İhlâs her amel ve çalışmanın ruhudur. Bu ruh kaybolunca, insanların çok büyük değer
verdikleri amellerin Allah (c.c.) yanında hiçbir ağırlığı ve değeri kalmaz. Bu nedenle mü'min,
maruf ve münker görevini yaparken, herhangi bir yalan ve hile katmaksızın daima niyetine
bağlı kalması gerekir. İhlâsından bir şey kaybetmemesi ve yaptığı ile ancak Allah (c.c.)’ın
rızasını istemesi gerekir.
Marufu emir, münkeri nehy, din uğruna eşsiz bir hizmet, insan için büyük bir saadettir.
Tasavvur edilemeyen bir saadet… Bu saadete, ancak kendilerini Allah (c.c.)’ın rızasını aramaya
yönelten ve ahiret kurtuluşundan başka bir şey istemeyen ihlâskârlar erişebilir, kavuşabilir.
Fakat gerçekten marufu emredip münkeri nehy çalışması ile birlikte ihlâsın kalması ve
yürütülmesi, erişilmesi uzak ve zor bir çalışmadır.
Çünkü insan bu çalışmayı yaparken gösterişe, şöhrete ve bencilliğe düşmekten korkar.
Bu tür hastalıklar da, hakkı açıklayıp ilan etmek ve hitap etmek için insanların oluşturduğu
muhteşem toplantılara ve büyük törenlere katılma imkanı verildiğinde ortaya çıkar.
Bu gibilerin kitapları ve yazmış olduğu eserleri, insanları yönlendirmede etkili ve
geniş kitlelere ulaşmada büyük imkana sahiptir. Her kesimde kabul görür. Okuma ve ders
almada, toplumun büyük bir kesiminin takdirlerine mazhar olur. Tarihte nice kimseler din
yolunda hapishanelerin şiddetli baskılarına, ızdırap ve akıl almaz işkencelerine göğüs
germişler ve hiçbir şeyden korkmaksızın bâtıla meydan okumuşlardır.
Din için gösterdikleri fedakarlıkları, eziyete karşı sabır, sebat ve hizmetleri vardı.
Onların bu fedakarlıkları ve şöhretleri tüm dünyayı sardı. Diller onları övdü. Hatıraları ve
eşsiz çalışmaları vaaz ve nasihatlerin konusu oldu. Onlar anlatılmakla tükenmedi.
Bu vasıflarla bezenen dava adamı, ne zaman ki kendi kendini oyalayıp gündelik işlerle
meşgul oldu, o zaman riya ve şöhreti savunur oldu. Kendilerine marufu emredip, münkerden
nehyettikleri nice muhataplarının kalbini incitmiş ve onları hayal kırıklığına itmiş oldular.
Her ne kadar bu görevi yapan böyle kimseler, bâtıla yönelmezse de, gerçek olan,
şereften zillete düşen böyle kimselerin insanlara faydalı olamayacağıdır.
Allame Aliyyü’l-Kâri der ki: “Marufu emir, münkeri nehy gibi İslâm devletinin
kuruluş gayesi olan eşsiz bir görevin en önemli şartlarından biri de, bu görevi yapanın
kendini savunma gayretine kapılmadan, şöhrete ve riyaya düşmeden, mü'minlere yaptığı emir
ve tavsiyelere uyan, hakkın ve Allah (c.c.)’ın dininin hakim olmasını isteyerek, yaptığı
çalışmalarda samimî ve ihlâslı davranmasıdır. Böyle bir kimse ihlâs makamında doğru bir
kişi olduğu zaman ancak Allah (c.c.)’ın şeriatıyla çatışan her türlü fikrî ameli, zararlı
cereyanları ortadan kaldırmaya çalışır ve zafer kazanır. Allahü Teâlâ (c.c.) buyuruyor ki: “Ey
iman edenler! Siz Allah’ın dinine, O’nun peygamberine yardım ederseniz, O da
(düşmanlarınıza karşı) size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” İslâm hukukunu
müdafaada ve her türlü emperyalist güçlerle yapılan her çeşit savaşta ve her çeşit saldırıya
karşı direnmede sabır ve sebat verir.”
Maruf ve münker görevini yapanlar, Peygamberlerin ve Nebîlerin yapmakla
görevlendirildiği bu şerefli görevi, tespit edilen rotasından dışarı çıkarmamalıdırlar. Yüce
Peygamberimiz (s.a.v.) ile Ashab-ı Kiram bu görevi, bu şekilde yapmışlardır. Onların yolunda
olduğunu iddia edenler, Peygamberler ve onların izinden gidenlerin sahip oldukları ihlâs ve
samimiyetlerini çalışmalarına ışık tutmadıkları takdirde, kendilerini onlara nasıl nispet
edebilirler? Samimiyetsiz ve ihlâs sahibi olmayan bir kimse marufu emir ve münkeri nehy
2
görevini nasıl yapabilir? Şayet yaptığını kabul etsek bile, yürüttüğü çalışmasında,
Peygamberliğin izlediği çalışma şekilleri olmakla beraber, Peygamberlerin çalışmalarının
özellik kazandığı ruhtan uzak olur. Bütün bu çalışmalar inanarak, şöhret ve riyaya
kaçmaksızın, nefsin ve bedenin arzularına uymadan yapılmalıdır.
Böyle olduğu takdirde bu davet, Allah Resûlünün (s.a.v.), kendisinden sonra gelen Raşit
Halifelerinin temsil ettikleri makamda bir davet olmuş olur.
Hülâsa; marufu emir, münkeri nehy farziyeti büyük bir maksadı ve yüce bir gayeyi
hedef edinir ki o da, Allah (c.c.)’ın arzında O’nun yasasını layık olduğu makama koymak,
dinini açıkça ilan etmek, unutulmaya mahkum edilmiş Kur'an’ı yeniden hayata hakim kılmak,
insanı insanın kulluğundan kurtarıp Allahü Teâlâ (c.c.)’nın kulluk hürriyetine kavuşturmak ve
tağuta boyun eğmekten tüm insanlığı kurtarmaktır. Bu ise temiz ve mukaddes bir çalışmadır.
Böyle bir çalışmada ihlâs ve doğruluk kaybolunca, çalışan sadece nefsini tatmin etmiş olur.
Dünya hayatındaki çalışma ona sadece övgü kazandırır. Fakat bunda ne kendisi için hayır
vardır, ne de yerde ve gökte kendisine zerre kadar fayda verecek bir sevap vardır. Allahü
Teâlâ (c.c.)’nın kendisine takdir ettiği kadar hayır ve iyilik hariç. O her şeyi hakkıyla bilen ve
her şeyden haberdar olandır.
Tevfik ve hidayet ancak Allah (c.c.)’tandır.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.