You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

İSLÂM’DA CİHAD

Üye
İSLÂM’DA CİHAD
Bismillahirrahmânirrahîm
İslâm davasını yaymak için elbette CİHAD olmazsa olmaz bir ihtiyaçtır. İslâm’ın hedefi:
pratik hayatın her yönünü derinliğine kaplayan bir hürriyet bildirgesi olduğunu göstermek
olduğuna göre ister İslâm ülkesi olsun, ister düşman tehdidi altında bulunsun, İslâm, yalnız
felsefî ve teorik açıklamalarla yetinmez. Aynı zamanda evrensel barışı gerçekleştirmeye
çalışırken sadece kısmî bir barışla, yani yalnız Müslüman toplumun yaşadığı bölgede yapılacak
bir barışla da yetinmez. İslâm öyle bir barış ister ki, orada din tamamıyla yalnız Allah (c.c.) için
olur. Yani herkes yalnız Allah’a (c.c.) kulluk eder. İnsanlar birbirlerini Allah’tan başka ilâh
edinmezler. İşte bu dinin tabiatı ve hedefi… Yoksa cihadı savunma amaçlı göstermek isteyen
batılı ve batı kafalı Müslümanların! İddia ettikleri gibi değil…
Allah (c.c.), Mekke devrinde ve Medine devrinin başlarında Müslümanların savaş yapmasını
yasakladı. O zamanlarda inen âyet-i kerimede Müslümanlara şöyle deniliyordu: “Elinizi
savaştan çekiniz, namaz kılıp, zekât veriniz.” Sonra “Zulme uğradıklarından dolayı savaşa
izin verildi. Allah onları muzaffer etmeye kâdirdir.” Âyet-i kerimesiyle cihada izin çıktı.
Bundan sonra gelen emirde ise kendileriyle savaşılmadıkça savaşmamaları, ancak savaş açan
bulunursa onlarla savaşmalarının farz olduğu belirtildi. “Sizinle dövüşenlerle siz de
dövüşün…” ve en sonunda tamamen müşriklerle cihad etmeleri emrolundu.: “Onlar sizinle
kâffeten dövüştükleri gibi siz de onlarla kâffeten dövüşün…” “Kendilerine kitap verilenlerden
ne Allah’a (c.c.), ne âhiret gününe inanmayan, Allah’ın (c.c.) ve Peygamberin haram
ettiği şeyleri haram tanımayan ve hak dinini kabul etmeyen kimselerle zelil ve hakir olarak
kendi elleriyle cizye verinceye kadar muharebe edin…” İşte böylece savaş önce haramdı,
sonra izin verildi. Sonra da bütün müşriklerle savaşılması farz oldu. Cihad emri birkaç devre
geçirmiştir. Mekke devrinde cihad izni verilmemişti. Çünkü bu devre belirli bir toplumda,
belirli şartlar altında, belirli bir toplum hayatı için eğitme ve hazırlama devresiydi. Böylece
insanın hareketlerinde ve tabiatındaki hadiselere karşı soğukkanlı davranma kabiliyeti oluşuyordu.
Peygamberimiz (s.a.v.) insanları öyle bir toplum için hazırlıyordu ki, bünyesinde barbarlık,
döneklik bulunmayan, ileri ve medeni, emredilen kaide ve nizamlara itirazsız uyan bir
“İSLÂM TOPLUMU” … Evet hedef böyle bir toplumdu…
Mekke devrinde cihad izni verilmemişti. Çünkü Kureyş gibi şeref ve gurur düşkünü bir
toplulukta barış yoluyla yapılacak davet daha kolay ve daha etkili olurdu. Bu ilk devrede
savaşla hak dine davet etmek onları daha fazla inada sevk edebilirdi. Cahiliyet devrinde ırk ve
kabile taassubuyla yıllarca Arap yarımadasını kanlara boyayan harpler gibi kanlı ihtilâllerin
çıkmasına sebep olabilirdi. Artık İslâm evrensel bir dava olmaktan çıkar, bir ihtilâl hareketi
olurdu ki, bu da onun esas prensiplerini unuttururdu.
Mekke devrinde cihad izni verilmemişti. Çünkü İslâm her evin içini bir savaş alanı haline
getirmek istemiyordu. Ve sonra imansızlara İslâm işte budur dedirtmek fırsatını da vermek
istemiyordu.
Mekke devrinde cihad izni verilmemişti. Çünkü önceleri Müslümanları dinlerinden çevirmek
isteyen, bunun için onlara eziyet ve işkence eden, azap veren müşriklerin birçoğunun,
İslâm’ın hâlis askerlerinden, hatta kumandanlarından olacaklarını Allah (c.c.) biliyordu. Ve onun
için cihada izin vermiyordu.
Mekke devrinde cihada izin verilmemişti. Çünkü Arap insanı zulme uğrayan kimselere
yardım edip onu korumayı severdi. Hele bu zulüm kabilenin ileri gelenlerinden birine olursa
daha da fazla yardım ederlerdi. Meselâ Kureyş müşriklerinden İbn-i Dağdağa, Habeşistan’a
hicret için yola çıkan Ebûbekir Sıddık (R.h.) hazretlerini geri çevirip himayesine alması olayı ve
Benî Hâşim soyuna yapılan boykotun yırtılması olayı gibi…
2
Mekke devrinde cihad izni verilmemişti. Çünkü Müslümanların sayısı çok azdı. İslâm’ın
daveti yalnız Mekke’nin dar sınırları içindeydi. Arap yarımadasının diğer kısımlarına ya hiç
ulaşmamış yahut da daha yeni duyulmaya başlamıştı. Civar kabileler Mekke’de çıkacak bir iç
savaşta sonucun nasıl olacağını bilemiyor ve tarafsız olarak bekliyordu. İşte bu şartlar altında
bir cihad emri bütün Müslümanların yok olmasına sebep olabilirdi. Bu da İslâm’ın yeryüzünde
hâkim olamamasına, ortadan kalkmasına sebep olabilecekti… Halbuki İslâm, hayata hâkim
olması, pratik hayatın uygulanan sistemi olması için gelmişti. Şu halde Mekke devrinde cihad
izninin verilmemesi bir siyasî taktik icabıydı.
Medine devrine gelince; hicretin ilk yılında Resûlullah (s.a.v.) Medine’li Yahudiler ve
civardaki puta tapan Arap kabileleri ile bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmalarda siyasî bir taktikti.
Çünkü burada İslâm’ı anlatmak ve davet için zemin hazırladı. Halk ile dava arasına girecek
herhangi bir sulta yoktu. Civar kabileler Resûlullah’ın (s.a.v.) kumandanlığında ve siyasî liderliğindeki
yeni İslâm devletini tanımışlardı. Anlaşma şartlarına göre Yahudiler ve civar kabileler
Resûlullah’tan (s.a.v.) izinsiz başkalarıyla dış ilişkiler kuramayacak, anlaşma veya harp
yapamayacaklardı. Bu da gösteriyor ki Medine’de hakimiyet İslâm’ındı. Davetin önü açıktı. Bir
de Peygamberimiz (s.a.v.) bu devrede bu dinin can düşmanı Kureyş kabilesiyle civardaki sonucu
bekleyen kabilelerin arasını açmak istiyordu. Bunlar üzerine “seriyyeler” gönderdi. Neticede
hicretin ikinci yılı Ramazan ayında Bedir gazası yapıldı, ve bu gaza İslâm’ın şirke indirdiği en
büyük darbe oldu.
Bütün bu tarihi olayları gördükten sonra müsteşriklerin hileli ağına düşen batı
hayranlarının dediği gibi “İSLÂM CİHADI” nı dar anlamıyla savunma harbi şeklinde göstermek
şüphesiz ki doğru değildir.
İslâm’ın yükselişini sağlayan cihad hareketini “savunma harbi” şeklinde gösterenler İslâm
hakimiyetinin kaybolduğu hatta Müslümanların İslâm’dan uzaklaştığı şu son devirlerdeki
müsteşrik hücumu önünde yenilgiye uğrayan yarı aydınlardır. Müslümanların İslâm’dan uzaklaştıklarını
söylerken, Allah’ın ipine sarılan, Allah’ın büyüklüğüne, İlâhlığına karşı gelen bütün
sultaları yıkmaya ve İslâm’ın evrensel prensiplerini hâkim kılmaya çalışan imanlı kitleyi istisna
ediyoruz. Bu yarı aydınlar bir de İslâm cihadını “savunma harbi” şeklinde göstermek için edebî
delillerden bahsederler. İslâm’ın böyle edebiyatçılara ihtiyacı yoktur. En büyük edebiyat
şâheseri Kuran, bizim yolumuzu açıkça belirtmiş, cihad, Kuran ayetlerinde en edebî dille
açıklanmıştır: “O halde dünya hayatını âhirete değişenler, Allah yolunda savaşsınlar. Kim
Allah yolunda savaşır, öldürülür ve galip gelirse, biz ona büyük bir ecir vereceğiz.” “Size ne
oluyor da: Rabbimiz bizi halkı zalim olan şehirden çıkar, katından bize bir dost kıl, katından
bize bir yardımcı gönder” diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah
yolunda savaşmıyorsunuz? “İnananlar Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler ise şeytan
yolunda harbederler. Şeytanın dostlarıyla savaşın. Esasen şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa: 74-76)
“Fitne kalmayıp, yalnız Allah’ın dini kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse
bilsinler ki Allah onların işlediklerini görür…”(Enfal: 39) “Kitap verilenlerden, Allah’a, âhiret
gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dini
din edinmeyenlere, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın.” (Tevbe: 29)
Görüldüğü gibi bu âyet-i kerimeler yeryüzünde Allah’ın ulûhiyetini kabul etmeyi, O’nun
(c.c.) sistemini hayata hâkim kılmayı, şeytanların nizamlarını yıkarak, insanları köleleştiren beşeri
prensipleri yok etmeyi açıkça emrediyor. Evet bütün insanlar yalnız Allah’ın kuludur. Bununla
birlikte “Dinde zorlama yoktur.” prensibi de çok mühimdir. Yani kulların kulluğundan
kurtulduktan sonra inanç için zorlama yoktur.
Bu saydığımız deliller tamamen İslâm mücahitlerinin benliğinde yer etmişti. Öyle ki
onlara niçin cihad ediyorsunuz diye sorulduğunda, onlardan tehdide uğrayan vatanımızı
korumak, düşmanca davranışları önlemek, arazimizi genişletmek, ganimet elde etmek için
savaşıyoruz diyene rastlanmamıştı.
3
İSLÂM’DA CİHAD -IIOnlar,
Rebia bin Amir, Huzeyfe bin Muhsin ve Mugire bin Şube’nin İran orduları baş
komutanı Rüstem’e dediklerinin aynısını diyorlardı. Rüstem bu mücahitlerin her birini
Kadisiye savaşından önce üç gün “Siz buralara niçin geldiniz?” diye sorguya çektiğinde şu
ölmez cevabı almıştı: “Allah (c.c.) bizi yeryüzündeki insanları kullara kul olmaktan kurtarıp
bir tek Allah’a (c.c.) kul etmek için gönderdi. Allah (c.c.) bizi insanları batıl dinlerin
zulmünden İslâm’ın adaletine kavuşturmak için gönderdi. Allah (c.c.) insanlara en son
elçisini ve en son dinini gönderdi. Kim O’nun (c.c.) dinini kabul ederse ona dokunmadan
tekrar döner yurdumuza gideriz. Kim karşı çıkarsa onunla ya şehit olup cennete gidinceye
yahut galip gelip gazi oluncaya kadar cihad ederiz.” Müslüman, savaş meydanına atıyla
cihada çıkmadan önce kendi içinde, kendi nefsinde cihada çıkar. Kendi nefsinin arzuları,
şehevî duyguları, süflî arzuları, beşerî istekleriyle cihada çıkar… Kendi menfaatleri ve
kabilesinin menfaatleriyle İslâm dışı her şeyle cihada çıkar… Yalnız Allah’a (c.c.) kulluk
ideâlini geçekleştirmek, yeryüzünde tağutun saltanatını yıkmak, Allah’ın (c.c.) hakimiyetini
sağlamak için cihada çıkar…
İslâm doğrudan doğruya fertlerin vicdanına hitap edebilmesi için ilâhî sistemin yayılmasını
engelleyen, maddi sulta, eski toplum sistemleri, İslâm’a ters düşen örf ve adetleri
ortadan kaldırmak ister. Önce fertleri bu maddi zincirlerden kurtarır, sonra inanç seçme
hürriyetini verir. Müsteşriklerin hain tuzaklarına kapılarak Müslümanların bugünkü halini
görüp de cihad sistemini, asli ruhundan uzaklaştırıp, edebî oyunlarla onu geçici müdafaa harbi
şeklinde göstermek tarihe ihanettir.
Gerçekten bu din yalnız kendisine hücum edenlere karşı savunma harbi yapmamıştır.
Çünkü onun varlığı sadece “Allah’ın (c.c.) alemlerin Rabbi oluşu” ferman-ı ilahisini ilan edip
yeryüzünde kulları kullara kul olmaktan kurtarmak içindir. Ve bu varlık cahiliyye kumandasına
benzemeyen bir kumanda altında, düzenli bir hareketin olmasıyla kendisini gösterir.
Bu varlık hiçbir insana kayıtsız şartsız hakimiyet tanımayan, bağımsız ve örnek bir topluluğun
ortaya çıkışıyla kendisini gösterir. Bu toplumda hakim olan yalnız Allah (c.c.) ve Allah’ın (c.c.)
kitabıdır. Bu dinin var olması bunun için olunca elbette çevrede hâkim olan kulların kullara
kulluğu prensibine dayalı cahiliyye toplumlarını yok etmesi, onlarla mücadele etmesi, kendi
varlığını koruması şarttır, zorunludur.
İslâm var oluşunun tabiatı icabı insanları kullara kulluktan kurtarmak için her zaman
önde gitmesi gerekir. Elbette ki İslâm coğrafî sınırlar içine sıkıştırılamaz. Elbette ki İslâm
basit ırkçılık çerçevesine girdirilemez. O insanları şer, fesat, Allah’tan başkasına kulluğun
pençesine terk edemez…
İslâm’ı bir topluluğun mezhebi, bir ırkın nizamı, bir kişinin sistemi olmayıp Allah’ın (c.c.)
yeryüzüne indirdiği bir hayat prensibi olarak kabul edersek neden çabucak cihana yayılabildiğini
anlarız. Bundan başka bu yayılışa sebep aramak boştur. Dâvanın Allah’ın (c.c.)
uluhiyyeti, kulların Allah’a (c.c.) kulluğu davası olduğunu unuttuğumuz zaman ancak başka
deliller aramaya muhtaç oluruz ki İslâm’da cihadın diğer hakikatleri ortadayken hiçbir kişi
başka deliller ileri sürmeye cesaret edemez.
İslâm elbette insanları hürriyetlerine kavuşturup, alemlerin Rabbi olan Allah’ın (c.c.)
rububiyetini kabul ettirip, kulları kullara kul olmaktan kurtarmak için hareket etmek mecburiyetindedir.
Bir tek Allah’a (c.c.) kulluk ise, pratik uygulamada ve İslâmî inançlara göre, ancak
İslâm nizamında hüküm ve kanun ancak Allah (c.c.) tarafından konulur. İslâm nizamında,
kulların hakimiyetine de, mahkumuna da, siyahına da, beyazına da, zenginine de, fakirine de,
haklısına da, haksızına da Allah’ın (c.c.) hükmü uygulanır. O’nun (c.c.) şeriatının karşısında
4
herkes eşittir. Beşeri sistemlerde, insanların hayatına hakim olan, hükmeden sistem kulların
koyduğu sistemdir. Sistem koymak, kanun koymak, hükmetmek ise ancak uluhiyetin hakkıdır
ve özelliğidir. Her kim kendiliğinden ortaya koyduğu sistemleri kulların hayatına uygulamak
isterse ilâhlık iddia ediyor demektir. İster bunu açıktan açığa söylesin, ister söylemesin… Ve
her kim insanlara böyle bir sistem koyma hakkını tanırsa onların ilâhlığını kabul ediyor
demektir. İster onlara ilâh adını versinler ister vermesinler…
İslâm yalnız inanç ve akideden ibaret değildir ki inançlarını yalnız sadece açıklama ile
yetinsin… İslâm bütün insanlığı hürriyete kavuşturan hareketli bir toplum sistemidir. Diğer
topluluklar ise sistemleri altında, Müslümanları idare edebilecek çapta değildirler. Onun için
İslâm bu evrensel hürriyete engel olan diğer sistemleri yıkmak zorundadır. İşte “Dinin
tamamen Allah (c.c.) için olması” budur. Onda diğer nizamlarda olduğu gibi kullara boyun
eğip kul olma yoktur.
Batı kültürünün baskısı altında ezilenler, müsteşriklerin hileli tuzaklarına tutulanlar
İslâm’ı bu şekilde anlamak istemezler. Zira müsteşrikler İslâm’da cihadı: “Dine sokmak için
fertlere zorla baskı yapmak” diye anlatırlar. Fakat müsteşrikler bunun o şekilde olmadığını da
çok iyi biliyorlar. Ancak bu yollarla İslâm’ı ve İslâm’da cihadın yüzünü kirletmek istemektedirler…
İçimizdeki beyinsiz papağanlarsa hemen müsteşriklerin iftira ve suçlamalarını def
etmek için başlıyorlar cihadı, “müdafaa harbi” şeklinde göstermeye… İslâm’ın tabiatını ve
asıl ödevlerini unutuyorlar. Onun ilk hedefinin “insanlığın hürriyeti” olduğunu görmek
istemiyorlar.
Bizim papağanların din anlayışını o garplı müsteşrikler bozmuşlar; güya din sadece bir
vicdan meselesiymiş, İslâm yalnız vicdanlara hitap edermiş, pratik hayatla ilgili bir sistem değilmiş.
Onun içinde, din için olan cihad inançları zorla vicdanlara yerleştirmek için yapılırmış!..
Halbuki İslâm hiç de böyle değildir. İslâm Allah’ın (c.c.) hayata hakim olması için
gönderdiği bir sistemdir. O, hakimiyeti Allah’a vermekle, yalnız tek Allah (c.c.) fikrine dayalı
sistemdir. Pratik hayatın bütün ihtiyaçlarını karşılar.
İslâm’da cihad: tek cümleyle, İslâm sistemini hayata hakim kılma eylemidir. İnanç
meselesi ise bütün siyasî etkenler ortadan kalktıktan sonra bu evrensel nizamın gölgesinde
ferdi vicdanen ikna etmeye bağlıdır. Ferd ikna olursa boyun eğer, ikna olmazsa boyun
eğmemekte hürdür, bunun neticesinde cizye verir, kendi dinini yaşar ve İslâm devletinin korumasında
kalır.
Bizi Sırat-ı Müstakime hidayet eden Allah’a (c.c.) hamd olsun. Eğer Allah (c.c.) hidayet
etmeseydi biz doğru yolu elbette bulamazdık.
Velhamdülillahi Rabbi-l Âlemîn

Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.