“İslâm’da sosyal adalet” hakkında söyleyebileceğimiz her söz, “İslâm’da hüküm
(idare) siyaseti” konusuna dahildir. Çünkü manevi ve maddi değerleri birbirinden ayrılmaz bir
bütün halinde kapsamına aldığı gibi, hayatı bütün görünüşleri ve hareketlerindeki bütün
renkleri ile beraber kuşatır. Hüküm siyaseti bunlarla olduğu kadar son olarak kanunların
uygulanması, her türlü topluma ait yapılması gerekenlerin yapılması, sosyal adaletin gerçekleşmesi
ve dengelenmesi, İslâmî kurallara uygun bütçe değerleri ile de ilgilidir.
İslâm’ın araştırma ve öğretiminde bir araştırıcı için en büyük güçlük, İslâm’ın bütün
meselelerinin birbiriyle alakalı, birbirinden ayrılmaz ve birbirinden ayrı incelenmez bir bütün
oluşudur.
Evet bu din bütün taraflarıyla bölünmez bir bütündür. İbadetleri, davranışları, yol-iz
göstermesiyle, her türlü alış-veriş işlemleriyle, hüküm (idare) ve mal siyasetiyle, kanun
koyma ve uygulamasıyla, yönlendirmesiyle, dünya ve ahiretiyle bir bütündür. Bunlar en gelişkin
bir makinenin parçaları gibidir. Bu makinenin bir parçasını kenara bırakarak diğer parçalarıyla
iş yapmak mümkün olmaz.
İslâm nizamı hakkında konuşan bazı Müslümanlar, insanın yeni ve eski olarak tanıdığı
sistemlerle, İslâm’ı mukayese ederek irtibat kurmaya çalışırlar. Eğer bu arada İslâmiyet’le bu
sistemler arasında bir benzerlik ve bir irtibat (bağlantı) bulurlarsa, İslâm için çok kuvvetli bir
senet ve dayanak bulduklarını zannederler. Bu gayret, batılı sistemler önünde duramayıp
kaçışın, hatta bozguna uğramanın işaretinden başka bir şey değildir.
İslâm ile bu sistemlerin arasında bazı benzerliklerin bulunması İslâm’a en küçük bir
şeref kazandırmayacağı gibi, benzerliğin olması da şerefinden hiçbir şey eksiltmez. İslâm,
insanlığa bir eşini bulamayacağı eşsiz, olgun ve ileri bir düzen sunmuştur. Bunun ne
İslâm’dan evvel ve ne de İslâm’dan sonra bir eşi ve benzeri vardır.
İslâm, hiçbir sistemin taklitçisi değildir. Hiçbir sistemle de alakası yoktur. O, yolunda
tek kalmayı seçmiş ve insanlığın bütün problemlerine çare olarak devayı sunmuştur.
Beşerî sistemler, İslâmiyet’le bazen benzeşir, fakat İslâm kendine has ve olgundur,
ileridir. Başka sistemlerle birleştiği veya ayrıldığı zamanlar da onlarla bir alakası yoktur ve bir
kıymet de ifade etmez. Çünkü asıl olan esaslı fikir ve bağımsız bir felsefedir. İslâm esaslı bir
fikriyata ve kendisine özel bir felsefeye sahiptir. İslâm’ın bütün ayrıntıları bu fikir ve
felsefeye dayanır. Aynı fikir ve felsefeye bağlı bu ayrıntılar, İslâm’ın dışındaki sistemlerle
uyuşsa veya ayrılık halinde olsalar dahi, İslâm tek başına yoluna devam eder.
İslâm’ın eski, yeni sistemlerle benzerlik halinde bulunup bulunmadığını araştırmak,
tetkik etmek, bir İslâm araştırıcısının görevi değildir. Çünkü bu benzerlik çok az olmasına
rağmen tamamen rastlantıdır ve hiçbir zaman İslâm’ın genel felsefesi ve esas fikriyatıyla
alakalı değildir. Bazı Müslümanların zannettikleri gibi İslâm’a bir şey kazandırmaz. Bir
araştırıcı için en doğru yol dinin esaslarını olduğu gibi arz etmektir. Diğer sistemlerle ister
uyuşsun, ister uyuşmasın. Sadece İslâm’ın diğer sistemlerle benzerliğini aramak hezimetten
başka bir şey değildir. Bu dini hakkıyla bilen, hakkıyla araştıran, hakkıyla inanan bir
Müslüman böyle bir hezimete yanaşmaz. Bu dünya bugüne kadar pek çok sistem gördü. İslâm
bunlardan biri değildir. Onların karışımı da değildir. İslâm kendisi ile varolan bir sistemdir.
Bizlere düşen ödev ise onu olduğu gibi sunmaktır. Çünkü O tek başına doğmuş ve yolunda
tek başına yürümektedir.
İslâm bir imparatorluk değildir. İmparatorluk kelimesi İslâm’ın ruhuna çok uzaktır.
Çünkü imparatorluk sözü ile İslâm alemini birbirine bağlayan bağın hakikî manasına ihanet
etmiş oluruz. Dış görünüş itibariyle İslâm alemi, farklı ırk ve kültüre sahip bir çok
2
memleketler, hükmî (idarî) işlerinde bir merkeze bağlıdırlar. Bu ise imparatorluğun dış
görünüşünün aynıdır. Fakat bu sadece dış görünüştür. Mühim olan ise bu görünüş değildir.
Mühim olan, bir merkezin değişik yöre ve memleketlerdeki tutumu ve onlarla olan alakanın
durumu ve şeklidir.
İslâm’ın ruhunu ve hükümlerde (idarede) takip ettiği yolu araştıran herkes, onun
bilinen imparatorlukların özellikleriyle uzaktan yakından hiçbir alakası olmadığını kat’î
olarak anlar. İslâm, dünyanın her köşesindeki bütün Müslümanları eşit tutar. Her türlü ırk ve
memleketçilik taassubunu reddeder. Hiçbir memleketin sömürge olmasını kabul etmediği
gibi, bütün kaynaklarını, gelirlerini bir merkeze döken bir idare sistemini de kabul etmez.
İslâm’a göre her bölge, İslâm aleminin vücut yapısının bir parçasıdır. Bağlı bulunduğu idare
merkezi halkı için tanınan haklar, diğer bölgeler halkı için de aynen uygulanır. Eğer bazı
bölgeler, İslâm merkezi tarafından gönderilen bir vali ile idare edilirse bu, o kimsenin
Müslüman, valilik makamına hakikaten layık, ehil bir kimse olmasındandır. Fethedilen
memleketlerin birçoğu kendi halkından biri tarafından idare edilmesi uygun görülmüşse bu, o
adamın memleketin yerlisi olduğundan değil, o vazifeye hakikaten layık ve ehil Müslüman bir
kimse olmasındandır.
Bir memleketten veya bölgeden toplanan para önce o memleketin ihtiyaçlarına sarf
edilir. Eğer artarsa hazineye (beytü’l-mâl) gönderilir. Gönderilen bu para hiçbir zaman
merkeze ait değildir (İmparatorluklarda doğrudan merkeze ait olur). Bu para bir ihtiyaç
halinde bütün Müslümanlara sarf edilmek içindir. Bütün bunlar İslâm devleti ile imparatorluk
arasındaki farkları ortaya koymaktadır. “İslâm’ın İmparatorluğu” sözü, İslâm’ın ruhuna ve
tarihine tamamen aykırıdır. İslâmiyet, kuvvetini insanî birlikten alan, fikriyatı ile bütün
insanları kendi bayrağı altında eşit şartlarla kardeş olarak toplamak isteyen tamamen insancıl
bir dindir.
Biz İslâm’ın tefsirini yabancı bir takım nizam ve sistemlere bırakmamalıyız. Yabancı
bir unsurun girmesi onu ifsad eder. İşleyen sağlam bir makineye yabancı bir parça onun
durmasına, bozulmasına sebep olduğu gibi, dış görünüşünde de bir yama halindedir. Yani
kısacası, kendi öz kültür ve nizamını yabancı fikir ve prensiplerle kuvvetlendireceğini
sananlar çok büyük bir hata içindedirler. Bu İslâm’ı ifsad etmektir. İslâm ruhunu öldürmektir.
Açıkça itiraf edilmese dahi Müslümanların bozgunluğunun gizli işaretidir.
İslâm nizamı, kainat (evren), hayat ve insan hakkındaki bütünlük fikrinden ortaya
çıkan iki esasa dayanır:
1- İnsanlığın çıkışta, tabiatta ve cinste bütünlüğü fikri,
2- İslâm’ın (beşerin geleceğinde) ebedî ve enternasyonal bir nizam olduğu fikri.
1- İnsanlığın çıkışta, doğuşta, tabiatta ve cinste bütünlüğü fikri: Umumî insan
haklarına dayalı hususlarda hiçbir din mensubu arasında fark gözetilmez. Müslümanlarla bir
antlaşma ile bağlı bulunan “zımmî” ve “müşrik”lere ait tanınan haklar sadece insanî temellere
dayanmaktadır. İslâm, müşriklerle harbi emrediyorsa, bu harp, düşmanlığın harbi değil,
düşmanlığı kaldırmanın harbi, iman hürriyetinin, haksızlığı dava hürriyetinin harbidir:
“Kendileriyle savaşılanlara (müminlere), zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş
konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak surette kadirdir. Onlar,
başka değil, sırf "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış
kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip
önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler,
havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere
muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.” (Hacc:39-40). “Size
harp açanlarla, Allah yolunda siz de dövüşün (müdafaa harbi yapın). Ancak aşırı gitmeyin.
Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara:190).
3
İSLÂM’DA HÜKÜM (İDARE) SİYASETİ -IIBu
harp, dinlerinde fitne ve ayrışma meydana getirmek maksadıyla Müslümanlara
karşı maddî düşmanlığa karşı bir müdafaa harbidir. Bu harp, devletin, dinin bütün insanlığa
ulaşmasına mani olan, maddi engellerinin kaldırılması için yapılan harptir. İslâm gayri
müslimlerle (Müslüman olmayanlarla) yapılan anlaşmaları, bazı Müslümanların aleyhine de
olsa büyük bir itina ve dikkatle yerine getirir. “(Bununla beraber) Bunlar din hususunda
sizden yardım isterlerse yardım etmek üstünüze borçtur. Ancak sizinle aralarında muahede
bulunan bir kavim aleyhinde değil. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görücüdür.” (Enfal:72).
Bu, yapılan bir anlaşmaya uymak hususunda İslâm’ın göstermiş olduğu titizliğin bir
göstergesidir.
2- İslâm’ın beşerin geleceğinde ebedî ve cihan şümul bir nizam olduğu fikrine
gelince: Bu, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Allah (c.c.)’ın (bütün insanlara gönderdiği) elçisi olması,
Peygamberlerin sonuncusu olması ve İslâm’ın en doğru bir din olması fikrine dayanmaktadır:
“(Habibim) Seni (rahmetimizin) müjdecisi, (azabımızın) haberci(si ve) bütün insanların
Peygamberi olmaktan başka (bir sıfatla) göndermedik.” (Sebe:28). “Biz seni (Habibim)
alemlere (başka bir şey için değil) ancak rahmet için gönderdik.” (Enbiya:107). “Muhammed,
adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Fakat O, Allah’ın Resûlü ve Peygamberlerin
sonuncusudur.” (Ahzab:40). “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi
tamamladım ve size din olarak Müslümanlığı (verip ondan) hoşnut oldum.” (Maide:3).
“Gerçek bu Kur'an insanları öyle bir şeye (yola) götürür ki o, en adil ve doğru bir
(yol)dur.” (İsrâ:9).
Bununla beraber İslâm, kimseyi dinine girmesi için zorlamaz: “Dinde zorlama yoktur.
Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır.” (Bakara:256).
Hatta onları hangi dinden olursa olsunlar, kendi dinlerinin vecibelerini yerine
getirmeleri için himaye eder. Bu hürriyeti o kadar geniş ve şuurlu olarak uygular ki, bir misâl
olarak zekâtı ele alalım: Zekât sadece Müslümanlara farz kılınmış bir vergi sistemidir.
Müslüman olmayanlardan alınmaz. Ancak Müslüman olmayan (zımmî) memleketler, İslâm
devletinin himayesinde beraber oldukları için devletin genel harcamalarında kullanılmak
üzere “cizye” adında bir vergi öderler. Çünkü zekât İslâmî bir fariza ve Müslümanlara ait mâli
bir ibadettir. Müslüman olmayanlardan alınan verginin, Müslümanların ibadet kastıyla
verdikleri zekât ile ilgisi yoktur. Aynı zamanda cizye Müslüman olmayanların her kesiminden
de alınmaz. Bu da Müslüman olmayanlara karşı yapılan muamelede gösterilen adaletin son
haddidir. Bunların hürriyetlerini genel insanlık ruhunun etkisiyle bu sınıra kadar getiren
İslâm, insanlara, İslâmî yönden maddî bir engel veya fikrî cehalet olmaksızın düşünme ve
fikir fırsatı verildiği zaman, onların yaratılışta tabiî kabiliyet eğilimleriyle İslâm’ın gölgesine
sığınacaklarına inanıyordu. Çünkü bu din, kendisinden önceki dinlerin gaye ve hedeflerini
adaletli bir şekilde, insanın yaratılışındaki tabiî kabiliyet ve eğilimleri arasındaki dengenin
gerçekleşmesine çalışır. Bütün insanlara mutlak eşitlik tam bir dayanışma temin eder. Şuur ve
nizam (düzen) içinde insanî eşitliğin gerçekleşmesi başlıca hedefidir.
İslâmî sistemin bu iki fikre dayanması onun gaye ve gidişine tesirli olmuş, yöneltme
ve kanunlarında, hükmî (idarî), malî ve ekonomik siyaset ve sâir sistemlerin de (düzenlerinde)
hiçbir zaman tek bir ırk ve nesil değil, bütün ırk ve nesilleri içine alan, bütün insanlığı
kapsayan bir yol takip etmiştir. Genel kurallar (kaideler) ve geniş temeller koymuş,
uygulamayı ihtiyaç ve zamanın gelişmesine terk etmiştir.
4
İslâmiyet’te hüküm (idare) siyaseti, hükümetin adlî (adaletle ilgili) temel esasına,
halkın hükümete itaatine, hükümet ile halk arasındaki şûrâ esasına (ana temellere) dayanır.
Bunlar teferruatı meydana getiren bütün meselelerin dayanacağı büyük ana hatlardır.
1. Hükümetin adaleti. 2. Halkın hükümete itaati. 3. Devlet reisleri ile halk arasında şûrâ:
1. Hükümetin adaleti: “Söz söylediğiniz vakit (leh ve aleyhinde söyleyeceğiniz
kimse) hısım dahi olsa adaleti gözetin.” (En’am:152). “Ey iman edenler, Allah için hakkı
ayakta tutan (hakimler, insan)lar, adaletle şahitlik eden (kimse)ler olun. Bir kavme olan
kininiz sizi adalet yapmamanıza sevk etmesin. Adalet yapın ki o, takvaya en çok yakın
olandır.” (Maide:8). Bu, adalet terazisini sevgi ve nefretle meylettirmeyen, bağlı olduğu esasları,
temelleri dostluk ve düşmanlıkla değiştirmeyen mutlak adalettir. Fertler arasındaki
akrabalıktan, kavimler arasındaki düşmanlıktan etkilenmeyen adaletten, aralarında düşmanlık
olsa dahi, Müslüman olmayanların da faydalandıkları gibi, İslâm ümmetinin bütün fertleri
istifade ederler. İslâmiyet fertler arasında soy ve ailece zenginlik ve rütbece hiçbir fark
gözetmez. İslâmiyet’te adaletin eriştiği bu zirveye bu âna kadar hiçbir kanun ve hiçbir sistem
erişememiştir.
2. Halkın hükümete itaati: “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin. Peygambere ve
sizden olan emir sahiplerine de itaat edin.” (Nisa:59). Bu âyet-i kerimede, Allah (c.c.),
Peygamber (s.a.v.) ve emir sahipleri yani devlet ve hükümet reislerinin bir arada zikredilmesi,
halkın hükümete itaat sınırını çizmiş oluyor. Hükümet reisine itaat, Allah (c.c.)’a ve Resûlullah
(s.a.v.)’a itaatin bir devamıdır. Hükümet reisine sadece hükümet reisi olduğu için itaat edilmez.
O, Allah (c.c.)’ın ve Peygamberi (s.a.v.)’nin şeriatıyla hükmettiği, onu koruduğu, uyguladığı için
itaate hak kazanır. Eğer bu yoldan saparsa itaat hakkını kaybeder: “Her Müslüman üzerine,
mâsiyet ile emir olunmadıkça, sevdiği sevmediği her şeyde dinlemek ve itaat etmek vaciptir.
Mâsiyet ile emrolunduğu zamanda dinlemek de yoktur, itaat etmek de…” (Buhari-Müslim).
Diğer bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Dinleyin ve itaat edin. Velev ki
başınızda kıvır kıvır saçlı bir Habeşî köle olsun. Allah (c.c.)’ın kitabı ile size hükmettiği
müddetçe.” (Buhari) buyurdular. Bu hadis-i şerifte (açık olarak) dinlemek ve itaat etmek ancak
Allah (c.c.)’ın kitabıyla hükmedildiği takdirdedir. Bu itaat, hükümet reisinin iradesi için mutlak
bir itaat değildir ve bu itaat daimi bir itaat de değildir. Bir hükümet reisinin dinî şeriatı
uygulamak ve yerine getirmesiyle, dînen kendisine verilen hükmetme kuvvetinin, yetkisinin
arasını ayırmak lazımdır. İslâm’da, hiçbir hükümet reisinin, hüküm sahibinin gökten aldığı
dinî bir saltanat kuvveti yoktur, eski bazı hükümdarlarda olduğu gibi… Bir hükümet reisi
ancak Müslüman halkın tam bir hürriyet içinde yaptığı seçim sonucunda başa geçer. İslâm’da,
birinden diğerine herhangi bir suretle geçen veya babadan oğla veraset (miras) yoluyla elde
edilen bir hükümet ve idare şekli yoktur. Seçimle devletin başına geçen kimse şeriatın
emirlerini uygulamak ve korumak suretiyle hükümran olur.
Burada, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in kendisinden sonra halife tayin etmemesinin
hikmeti daha iyi anlaşılıyor. İslâmiyet, Hıristiyanlıkta “İkliros heyeti” gibi hükmeden bir
heyet tanımaz. İslâmî hükümler belli heyetlerin hazırlayacağı hükümler değildir. İslâm’da her
hüküm Allah (c.c.)’ın şeriatına göre şekillenir. Zira İslâm’da hükümlerin tamamında eksiklik
veya fazlalık yoktur.
Şekli ve ismi ne olursa olsun, İslâmî bir ismi taşısın veya taşımasın, İslâm şeriatıyla
hükmetmeyen bir heyetin İslâmiyet’le hiçbir alakası yoktur.
3. Devlet reisleri ile halk arasındaki şûrâ: “İş hususunda onlarla müşavere et..” (Âl-i
İmran:159). Şûrâ, İslâm’da hükmün (idarenin) dayandığı asıllardan biridir. Şûrâdaki uygulama
tamamen zaman ve mekan gereksinimine terk edilmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)
Müslümanlarla istişare eder, vahiy ile kat’î bir emir gelmedikçe, onların daha iyi bildikleri
dünya işlerine ait reylerini, fikirlerini alırdı.
5
İSLÂM’DA HÜKÜM (İDARE) SİYASETİ -IIIHarp
ve harpte uygulanacak tabya (uygulanacak harp teknikleri) hakkında istişarelerde
bulunurdu. Bedir harbinde kendi görüşü ile indikleri yeri bırakıp Müslümanların tavsiye
ettikleri Bedir suyunun bulunduğu yere indi. Yine Hendek harbinde de onların görüşüne göre
hareket etti. Bir mesele hakkında âyetin nüzûlünden sonra şûrâya lüzum yoktur. Bu da
Peygamber (s.a.v.) Efendimize ait bir durum idi. Sonraları Halifeler Müslümanlarla istişareye
devam ettiler. Zekâtı vermeyenler için Hz. Ebû Bekir (r.a.) bir şûrâ topladı. Kendi fikri harp
etmekti. Şûrâ harp edilmesini kabul etti. Hz. Ömer (r.a.) bu görüşü kabul etmedi. Sonra Hz.
Ebû Bekir (r.a.)’in görüşüne döndü.
Böylece anlıyoruz ki, şûrâ belli ve kararlaşmış bir düzen ile şekle bağlanmış durumda
değildir. Genel prensip olarak İslâm’da böyle bir şûrâ için çeşitli yollarla hareket etme
serbestliği vardır. Tahdid (sınırlama) yoktur. Devlet reisi, emrine itaat olunmak, nasihat etmek
ve şeriatın uygulanması için yardım görmenin dışında, herhangi bir Müslüman’dan farklı bir
hakka sahip değildir. Peygamberimiz (s.a.v.) sadece hakim (hüküm sahibi) değil, şeriatın da
sahibi idi. İslâm’ın hüküm sahibine verdiği hakların sınırını çizdi. Halifeler de onu takip
ettiler.
Hak sahibi affetmediği müddetçe kendisine ceza verirdi. Bir alacaklı Peygamber
Efendimiz (s.a.v.)’e geldi. Yakışıksız bir takım sözler sarf etti. Sahabe-i Kiram adamın üzerine
yürümek istediler. Peygamberimiz (s.a.v.) işaretle buna mani oldu. Ve buyurdular ki: “Hak
sahibi, söz sahibidir.” Ve devamla: “Şu ganimet mallarınızdan ancak beşte biri benim için
helaldir, o da (sonunda) size kalacaktır” buyurdular. (Ebû Davud-Nesâi).
Bir gün kendi aşiretine ve akrabalarına hitaben: “Ey Kureyş ahalisi, kendinizi
(haramdan sakınmak ve salih ameller işlemek suretiyle) koruyunuz. Zira ben Allah (c.c.)’tan
size bir şey kazandıramam. Ey Abdi Menaf oğulları, Allah (c.c.)’tan size bir şey
kazandıramam. Ey Abdulmuttalibin oğlu Abbas, Allah (c.c.)’tan sana bir şey kazandıramam.
Ey Resûlüllah (s.a.v.)’ın halası Safiyye Allah (c.c.)’tan sana bir şey kazandıramam. Ey Fatıma,
Muhammed’in kızı, malımdan dilediğin kadar iste. Allah (c.c.)’tan sana bir şey
kazandıramam.” (İttifakla rivayet edilmiştir). Çok sevdiği Hz.Ali (r.a.) ve Fatıma (R.Anha)’ya: “Ehli
suffeyi iki büklüm bırakıp size hizmet edemem.” Ve tekrar: “İsrail oğulları aralarında
hırsızlık yapan zayıfların elini kesmekle beraber, ileri gelenleri kendi halinde bırakırlardı.
Eğer Fatıma hırsızlık yapsa onun da elini keserim.” (Cemâat rivayet etmiştir).
Böylece devlet reisinin ve idarecilerin uygulamalarda ve mallarda herhangi bir
Müslüman’dan fazla bir hakkı olmadığı gibi, ailesi için de Müslümanlardan herhangi birine
tanınan haklardan fazla verilmiş bir hak yoktur. Hüküm sahibi devlet reisinin insanların ruh
ve cesetlerine, aile fertlerine ve mallarına el uzatmağa hakkı yoktur. Eğer yapılması lazım
gelenleri yapar, kanunları uygularsa, farzları yerine getirirse sahip olduğu hakkın sınırına
gelmiş ve insanlar üzerindeki sultası da (yaptırım, yasak etme) burada son bulmuştur. Allah
(c.c.)’ta bu sultanın dışında, insanların ruh ve cesetlerini, ailelerini ve mallarını korur ve açık
emirlerle bunları garanti altına alır: “Ey iman edenler, kendi (ev ve) odalarınızdan başka
(evlere ve) odalara, sahipleriyle alışkanlık peyda etmeden ve selâm vermeden girmeyin.”
(Nur:27). “İyi davranış, asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir. Lâkin iyi davranış,
korunan (ve ölçülü giden) kimsenin davranışıdır. Evlere kapılarından girin, Allah’tan
korkun, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Bakara:189). “Her Müslim’in, diğer Müslim üzerine
kanı, ırzı, malı haramdır.” (Buhari- Müslim). “..Cana can… ve âzâlarda kısas vardır.”
6
İslâm hüküm sahibinin şahsıyla ilgili konularda yetkisini kısıtladığı halde, hakkında
âyet ve hadisten ibaret bir nass olmayan, zaman ve mekanın ortaya çıkardığı, toplumun genel
menfaatleriyle ilgili meselelerin çözümünde kendisine geniş yetkiler tanımıştır. Bunda genel
kural (kaide): Hüküm sahibi (devlet reisi), gerektiği zamanda ortaya çıkan problemleri
ortadan kaldırmak için Hacc Sûresindeki: “Din (işlerin)de üzerinize hiçbir güçlük de
yüklemedi.” (Hacc:78) mealindeki âyete dayanarak fert ve toplumun ve bütün insanlığın
İslâm’da konmuş esaslar dahilinde ve kendisinde aranan adalet şartıyla dinin genel
hedeflerine varabilmesi için dilediği kanunları çıkarabilir. Ümmetin karşı karşıya kaldığı
zararların ortadan kaldırılması, yine ümmete faydalı olacak şeylerin, dini nasslara ters
düşmemek şartıyla yapılması devlet reisinin vazifesidir. Bu yetkiler hayatı her yönden içine
alacak kadar geniştir. Bu yetkiler ekonomik yönden bazen aşılabilir. Şöyle ki; Zekâtı ele
alalım: Lüzum görüldüğü zaman devlet reisi, toplumda dengeyi sağlamak için, insanların
birbirlerine karşı kin beslememesi için her türlü lüksü, fakirliği, ücret ve paraların enflasyonu
sonunda ortaya çıkacak olan sûni pahalılığı önlemek için zekâtın haricinde bir vergi koyabilir.
İslâm hiçbir zaman donmuş bir düzen değildir. Onun uygulaması zaman ve coğrafî
sınırlar içinde kalmış değildir. Bu sınırların ötesinde her zaman ve her yerde uygulanması
mümkün bir akıcılığı, bir değişkenliği vardır.
İslâm’da hüküm (idare) siyaseti kanunlardan ziyade vicdana dayanır. Allah (c.c.)’ın, her
an idare eden ve idare edilenle beraber olduğu esasına dayanır. İdare eden ve edilen daima
Allah (c.c.)’ın kontrolündedir: “Allah’ın idare etmek üzere kendisine tâbi kıldığı halkı,
nasihatle idare etmeyen her kul cennet kokusundan mahrum edilir.” (Buhari-Müslim).
“Aranızda birbirinizin mallarını haksız sebeplerle yemeyin ve kendiniz bilip dururken
insanların mallarından bir kısmını günah (ı mucîb suretler)le yemeniz için mallarınızı
hakimlere aktarma etmeyin.” (Bakara:188).
Hüküm sahibi ve halk her türlü hâl ve tavırlarında Allah (c.c.)’ın emirlerine uygun
hareket etmek zorunluluğundadır.
Şu muhakkak ki, adaletin gerçekleşmesi için EN BÜYÜK TEMİNAT ALLAH
KORKUSUDUR.
İslâm, beşer vicdanını terbiye ettikten sonra mal ve hadlerde büyük meseleleri vicdana
bırakır. Eğer bu vicdanda Allah (c.c.) korkusu yoksa en büyük teminattan mahrum demektir.
Zira o kimse, kanunlara hile karıştırabildiği gibi hakimi de, kadıyı da, insanları da aldatabilir.
Bundan, İslâm’da sosyal nizamının (düzeninin) sadece vicdan ile var olduğu anlaşılmamalıdır.
Anlatılmak istenen şudur: İslâm’da, olan kanunların yanında başka garantiler de
vardır. Bu da İslâm’ın yalnız kanunlara dayanan nizamlar üzerindeki bir özelliğidir, bir
üstünlüğüdür.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.