You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

İNSAN VE KAİNAT (EVREN)

İNSAN VE KAİNAT (EVREN)

Üye
İNSAN VE KAİNAT (EVREN)
Bismillahirrahmanirrahim
Ezelin ezeli, ebedin ebedî, gerçek varlık, mutlak hakikat, zamanın ve mekanın, her
şeyin yaratıcısı, tek olan Allah (c.c.) buyuruyor ki: “Deki: Allah tektir (Birdir). Hiçbir şeye
muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu zâttır. Doğurmamıştır. Doğmamıştır.
O’na hiçbir şey denk değildir.” (İhlâs Sûresi).
His, akıl ve iman kademelerini aşan ve gerçeğe koşan İslâm’ın kainata (evrene) ait
küllî görüşünü öz kelimelerle toplarsak, İslâm’a göre kainat “Birlik” ifade eden ve “Bir” den
başlayan bir nizamdır (sistemdir). İslâm, bu büyük oluş dünyasında, en büyük oluş
dünyasında en büyük “Birlik” dinidir. Tek zerreden (atomdan), karmaşık hayatın en yüksek
tabakalarına kadar kainatın bütün bitkilere, hareket eden canlı varlıklardan, düşünen insana
kadar bütün birimlerinde “Birlik”... Samanyolları, yıldızlar ve galaksilerin hareketlerinden,
fikir ve ruhlara kadar her şeyin ilâhî kanununu kabul edip, boyun eğişinden, kainatın
başlangıcı ile sonu, gökleri ve dünyasıyla “Birlik”… Cismin zaruri şeylere olan ihtiyacından,
ruhun şevk ve heyecana olan ihtiyacına kadar her şeyde “Birlik”… Bununla kainat ve hayat,
varoluş sebebine en uygun, tek mutlak doğru olan ana yola kavuşmuş olur. İlmin asla
reddedemediği bu izah şekli ile parçaları, şekilleri ve hacimleri başka başka görünüşler
sergileyen bu kainat, tek bir asıl esasa dönmüş olur. Oluşta “Birlik”, olduruşta “Birlik”… Bu
ana fikirde çarpışma ve çelişme ortadan kalkar. “Yer ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsa
idi, onlardaki (kainattaki) bu düzenden eser kalmazdı.” (Enbiya:22).
Allah (c.c.) ezeldeki mutlak idaresi ile kainatı (evreni) yarattı. Bu tecellinin beşerî
melekelerde (beşerî yatkınlık) algılanması düşünülemez. Ancak bu melekelerle beşerî zaaf ve
paslar silindikçe veya başka bir deyimle bu melekeler büyük ve derin esrarı kurcalamak ve
ilâhî sırra ermek gibi soylu bir hedefe talip olunca, düğümler bir bir çözülür ve insan denen
“Esrar-ı Kainat” gayeye erer. Allah (c.c.)’ın kitabında her şey, bildirdiği kadar ve iç dünyaların
algılanması nispetinde ifade buyurulmuştur. Rabbimiz buyuruyor: “Nezdimde (her şeyi) hıfz
(ve tespit) eden bir kitap vardır.” (Kaf:5). “Ki mahfuz bir levhadadır (O).” (Buruc:22).
“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu
yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır.”
(Hadid:22). “O ilktir, sondur, zahirdir, batındır. O, her şeyi kemaliyle bilendir.” (Hadid:3).
İslâm’ın kainata bakış açısı ve değerlendirmesinde insan en ihtişamlı (görkemli)
övgülerin muhatabı olmak şeref ve mevkiindedir. Mutlak kuvvet ve kudret sahibi Allah (c.c.),
Kur'an’da buyuruyor: “Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli
nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine
onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.” (İsra:70).
Gerçekte kainatta en güzel suret insanoğlunun suretidir. Olgun mizaç, akıl, mantık,
okuyup yazma kabiliyeti, sanat, zarafet, incelik, edep ve duyarlılık insana has üstün
vasıflardır. İnsanın kainatta bulunduğu mevkii, izzet ve şerefe talip olma derecesine göredir.
Şöyle ki, melekler şehvetsiz bir akla, hayvanlar ise akılsız bir şehvete sahiptirler. İnsan ise
hem akıl ve hem de şehvete sahip bir yaratılıştadır. O insan, yolların ayrımındadır. Aklını
şehvetine galip kıldığı an, ihtiraslar kırılır, şeytan bozguna uğrar, nizam fikri doğar, bencillik,
nefsaniyet yerini huzur ve sükuna bırakır. İnsanlar arasında inanç ve hamle birliği doğar,
dünya işlenir, ilim, fen, teknik, ahlâk ve saadetin emrine girer. İnsan izzet ve şerefle yükselir.
Dünya ötesindeki ebedî dünyanın meyveleri burada doldurulur ve bu özellikleriyle şehvetine
galip gelen insan akıllı, iradeli, ölçülü, huzurlu ve mesud bir hayat tarzı içinde meleklerden de
ulvî bir dereceye çıkar. Şehveti aklına galip gelen, istekleri bitmeyen insan, şeytanın esiri
olarak nizamsızlığa, bencilliğe, inançsızlık ve buhrana, geriliğe ve cehalete sürüklenir ve bu
haliyle Allah (c.c.)’ın “Belhüm Edal” diye vasıflandırdığı hayvandan da aşağı bir duruma düşer.
2
İnsanın sorunları vardır. İnsana en yakın meçhul kendisidir. İnsan beynini bir burgu
gibi oyan ve bir ömür boyu süren meçhuller içinde ancak tefekkür ve onun solmayan gülü
inanç ile sıyrılabilir. İnanmıyorum, inanamıyorum diye haykıranlara inanmayınız. Onlar bile,
bir inanmak gerçeğini kabul ettikleri içindir ki ona erişemediklerini haykırmaktadırlar. Onlar
kendilerince hissettikleri meçhulü çözmek için çırpınan ve fakat ilâhî meçhullerin çözüm
yöntemi olan inanç hakikatine isyan eden inkârcılardır.
Ben neyim? diye soran insan adım adım tefekkür hudutlarına girer. Nereden geldim,
nereye gidiyorum? Beni kuşatan bir çevre, bir alem var, ama bu alem nedir? Bu alem nasıl
meydana geldi?
Burada iki ihtimal vardır:
1- Bu alem kendi kendine oluşmuştur.
2- Bu alem kendi dışındaki bir kuvvet tarafından oluşturulmuştur.
Bu ihtimalleri kısaca tetkik edip araştırırsak şu neticelere ulaşırız: Bizi kuşatan bu
meçhuller alemi, eğer kendi kendine oluşmuşsa, her oluşumun bir tarzı, bir şekli olacağına
göre, bu oluşa karşı da nasıl? diye sorabiliriz. Akla gelen ilk cevap: “Tesadüfen kendi kendine
oldu” şeklinde ise, bütün ilim ve mantık dışı özelliğine rağmen bu cevabı bir an için ciddiye
alarak düşünürsek, o zaman tesadüfen manasına nedir? Bir plan, bir program, bir kanun ve
nizama yahut önceden kararlaştırılmış bir sebebe dayanmadan meydana geliştir. Yani rast
gele oluştur. Öyle ise kainatın aslı, esası kanunsuzluktur, düzensizliktir, plansızlık, karışıklıktır.
Bu durumda insanların koydukları siyasî, ekonomik, ilmî, ahlâkî ve sosyal kanunların
hepsi kainatın aslına ve esasına ters düşmektedir. Kanunların ve nizamların hepsi ortadan
kaldırılmalı, gücü yeten gücü yetmeyene dilediği gibi hareket etmeli, hatta onu ortadan
kaldırmalıdır. Halbuki bu durum karşısında bütün insanlık dehşet ve nefretle “olmaz böyle bir
şey” diye haykırır. Olmaz ise bunu haykırmak için kanun lazımdır. Kanunun olduğu yerde
tesadüfîlik olmaz.
Yine aynı metotla düşünürsek, tesadüfün hakim olduğu bir alemde günler yirmi dört
saat olmaz. Bazen üç gün süresince güneş batmaz, bazen haftalarca gece olur. Yazın en sıcak
günlerinde bir anda dolu, kar yağar. Güneş batar, üç beş dakika sonra yeniden doğar. Ağaçlar
yeşerir, çiçek açmadan kurur. Mevsimler yok olur. Gökyüzündeki yıldızlar birbirine girer.
Bütün fizik, kimya, biyoloji, sosyoloji, astronomi, tarih ve coğrafya alt üst olur ve her şey
mahvolur. Böyle olmuyorsa, insan ibretle, hayranlıkla, derin bir huşû' ile bu kainata bakmalı
ve kıl kadar şaşmayan, muazzam ve muhteşem bir nizamın yaratıcısına secde etmelidir. Biz
insanlar, henüz ilim çağının başlangıcında bulunmamıza rağmen daha şimdiden, her yeni bilgi
içinde yaşadığımız kainatın “Yaratıcı bir zeka”nın eseri olduğunu gösteren yeni yeni deliller
ortaya koyuyor. Bu suretle iman bilgiye dayanmakta, ulaşılan her aşamada insanlık kendini
yaratanına biraz daha yakın hissetmektedir.
Bütün bunlar gösteriyor ki, bu muazzam oluşum tesadüfi değil, kendi dışında bir
kuvvet ve kudret tarafından meydana getirilmesi gerekir. Fakat bu kudret nasıl bir özelliğe
sahiptir? Ayırıcı, belirleyici özelliklere sahip değilse, kör bir kuvvettir. Şahsiyeti olmayan,
özellikleri olmayan kör kuvvet bu kadar ince zeka, basiret, plan, nizam ve kanun meydana
getiremez. O halde kendi sonsuz kudreti ve şahsiyeti dışında yarattıklarının hiçbirine
benzemeyen, onlardan üstün kudret ve kuvvetli, onlara hakim, her şeyi gören, bilen, işiten,
vücudu kendi zatına has, zaman ve mekandan münezzeh (arı, uzak) ve bütün akla gelenlerin
üstünde ve yücesinde, daha ötesinde bir “mutlak yaratıcı” bir “mutlak hakikat” vardır ki,
O’nun ismi Allah (c.c.)’tır ve O’nun nizamı da İslâm’dır. Biz Müslümanların Allah (c.c.)’a
inanışı budur. O’nun kudret ve kuvveti karşısında, hudutsuz derecede yüksek zekası
karşısında, sarsılmaz bir iman ve mahfiyetkar bir hayranlık duyarız.
3
İNSAN VE KAİNAT (EVREN) -IIBu
noktada, batıdaki bilimsel çalışmaların gerçeğe yaklaşma gayretlerini de tespit
edelim. Hiçbir zaman ve hiçbir yerde biz, İslâm’ın erişilmez ileri anlayışını, batıdan
gelebilecek övgülere dayandırmayız. Biz Müslümanlar en ileri, en gelişmiş, en olgun, en
doğru, en güzel ve en iyi bir nizamın mensuplarıyız. Çağımızda bugünkü durumumuz,
doğrudan doğruya bizim kusur ve zavallılığımızdır. İslâm nizamı, bütün canlılık, tazelik ve
güçlülüğüyle istikbal ufkumuzdadır. Bu nizamın gerçeklerine ilmen, fikren, fennen yaklaşan
batılı alimlere tebrik ve teşekkürlerimizi sunmak İslâmî edebimizdir.
Şu hususu tespit etmekte de bir zorunluluk vardır ki, insan ilim, fen, teknik sahada ve
topyekün kainata bakışta ne kadar ilerlerse ilerlesin, yaratılmış olana erişmek ve her an yeni
bir tecelli sırrını çözmekten başka bir şey yapamaz. İslâm’ın kainat görüşünde en canlı metot
hükmü şudur ki: Fen, teknik ve bütünüyle ilim, insana yaratılışının asıl gayesini temin ettiği
müddetçe erişilmez bir makama sahiptir. İslâm’ın “Bir” den başlayan ve sonra bütün varlıkları
kuşatan aydınlık sistemi içinde şaşmaz hedefi, gayelerin vasıtalara kurban edilişini
önlemektir. İfrat ve tefritin olmadığı bu yolda (Sırat-ı Mustakim’de) prensip, kainatın bütün
değerlerini, kuvvetlerini ve varlıklarını İslâm’ın gayesine hizmet ettirmektir. Aklın alabileceği
bütün büyüklük ölçülerini zorlayan gök alemi içinde, saniyede 3000 km. hızla yola çıkan bir
güneş ışığının, bir büyük kozmik daire (evrenin etrafındaki daire) çizip tekrar kaynağına
dönmesi için iki yüz milyar seneden fazla zamana ihtiyaç vardır diyen ilim, eğer insanı Allahü
Azimü’ş-Şan’ın huzuruna götürüyorsa, teslim olunacak bir mürşittir. Sayısız misallerin ortaya
çıkardığı hakikat şudur ki, kainat dediğimiz bu muhteşem, görkemli ilâhî mimarî, görülen,
duyulan, koklanan veya tadılan şartların çok daha ötelerinde devam eden, düşünülen, sezilen
hayal edilenin ilerisine geçen bir gerçekler külliyatıdır.
İslâm’ın kainata bakış açılarını muhtelif vesilelerle tespit ederken hemen belirtelim ki,
İslâm kainatta yalnız ilmî, astronomik ve maddî açıdan değil, derinlik, öz ve ruh ifade eden
imanın ilâhî hududuna da bakar ve her şey bu noktaya varmak içindir. Bu arada insanın aklına
şöyle bir şey de gelebilir? Kainatın bir sonu var mıdır? En küçük teferruata (ayrıntılara)
sapmadan ve ilk akla gelen esaslar üzerinde kafa yormak, bizi kainatın mutlaka sonu olacağı
fikrine götürecektir. Bugünkü ilim bunu ispatlıyor. Fakat en doğru hüküm Allah (c.c.)’ındır.
“…Güneşi ve Ay’ı emri altına almıştır. Her biri belirtilmiş bir süreye kadar akıp gider…”
(Fatır:13). Güneş ve Ay’ın belirtilen süreye kadar akıp gitmesi, ömürlerinin sınırlı olduğunu
ifade etmez mi? “Fakat insan, önündeki (o kıyameti) yalanlamak diler, kıyamet günü de ne
zaman(mış diye) sorar. İşte göz (hayret ve dehşetle) kamaştığı, Ay tutul(up karar)dığı,
güneşle Ay bir araya getirildiği zaman.” (Kıyamet Sûresi). “Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp
birbirine tek çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği zaman, işte o gün olacak olur (kıyamet
kopar). Gök de yarılır ve artık o gün o, çökmeye yüz tutar.” (Hakka:13-16).
Kainattaki soğuma da bunu ispatlıyor ki, kainat durmadan bir hararet ölümüne doğru
gitmektedir. Yani tabiatın bütün faaliyetleri duracak. Işık ve hayat olmayacak bu soğumanın
sonucunda…
İslâm’ın küllî görüşünde kainatın nizamı “tek ve ortaksız” bir mutlak otoriteye bağlanır.
Bu küllî görüşle “Hakimiyet” kavramı gerçek manasına kavuşur. “Hukuk” bu görüşün ışığı
altında şekillenir. “Devlet nizamı” bu küllî görüşün dünyaya vuran ışığıdır. İnsan bütün
toplumsal bağlarını bu görüşe bağlamakla “Adalet”e erer, “Hürriyet”e erer, “Haysiyet” e erer.
“Ekonomi” bu küllî görüşün altında şekillenir ve fonksiyonunu yapar. “Siyaset” bu küllî
görüşün işaret ettiği hedefe yönelir. Dünyadaki gerçek barış, gerçek kardeşlik, gerçek saadet ve
refah, bu küllî görüşün anlaşılması ve uygulamasıyla mümkün olur. Dolayısıyla kötü arzular
frenlenir, hatalar ortadan kalkar, başıbozukluk yok olur ve maddî, manevî sahada uyumlu bir
çalışmaya kavuşan insanoğlu, belki o zaman biraz daha affa layık olarak ve kainattaki vazifesini
yapmış olarak hesap gününün sahibinin huzuruna çıkabilir.
4
Netice olarak görüyoruz ki, İslâm’ın tefekkür genişliği, hakikati bulma gayreti ve
kutsal hedefe varmak isteyenlere gösterdiği misalsiz hoşgörü, bütün kof iddialara, hissî ve
cahilane suçlamalara rağmen, İslâm dışındaki hiçbir sistemle mukayese edilemeyecek kadar
sonsuzdur.
Bütün İslâm aydınları şu hükmü gururla ifade edebilirler ki; İslâm ebedî saadeti temin
etme yolunda, beşer kafasını küflendiren bütün dar kalıpları ebedî ve gerçek devrimci karakter
ve özelliğiyle yıkmış, inkârın yerini imana, hurafenin yerini hakikate, buhranın yerini huzura,
karanlıklar aydınlıklara, başıboş yaşayışı sistemli ve disiplinli bir hayat görüşüne ve
yaşayışına sevk etmiştir. O’nun kainata bakışında ve kainat hakkındaki küllî görüşünde, bütün
insanlığı kurtarıcı bir kutsal mesajın muhteşem çağıltısı duyulur, bir hayat sistemi (nizamı)
fışkırır bu mesajdan…
Bu hitap “Müslüman’ım” diyen her samimî insanadır. Müslüman yeryüzündeki kutlu
vazifesini bilen ve bu vazifesinin gereğini yerine getiren insandır.
İslâm’a yaklaştığı ölçüde gerçeğe yaklaşan ve fakat gerçeğin adını söyleyemediği için
yuvarlak kelimeler ve manalar etrafında dönen garip inkârcı batılıya bildirelim ki Müslüman,
sonsuz ve üstün kudretin sahibi, Alemlerin yaratıcısı olanın ismini biliyor, O’na güçlü bir
inançla Allah (c.c.) diyor ve huzurunda şükranla ebedî secdelere kapanıyor.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.

Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.