkı
varsa, aynen iç kargaşalıkların önüne geçmek için normal toplumsal ihtiyaçları zedelememek
şartıyla, ferdî mülkiyeti kendi eline almak salahiyeti de vardır.
3
İSLÂM’DA SOSYAL ADALET
(Mülk ve Servetin Dağıtımındaki Bozukluk) -IIYine
devletin elinde, genel vergilerin dışında özel bir takım vergiler koyma serbestisi
de bulunmaktadır. Mesela ordu için, eğitim için veya sağlık hizmetleri için… Bu vergiler,
beklenmedik harcamaların çıktığı ve normal bütçenin genel ihtiyaçlara cevap vermediği
anlarda konan vergilerdir. Yine devlet, toplumda değiştirilmesini zorunlu bulduğu hususların
değiştirilmesi ve toplumun kendisini tehdit eden cehalet, hastalık, yoksulluk, sosyal didişme
gibi felaketlerden kurtarılması için mülk ve servetlerin bir kısmını hatta tamamını alma
salahiyetine sahiptir. İslâm’a göre toplumun bütünlüğünü sarsacak bir felaketi önlemek,
muhtemel bir çöküntünün önüne geçmek, fertlerin haklarını korumaktan daha önemlidir. Zira
İslâm topluma dokunan her zararın teker teker fertlere de dokunacağını kabul eder. Bu yüzden
devlete düşen, gerektiği anda fertleri kendi kendilerini incitmekten alıkoymaktır. Fakat iş,
tabii karşılanacak bu müdahale ile de kalmaz. Bazı zamanlarda İslâm, devlete, arazi
sahiplerinin mülklerini ellerinden almak, ardından bu toprakların bir kısmını işletme güçleri
oranında yeniden onlara vermek, diğer bir kısmının kullanma hakkını da başkalarına
devretmek yetkisini tanır. Devlet bu sayede çalışma gücü yerinde ve başkaları tarafından
sömürülen muhtaçlara topraktan yararlanma imkanı vermiş olur. Devlet bütün bu yollara
adalete bağlı kalmak, zulüm yapmamak şartıyla başvurabilir.
İslâm’da ferdî mülkiyet, İslâm’ı bilmeyenlerin zihninde canlandırdıkları gibi değildir.
İslâm’da ferdî mülkiyet muhteremdir. Ancak sözü geçen şartlar çerçevesinde ve anlatılan
fevkalade durumların göz önünde tutulması şartıyla… İslâm fertlerin sahip olma eğilimlerini
önemser ve onları bu eğilimden faydalanarak en üstün verimi gerçekleştirmeye teşvik eder.
Ancak bu üstün verimi topluma ve toplumun ihtiyaçlarına yarar hale getirir. Bu haliyle İslâm,
tüm beşerî sistemlerden daha adil, daha kapsamlı, daha mahirdir. Adildir, çünkü gerekmediği
zamanlarda ferdin malına dokunmaz. Mahirdir, çünkü fertlerin bütün gücüyle çalışmalarını
sağlar. Daha kapsamlıdır, çünkü ferdi toplum için varsaydığı gibi, toplumu da fert için
varsayar. İşte bunun içindir ki, Kurtuluş Ancak İslâm’dadır.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.