You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...

Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...

Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
Haricilerin Kureyş'e Kinleri, Hilâfet Gâsıbî Saymaları


Hz. Ali'ye ve ondan sonra da Emevîlere karşı duran Hâricile­rin çoğunun bu inançlarında, ıslâh üzere olduklarını söylemiştik. Fakat biz bununla, onları Hükümete karşı isyana sürükleyen bu akidelerden başka sebepler yok demek istemiyoruz. Bunun en açık misâli şudur: Hâriciler, Hilâfete yalnız Kureyş'in geçmesini çeke­miyorlar, başkalarının değil de, ancak Kureyş'in hâkim olmasını kıskanıyorlardı. Gerçekten Hâricilerin ekserisi Rabîa Kabilelerin­den idiler. Bunlarla, Mudar Kabileleri arasında cahiliyet zamanın­dan beri eski bir düşmanlık vardı. İslâmiyet bu düşmanlığın şid­detini biraz azaltmış ise de, büsbütün kaldıramamıştı. Kalblere gizlenmiş, ruhlara sinmiş bâzı cahiliyet izleri kalmıştı. Bunlar, Hâ­ricilerin mezhebine ve görüşüne kapılanların gör'iş ve mezheble-rinde —farkına varılmadan, sezilmeden— kendini gösterdi. Bazan insan ruhunu, öyle bir arzuya sardırır ki, muayyen bir fikre sap­lanır kalır, ıhlâs peşinde koştuğunu zanneder, aklı kendisini doğ­ruya götürdüğü kuruntusuna kapılır. Bunlar hayatta daima görü-lenfişlerdir. insan, kendisine elem veren şeye yakın olan, her dü­şünceden nefretle kaçar. Mademki bunun böyle olduğu bir gerçek­tir. Ekserisi Rabîa Kabilelerinden olan Hâriciler de baktılar ki. Ha-lifeleV, aralarında düşmanlık bulunan Mudar Kabilelerinden seçi­liyor, onların hükümlerinden nefret ettiler. Bu nefretin tesiri al­tında kalarak Hilâfet mes'elesinde farkına varmaksızın bambaşka bir fikre saplandılar. Onu mahz-ı dîn saydılar, İhlasın özü sandılar. Dîne ihlâsla bağlanmaktan, Allah 'a yönelmekten başka bir maksat­ları olmadığı zannına kapıldılar. İçlerinde gerçekten ihlâs sahibi, her hangi bir kötü garazdan uzak kalan kimse de yok değildi. Fakat. umumiyetle haklarında verilen hüküm böyledir. Kalplerde gizli olanı en iyi bilen Allah'tır.

"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
Haricîlerin Çoğu Araptır


Hâricilerin ekserisi Araptır. Aralarında mevâliden olanlar ga­yet azdır. Halbuki Hâricilerin Hilâfet hakkındaki görüşüne göre» şartlan mevcut olunca, mevâli de Halife seçilebilmek hakkım ha­izdi. Çünkü onlar Hilâfeti her hangi bir ırku münhasır görmüyor­lardı. Bu görüş mevâlinin işine uygun düşmektedir. Fakat mevâli-nin Hâricilerin mezhebinden nefret etmelerinin sebebi şudur: Hâ­riciler mevâliden hoşlanmıyordu. Onlarda da koyu Arap taassubu vardı. Nehc'el-Beiâğa sarihi îbn-i Ebî Hadîd naklediyor: Mevâli­den bir adam Hâricilerden bir kadınla evlenmek üzere dünürlük yolladı. Hâriciler buna kızdılar; kadma:

— Bizi rezil ettin, dediler.

Eğer bu asabiyet dâvasını bıraksalardı, mevâliden onlara da­ha çok uyanlar olurdu.

Hâriciler arasında mevâli az olmakla beraber bâzı fırkaların­da onların tesirini görüyoruz. Meselâ Yezidiye [3]fırkasının iddia­sına göre; Âllah'u Teâlâ Acemden, Arap olmayanlardan bir pey­gamber gönderecek, ona gökten bir kitap indirecek, onunla, Şe-riat-ı Muhammediye'yî nesh edip kaldıracakrmş. Meymûniye[4] fırkası ise bir adamın öz evlâdının kızlarım, gerek erkek, gerek kız kardeşlerinin evlâtlarının kızlarım, nikahlanıp almasını mubah gö­rürler.[5] Görülüyor ki, bunlar ibahaciîik prensibidir. Bunların İran mahsulü olduğu açıktır. Çünkü Mecûsi Farslar, İranlı bir Pey­gamber beklemekte oldukları gibi bu türİü nikâhları da mubah saymaktadırlar
"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
Haricilerin Basit Ve Sathî Görüşleri


Yukanda Hâricilerin nasıl bir zihniyet taşıdıklarım, onların hâlet-i nahiyelerini Öğrenmiştik. Gerçekten onların akideleri, basit ve sade akıl ve fikirlerinin mahsulüdür. İnançlarında sathî görüş­leri, Kureyş'e ve bütün Mudar kabilelerine düşmanlık kendini gös­termektedir.

a- Birinci görüşleri —ki bu, onların en doğru ve sağlam gö­rüşleridir— Halîfenin bütün müslümanlann hür ve serbest seçimiyle o makama getirilmesidir. Bu seçim bir fırkaya veya bir top­luluğa mahsus değildir. Adaleti icra ettikçe, dîne uydukça, hatadan ve sapıklıktan uzak kaldıkça Halîfe sayılır. Eğer doğru yoldan sa­parsa azli ve katli lâzım gelir.

b- Onların görüşlerine göre Halifelik, Arap kabilelerinden, soylarından hiçbir aileye mahsus değildir. Başkalarının dediği gibi Hilâfet yalnız Kureyş’in hakkı değildir.Bu ancak Arablara mahsus olup Arap olmıyanlar o haktan mahrum edilemez. Müslüman­lar hepsi bu hususta müsavidir. Hattâ haktan ayrıldığı, doğruyu bıraktığı zaman azli ve katlık olay olsun diye Halîfenin Kureyş'den başkasından olmasını tercih bile ederler. Çünkü; onu koruyacak kuvvetli asabiyet sahibi kabile bulunmıyacağından azli kolay olur. Başları olan Abdullah b. Vehb bu esasları kurdu ve bunlar dahi­linde onu kendilerine reis seçerek ona Emîr'ül-Mü'minin unvanını verdiler. Halbuki o, Kureyş'ten değildi. Bu başlangıç diğer Müslü­manları onlara uymağa, mezheblerini benimsemeğe teşvik edici olmalıydı. Fakat onların mevâliyi hakîr görmeleri, Müslümanların kanım helâl saymaları, kadınları ve çocukları bile esir etmeleri, Hz.

Ali'nin ve Ehl-i Bevtin çoğunun imamlarına ta'n ile dil uzatmaları, bütün bunlar Müslümanların onlardan yüz çevirmelerine sebep oldu.

c- Burada şunu da kaydedelim ki. Hâricilerin Necdât Kolu halkın bir halife seçmesine bile lüzum görmezler. Müslümanlara lâzım olan aralarında adalete riayet etmeleridir. Eğer bu cihet on­ları hakka riayete sevkeden bir imam olmaksızın tamam olmazsa, o zaman bir imam seçerler. Halife seçimi şer'an vâcib değildir. Maslahat icap derse, buna ihtiyaç hâsıl olursa seçmek caizdir, vâ­cib değildir.

ç- Hâriciler günah işleyenleri kâfir savarlar ve bu işte bi­lerek, kötü maksatla günah işlemekle hataya düşmek arasında hiç­bir fark yapmazlar. Bunun içindir ki, hakem tâyin ettiğinden dola­yı Hz. Ali'yi tekfir ederler. Halbuki Hz. Ali hakem tâyinine kendi arzu ve ihtayariyle gitmemişti. Haydi teslim edelim ki, hakem tâ­yinini kendisi istedi, bu içtihadında hata eden bir müetehit duru­munu aşmaz. Müctehidin ise hatası bağışlanır. Onların Hz. Ali'yi tekfir etmeleri içtihatta hatanın müetehidi dinden çıkardığına inandıklarını gösterir. Kendilerine cüz'i bir muhalefeti olan Tal-ha, Zübeyr, Osman ve diğer Ashabın uluları hakkında ayni şeyi ya­pıyorlar, îçtihadlarında hatalarından dolayı onları tekfir ediyorlar. Nehc'el-Belâğa Şârihi İbn-i Ebî Hadid, günah işleyenleri kâfir say-maları hususunda onların tuttukları delilleri getirerek, onları bi­rer birer reddedip çürütmüştür. Nasıl reddettiği bizim için o ka­dar mühim değildir. Bizim için burada mühim olan şey; onların nokta-ı nazarlarını, nasıl düşündüklerini gösterme bakımından on­ların delillerini bu vasıta ile öğrenmiş olmaktır. Bu delillerden on­ların düşüncelerinin ne kadar sathî olduğunu bahislerinde hiç derinleşmediklerini,mevzuu etrafiyle kavrayamadıklarını açıkça gö­rüyoruz. .

Bu delillerden bâzısına göz atalım: «Mekke'ye gitmeye yolculu­ğa takati olan kimselere, Beyt-i Şerifi ziyaret ile Hacca gitmgeleri farzdır. Her kim küfür ederse, Allah-u Teâlâ âlemlerden müstağ­nidir.»

Ayet; Haccı terk edeni kâfir sayıyor. Haccı terketriiek büyük günahtır. Öyle ise Hâricilere göre büyük günah işleyen her kimse kâfir olur. Diğer delilleri:

«Kim ki Allah'ın inzal ettiğiyle hükmetmezse, onlar kâfirler­den olur.»

Her günah işleyen kimse, onlarca, Allah'ın inzal ettiğiyle amel etmiyor dernektir ve kâfir olur. Diğer delilleri :

«O gün bâzı yüzler beyazdır, bâzı yüzlerse kapkara olur. Yüz­leri kara olanlara denir Saskiniz îmandan sonra küfür ederseniz ha, küfür ettiğinizden dolayı şimdi azabı tadın bakalım.»

Fâsık olan kimse, yüzü beyaz olanlardan olamaz. Öyle ise, o yüzü kara olanlardan olması lâzım gelir. Yüzü kara olanlar ise kâfirdir.

«O gün bâzı yüzler parlar, güler, sevinir; bir takım yüzler de tozlu topraklı, karanlık onu sarar, işte bunlar kâfirler ve fâcirler-dir» (Abese: 38-42)

Fâsıkın yüzü kir-pas içindedir, onun kâfirlerden olacağı mu­hakkaktır. «Zalimler Allah 'ın Âyetlerini inkâr ederler.» Zalimler münkirdir. İnkâr ise kâfirlerin sıfatıdır.[6]

Bu delillerin hepsi naslara sathî bakışın mahsûlüdür.Âyetle­rin maksadını anlayamamışlar, esrarını kavrayamamışlardır. Hz. Ali kendi zamanındaki Hâricilerle münakaşa yapar, kesin delillerle onlan sustururdu. O sözlerden bâzıları şunlardır :Haydi inatla be­nini hata ettiğimi ve dalâlete düştüğümü iddia ediyorsunuz, fakat neden benim dalâletim yüzünden bütün Muhammed Ümmetini ve Âl-i Beyti dalâlette sayıyorsunuz. Niçin benim hatamla onlan mua-haze ediyor,, benim günahımla onları nasıl olup da kâfir sayıyorsu­nuz. Kılıçlarınız omuzlarınızda, onları yara olan yere de, yara ol-mıyan yere de hemen vuruyorsunuz. Günah işleyeni, günâh işlemi-yenle karıştırıyorsunuz. Siz de bilirsiniz ki, Hz. Peygamber evli ol­duğu halde zina yapanı recm etti, sonra onun cenaze namazını kıl­dı, sonra ehlini onun malına mirasçı yaptı. Katili kısasan öldürdü, elini kesti, evli değilken zina yapana had vurdurdu, sonra onlara diğer Müslümanlarla beraber ganimet malından hisse verdi, Müs­lüman kadmlariyle onları evlendirdi. Hz. Peygamber onlan bu gü­nahlarından dolayı cezalandırdı, onlar hakkında emir olunanı ye­rine gelirdi. Fakat onları îslâm topluluğundan dışarı saymadı. Islâmın onlara verdiği hisselerini menetmedi. Onların isimlerini Müslümanlar listesinden çıkarmadı.»

Bu sözler o inatçıları susturacak mahiyettedir. Bunların etra­fında gürültü kaldıramazlar. Hz. Ali onlara karşı kitaptan değil de, bizzat Hz. Peygamberin işlediği fiillerden delil getirdi. Çünkü fiil tevil taşımaz. Başka türlü anlaşılmağa tahammülü yoktur. Onla* nn sathî görüşlerine meydan vermez. Onların ancak bir tarafı gö­ren bakışları, ibarelerin bütününü anlamaktan uzaktır. Sözleri yanlış ve noksan anlıyorlar. Onun için Hz. Ali onlara amelî delil­ler' gösterdi, onların yanlış anlayışa giden tevîl yollarını kapadı. Onların bozuk ve fâsık görüşlerini reddetti.
"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
Çok İhtîlâfçı Olmaları

Hâricilerin ekserisinin benimsediği inançlar bunlardır. Bunla­rın dışında aralarında anlaşamadıkları bir çok ihtilâf noktaları vardır. Hâricilerin kusurlarından biri de çok ihtilâfçı, kavgacı ol­malarıdır. En ufak ve ehemmiyetsiz bir mes'ele yüzünden aralann-da hemen ihtilâf çıkar, kavga kopardı. Belki de onların sık sık boz­guna uğramalarının sebebi .de budur.

Emevîler zamanında Mühelleb b. Ebî Sufra Müslüman halkı onların saldırganlıklarından korunmak için bir kalkan vazifesini görürdü. Onlan birbirinden ayırarak kuvvetlerini parçalamak için aralarındaki bu ihtilâfları fırsat bilirdi. Aralarında ihtilâf çıkar­mak için vesileler yaratırdı. îbn-i Ebî Hadıd'in nakline göre: Hâ­ricilerin. Ezânka kolundan bir demirci gayet zehirli oklar yapar,

bunları Mühelleb'in adamlarına atarlar, öldürürlerdi. Bu durum Mühelleb'e arz olundu. O da :.

— Ben bunun çaresini bulurum, dedi ve adamlarından birine bir mektupla bin dirhem para vererek onu Hâricilerin Kumandanı­nın bulunduğu yere gönderdi ve ona bu mektupla parayı gizlice oraya bırakmasını tenbih etti. Mektupta demirciye hitaben şunlar yazılıydı:

«Yapıp gönderdiğin okları aldım. Sana bin dirhem gönderiyo­rum. Bunları al ve bize daha çok ok gönder.»

Bu mektupla parayı bulanlar derhal kumandanları olan Kata-rî'ye koştular ve işi haber verdiler. O da demirciyi çağırtarak :

— Bu mektup ne? diye sordu.

— Bilmiyorum, dedi.

— Bu paralar ne?

— Haberim yok, cevabını verdi. Herifin hakikaten bir şeyden haberi yoktu. Fakat inkâr ediyorsun diyerek demirciyi öldürttü. Benî Kays b. Sa'lebe'nin reisi olan Abdurrabbih gelerek Katarî'ye itiraz etti ve :

— İnceden inceye araştırmadan bir adamı Öldürdün, dedi. Katarî de :

~ İnsanların yararına, umumî maslahat uğrunda bir adamı öldürmek kötü bir şey sayılmaz, imamın yararlı gördüğü şeyle hük­metmek hakkıdır. Tebaanın buna itiraza hakkı yoktur, dedi.

Bu cevabı Abdurrabbih beğenmedi ve cemaatıyle ondan ayrıl­mak istediyse de adamları buna yanaşmadılar. Mühelleb bunu ha­ber alınca başka bir çare düşündü. Bir Hıristiyan kişi buldu. Ona oldukça mühim bir para mükâfat vaad ederek şu talimatı verdi:

— Hâricilerin başı olan Katarîyi gördüğün zaman ona secde et, seni bundan menetse de ben sana secde ediyorum de.

Hıristiyan böylece yaptı. Katarî :

.— Secde ancak Allah'a yapılır, dediyse de o:

— Beji sana secde ediyorum işte, dedi.

Orada bulunan Hâricilerden biri hemen ileri atıldı:

— O, Allah'ı bırakıp sana secde ediyor. Kur'ân, «Sizler ve Al­lah'tan gayri taptıklarınız Cehennem odunudur» diyor. Sen de Ce­hennem odunlarından oldun, dedi.

Katarî kendini şöyle müdafaa etmek istedi:

— Hıristiyanlar, Hz. îsâ'ya taptılar, fakat bu îsâ'ya bir zarar verdi mi?

Diğer bir Hârici hemen ayaklandı ve Hıristiyanı derhal öldür­dü. Katarî bu işi beğenmedi, diğer Hâriciler de Katarî'nin bu hare­ketini beğenmediler, inkâr ettiler. Bu vaziyeti Mühelleb duyunca onlara adam gönderdi ve şunu sordurdu:

— İki adam var, bunlar muhacir olarak size gelmek üzere yola çıksalar, bunlardan biri yolda ölse, diğeri sağ ve salim olarak size ulaşsa onu imtihana çekseler, fakat muvaffak olmasa, bunlar hak­kında ne dersiniz?

Bâzıları: Yolda ölen kimse cennetliktir, imtihan veremiyen kâfirdir dediler, bâzıları ise: Her ikisi de kâfirdir, dediler. Böylece aralarında ihtilâf başladı.* Bu ihtilâf üzerine Katarî Islahat hudu­duna gitti bir ay orada kaldı, adamları ihtilâfa devam ettiler.[7]

Görülüyor ki Mühelleb, bu büyük kumandan* onların kinleri­ni körükleyerek basit görüşlerinden nasıl istifade etmiye çalışıyor. O zaif düşünceli kimseler arasında düşmanlığı alevlendiriyor, ih­tilâfı körüklüyor. Böylelikle onların kinlerini birbirine musallat ediyor. Müslümanlara saldırmağa takatlan kalmasın diye onları birbiriyle uğraştırıyor. Zaten Hâricilerin kendi aralarında ihtilâfla­rı pek çoktu. Hariçten aralarına ihtilâf tohumu saçmağa lüzum kal­maksızın birbiriyle ihtilâf halinde idiler. Onun için bir çok fırka­lara bölündüler. Başlıca fırkalarından ve başlarından biraz bahse­delim.

"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
HÂRİCİLERİN AYRILDIKLARI KOLLAR


Ezarîka



Bunlar Ezrak oğlu Nâfi'a uyanlardır. Nâfi, Arapların Rabîa kabilelerinden Benî Hanîfe'dendir. Hâricilerin en kuvvetli kabile­si bunlardır. Sayıca çok, kuvvetçe üstündür. Nâfi'nin kumandası altında, Emevîlerin kumandanları ile ve Abdullah b. Zübeyr ile 19 sene savaştılar. Bu Nâfi döğüş meydanında öldürülünce onun ye­rine Nâfi' b. Abdullah geldi, sonra da Katarî başa geçti. Bunun za­manında kuvvetleri çöktü. Çünkü bu kültürsüz insanlar kan dök­mekle şöhret almışlardı. Müslümanlar onlardan nefret ediyordu. Aralarında da hiç ihtilâf eksik olmazdı. Bu sebeple her yerde boz­guna uğradılar. Katarî'den sonra hezimetleri devam etti. Nihayet dağılıp gittiler.

Bunlar Hâricilerin yukarıda saydığımız prensiplerine kail ol­makla beraber, üstelik onlara şunları da ilâve ediyorlardı:

a- Kendilerine muhalif olan bütün Müslümanlar, kendileri­nin görüşlerini kabul etmiyen Hâriciler, döğüşe katılmıyan Hâri­ciler hepsi müşriktirler.

b- Muhaliflerin küçük çocukları da müşriktirler. Bu masum sabiler de Cehennemde ebedî kalacaklarmış!

c- Muhaliflerin memleketi, harb hâlinde olan kâfirler mem­leketidir, çocuklarını öldürmek, kadınlarını esir etmek caizdir.

ç- Zâni recm edilemez. Çünkü Kur'ân'da bu zikrolunmamıştır. Namuslu erkeklere şerefsizlik isnat eden kimseye had vurmak yoktur. Fakat namuslu kadınlara kazf eden, şerefsizlik isnadı ya­panlara had vurulur. Çünkü bu Kur'ân'da vardır.

d- Peygamberlerden büyük, küçük her nev'i günah sadır olabilir.[1]


Necdât


Bunlar da Necdet b. Uveymir'e tâbi olanlardır. Bu da aynı ka­biledendir. Bunlar döğüşe katılmıyan Hâricileri tekfirle çocukların öldürülmesinin helâl sayılması mes'delerinde Ezânka'ya mu­haliftirler. Fakat bunlar aralarında muahede olan ve zimmet ile bağlananların canını, malını helâl sayarlar. Zimmet ve ahid tanı-, mazlar. Bunlar Yemâmede bulunuyorlardı. Baştan Ebû Tâlut Hâ­rici ile beraberdiler. Sonra 66 H. senesinde Necdet'e bi'at ettiler. Bunlar işi birdenbire büyüttüler. Bahreyn, Umman, Hadremevt, Yemen, Tâif hep onların eline geçti. Sonra Necdet ile aralarında ihtilâf çıktı. Ona kin bağladılar. Meselâ: Necdet kendi oğlunu or­duyla göndermişti. Kadınları esir aldılar. Taksimden Önce gani­met malından yemişlerdi. Necdet bunları affedince kızdılar...

Necdetten sonra yerine Ebû Fudeyk kaldı. Emevîlerden Ab-dulmelîk b. Mervan'm gönderdiği ordu bunları dağıttı. Reislerini öldürterek kellesini Hâlifeye gönderdi.


Sufrîye Fırkası


Bunlar Zeyyad b. Asfere tâbi olanlardır. Bunlar Ezânka'dan daha az mutaassıptırlar ve fakat diğer fırkalardan daha şiddetli davra,mrlar. Büyük günah işleyeni kâfir sayma hususunda Ezân-kîlerin fikrine katılmazlar, onu kâfir saymazlar. Hakkında hadd-ı şer'î tâyin edilmiş olan günahları işleyenleri tekfir etmezler. Onlar Kur'ân'da 'ın verdiği isimle söylenir. Zina yapana zâni, çalana hırsız denir...

Sufriye'den olan Ebû Bilâl Merdâs, zabit ve sofî bir adamdı. Yezid b. Muâviye zamanında Basra'da Hükümete karşı çıktı. Fa­kat halka dokunmazdı. Eline geçirdiği Hükümet malından ihtiya­cı kadar alırdı. Savaş ve döğüş yapmak istemezdi. Abdullah b. Zi-yâd bir ordu göndererek onun işini bitirdi. Sonra bu fırka Ebû Bi-lâl'in yerine Imrân b. Hattân'ı imam seçtiler. O da şair bir adamdı.


Acaride


Bunlar Abdulkerim b. Açred nammdaki şahsa uydular. Bunlar görüş itibariyle Necdet fırkasına yakındırlar. Lüzumunda savaşa katıîmıyanlar diyanetle maruf iseler mazur görülürler. Hicreti farz değil, bir fazilet sayarlar. Ker dilerine muhalif olan kimse öldürül­medikçe malı ganimet malı sayılmaz.

Bunlar da aralarında muhtelif fırkalara bölünmüşlerdir.

Muhaliflerin çocukları mes'elelerinde görüşleri ayrı ayrıdır. En cüz'i bir mes'elede ihtilâfa düşerler ve bu yüzden umumî kaide­ler kurmağa kalkışırlar, ihtilâf ederler. Başka başka fırkalara ay­rılırlardı. En önemsiz mes'elelerî bu işe karıştırmaktan çekinmezlerdi. Meselâ Şuayb isminde birisinin Meymûn adında bir kişiye borcu vardı. Meymun borcunu isteyince:

— İnşâAllah, Allah dilerse borcumu veririm, dedi. Meymûn:

— Allah şimdi ödemeni diledi, dedi...

— Eğer Allah şimdi ödememi dileseydi, onu vermemek benim elimden gelmezdi.

— Allah borcunu ödemeni emrediyor, Allah emrettiği her şe­yi dilemiş demektir. Dilemediği bir şeyi emretmez.

îşte bu borç münakaşası yüzünden bunlar münakaşayı ya­panların adlarına göre: Meymûniye ve Şuaybiye kollarına ayrıldı. Reisleri olan Abdulkerim'e bunu yazarak sordular. O da şu cevabı verdi:

«Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz, deriz. Ve Allah'a bir kötü şey isnad etmeyiz.»

Bu cevabı alınca her biri kendi görüşünü te'yid ettiğini iddia etti. Niza yine hallolmadı.

Rivayet olunduğuna göre bunlardan Salebe isminde birisinin bir kızı vardı. Onu birisi istedi. Acâride fırkasının şartlarına göre bulûğa ermiyen küçük çocuklar Müslüman sayılmaz, bulûğa erin­ce kendilerine îslâm teklif olunurdu. Anasından kızın bulûğa erip ermediği, yâni Müslümanlığı kabul edip etmediği soruldu. Anası buna alındı ve bulûğa ersin ermesin* benim kızım velayet itibariy­le yâni Müslüman kızı olması bakımından Müslümandir, dedi. Bu mes'ele de Abdulkerime arzolundu. O bunu kabul etmedi: Sa'lebe de: «O Müslüman kızıdır» dedi. Böylece Saâlibe namıyle yeni bir fırka türedi.


Îbazîyye


Abdullah b. îbâde (Ibaza) tâbi olanlara bu nam verilir. Bun­lar Hâricilerin en mutedilleri ve Ehl-i Sünnete en yakın olanları­dır. Bunlar aşın derecede ileri gidip haddi tecavüz etmezler. Baş­lıca inançları şunlardır:

1- Kendilerine muhalif olan Müslümanlar müşrik sayılmaz-larsa da Mü'min de sayılmazlar. Onlara.kâfir adını veriyorlar. Ve bunu Küfrân-ı nimet nankörlük nimeti inkâr mânâsına yoruyorlar.

2- Muhaliflerinin kanı haramdır. Onların ülkesi de dâr-ı tev-hîddir.

3- Harbde ganimet olarak ancak at ve silâh gibi harbe yarar şeyler helâldir. Altın ve gümüşü sahiplerine verirler.

4- Muhaliflerinin şahitliğini kabul ederler. Nikâh ve miras­larını tanırlar.

Görülüyor ki, bunlar oldukça mutedil bir görüş sahibidirler. Muhaliflerine karşı insaflı hareket ederler. Bu sebepledir ki, bugü­ne kadar devam etmişlerdir, islâm âleminin bâzı yerlerinde bun­lara tesadüf olunmaktadır.


Müslümanlıktan Harîç Sayılanlar


Hâricilerden bir kısmı Müslümanlardan sayılmazlar. Bunlar dîni anlayışta çok aşırı ve şiddetli hareket etmişler ve dalâlete düş­müşlerdir. Bu dalâletleri yüzünden hem kendilerini ve hem de Müs­lümanları yormuşlar, boşuboşuna uğraştırmışlardır. îmânında sadık olan Müslümanlar yine de onların küfrüne hüküm vermemiş­ler, onları dalâlette saymakla yetinmişlerdi.

Hz. Ali arkadaşlarına: «Hâricileri öldürmeyin, zira hakkı arayıp da yanılan kimse, bâtılı arayıp da bulan kimse gibi değildir.» Tavsiyesinde bulunmuştur. Hz. Ali onları, hakkı isteyen ve fakat yolunu şaşırıp bulamayan kimseler olarak hesap ediyordu. Emevîleri ise, bâtıl peşinde ko­şanlar ve ona kavuşanlar olarak vasıflandırıyordu.


Lâkin Hârici­lerin içinde öyleleri vardı ki,Allah 'ın kitabında bulunmıyan şeyle­re kail oluyorlar hattâ Allah'ın kitabına uymıyan, karşı olan hü­kümler veriyorlardı. Abdulkâhir Bağdadî (El-Fark Beynel Firak) kitabında Hâricilerden iki fırkayı islâm camiasından dışarı say­maktadır ki, onlar da şunlardır:


1- Yezidiyye : Yezid b. Üneyse'ye tâbi olanlardır. Bu evvelâ İbâdiyedendi. Sonra onlardan ayrıldı. Allah'u Teâlâ Acem'den, Arap'lardan başkasından bir peygamber gönderecek, gökten ona bir kitap indirecek, onunla Şeriat-ı Muhammediye'yi kaldıracak dedi. Yukarıda buna işaret etmiştik.


2- Meymûniyye: Bunlar Meymûn Acredi'ye tâbi olanlardır. Yukarıda geçtiği üzere borç Ödeme mes'elesindeki ihtilâftan dola­yı ayrılmışlardı. Bunlar evlâtlarının kızlariyle evlenmeği, erkek ve kız kardeşlerinin evlâtlarının kızlariyle evlenmeği mubah sa­raylar.

Buna sebep olarak da : Kur'ân'da bunların muharremât, nikâhı haram olan kadınlar arasında zikredilmemiş olmalarını gösterirler.

Yusuf Sûresinin Kur'ân'dan olduğunu kabul etmezler» bu bir aşk hikâyesidir, Kur'ân'dan olması yakışık almaz derler. Kötü itikatlarından dolayı onları rezil ve rüsvây etti.


----------------------------------------------------------------------------

[1] Şehristânî, El-Milel ve'1-Nihal.
"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
FIRKA: 3

MÜRCÎE


Mürcîe Nedir, Nasıl Başladı?


Bu bir siyasî fırka olarak başlamıştır. Sonradan dînî esasları da içine almıştır. Ve o sırada İslâm efkârını meşgul eden büyük günah işleme mes'elesini bahis mevzuu etmişlerdir ki, bunu Hârici­ler, Şia ve Mutezile fırkaları da kurcalamakta idi.

Mürcie fırkasının ilk tohumları Hz. Osman'ın son devirlerinde ekilmiştir. Zira Hz. Osman'ın hâkimiyeti, Valilerin hükmü hakkın­da sözler çoğalıp îslâm âleminin her tarafında dedikodular artıp nihayet Hz. Osman'ın şehit edilmesiyle îslâmda bir yara açılınca, Ashabdan bir kısmı bu hususta sükûtu ihtiyar ettiler ve Müslü­manları birbirine tutuşturan bu fitneye katılmaktan çekinerek bir köşeye çeşildiler.

Bu hususta Ebû Bekir'in Hz. Peygamberden rivayet ettiği şu Hadîs-i şerifi kendiîerine delil tuttular: «İleride bir takım fitneler kopacak, o zamanda oturan yürüyenden daha hayırlıdır, yürüyen koşandan daha hayırlıdır. Bu fitneler koptuğu zaman kimin devesi, koyunu varsa ona baksın, kimin arazisi varsa ona sarılsın.» Bir adam sordu: «Yâ ResûlAllah devesi, koyunu ve arazisi olmayan ne yapsın?» Hz. Peygamber: «Kılıcını eline alsın, onun keskin yüzünü bir taşla ezsin, sonra eğer kurtulabilirse kurtulsun.» Bunun için bâzıları, Müslümanlar arasında kopan bu. fitnelere karışmaktan çekindiler, birbiriyle çarpışan iki Müslüman gurubundan hangisi­nin hak üzere olduğunu araştırmadılar. Sa'd b. Vakkas, yukanki Hadîsin râvisi Ebû Bek'ir'e, Abdullah b. îmran b. Husayn ve saire bunlardandır. Bunlar hangi taifenin haklı olduğu hususunda hük­mü Allah'a bıraktılar, kendileri bir karara varmaktan çekindiler.

Müslim Şârihî bu fitneler hakkında şöyle diyor: «Bu mes'ele sahabe arasında şüpheli meselelerdendi. Hattâ bir kısmı bu hu­susta bir karara varmadan hayrette kaldılar ve her iki taraftan da çekindiler. Onlardan biriyle savaşa katılmadılar, doğruyu kestirip

atamadılar.»

îbn-i Asâkir de bunlar hakkında şöyle diyor: «Bunlar bu hu­susta şüphede kaldılar. Çünkü kendileri bu işler olup biterken harbte bulunuyorlardı. Hz. Osman'ın şehit edilmesinden sonra Me­dine'ye geldiler. Baktılar ki vaziyet değişmiş. Halbuki onîar Medi­ne'de Müslümanları birleşik bir halde bırakmışlardı.

Aralarında ihtilâf yoktu. Dediler ki: «Biz sizi bıraktığımızda işiniz birdi, aranızda ihtilâf yoktu. Şimdi ise, geldiğimizde sizi ih­tilâf hâlinde bulduk. Bâzınız: Osman haksız yere öldürüldü, o ve

adamları adalet üzere iş görürlerdi diyor; diğer bir kısmınız ise: Ali ve taraftarları hak üzeredir, diyor. Halbuki bunların hepsi biz­ce güvenilir ve doğru kimselerdir. Biz bu iki gruptan hiç birinden teberrî etmeyiz, onlara lanet de, okumayız. Onların aleyhinde bu­lunmayız. Onların işini Allah'a bırakır onları AllH'a salarız.' On­lar hakkında hükmü verecek olan Allah 'tır.»


"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
FIRKA: 3

MÜRCÎE


Mürcîe Nedir, Nasıl Başladı?


Bu bir siyasî fırka olarak başlamıştır. Sonradan dînî esasları da içine almıştır. Ve o sırada İslâm efkârını meşgul eden büyük günah işleme mes'elesini bahis mevzuu etmişlerdir ki, bunu Hârici­ler, Şia ve Mutezile fırkaları da kurcalamakta idi.

Mürcie fırkasının ilk tohumları Hz. Osman'ın son devirlerinde ekilmiştir. Zira Hz. Osman'ın hâkimiyeti, Valilerin hükmü hakkın­da sözler çoğalıp îslâm âleminin her tarafında dedikodular artıp nihayet Hz. Osman'ın şehit edilmesiyle îslâmda bir yara açılınca, Ashabdan bir kısmı bu hususta sükûtu ihtiyar ettiler ve Müslü­manları birbirine tutuşturan bu fitneye katılmaktan çekinerek bir köşeye çeşildiler.

Bu hususta Ebû Bekir'in Hz. Peygamberden rivayet ettiği şu Hadîs-i şerifi kendiîerine delil tuttular: «İleride bir takım fitneler kopacak, o zamanda oturan yürüyenden daha hayırlıdır, yürüyen koşandan daha hayırlıdır. Bu fitneler koptuğu zaman kimin devesi, koyunu varsa ona baksın, kimin arazisi varsa ona sarılsın.» Bir adam sordu: «Yâ ResûlAllah devesi, koyunu ve arazisi olmayan ne yapsın?» Hz. Peygamber: «Kılıcını eline alsın, onun keskin yüzünü bir taşla ezsin, sonra eğer kurtulabilirse kurtulsun.» Bunun için bâzıları, Müslümanlar arasında kopan bu. fitnelere karışmaktan çekindiler, birbiriyle çarpışan iki Müslüman gurubundan hangisi­nin hak üzere olduğunu araştırmadılar. Sa'd b. Vakkas, yukanki Hadîsin râvisi Ebû Bek'ir'e, Abdullah b. îmran b. Husayn ve saire bunlardandır. Bunlar hangi taifenin haklı olduğu hususunda hük­mü Allah'a bıraktılar, kendileri bir karara varmaktan çekindiler.

Müslim Şârihî bu fitneler hakkında şöyle diyor: «Bu mes'ele sahabe arasında şüpheli meselelerdendi. Hattâ bir kısmı bu hu­susta bir karara varmadan hayrette kaldılar ve her iki taraftan da çekindiler. Onlardan biriyle savaşa katılmadılar, doğruyu kestirip

atamadılar.»

îbn-i Asâkir de bunlar hakkında şöyle diyor: «Bunlar bu hu­susta şüphede kaldılar. Çünkü kendileri bu işler olup biterken harbte bulunuyorlardı. Hz. Osman'ın şehit edilmesinden sonra Me­dine'ye geldiler. Baktılar ki vaziyet değişmiş. Halbuki onîar Medi­ne'de Müslümanları birleşik bir halde bırakmışlardı.

Aralarında ihtilâf yoktu. Dediler ki: «Biz sizi bıraktığımızda işiniz birdi, aranızda ihtilâf yoktu. Şimdi ise, geldiğimizde sizi ih­tilâf hâlinde bulduk. Bâzınız: Osman haksız yere öldürüldü, o ve

adamları adalet üzere iş görürlerdi diyor; diğer bir kısmınız ise: Ali ve taraftarları hak üzeredir, diyor. Halbuki bunların hepsi biz­ce güvenilir ve doğru kimselerdir. Biz bu iki gruptan hiç birinden teberrî etmeyiz, onlara lanet de, okumayız. Onların aleyhinde bu­lunmayız. Onların işini Allah'a bırakır onları AllH'a salarız.' On­lar hakkında hükmü verecek olan Allah 'tır.»


"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
Bâzı Fırkaların Ağır Hükümleri


İslâm fırkaları kurulunca Şia, Ehl-î Beyte karşı son derece 'bağlılıklarını ilân ettiler ve bunda çok ileri gittiler. Hattâ daha üstün Ashaba dil uzatarak işi Ebû Bekir, Ömer gibi büyük Ashaba tekfi­re kadar vardırdılar. Fasit hayallerinde bâzı kuruntular kurarak Hz. Ali ile bâzı Ashab arasında düşmanlık olduğunu bile iddia etti­ler.

Diğer taraftan; Hâriciler ortaya çıkarak Müslüman cemâat­lerini tekfir ettiler. Müslümanların bilmedikleri yepyeni bir taife hâlinde ortaya çıktılar. Günah işleyen herkesi kâfir addettiler.


Di­ğer taraftan; Emevî Devleti, kendi sancakları altında toplananları, istiyerek veya istemiyerek onların hükmüne razı olanları Müslüman addediyor, diğerlerini ümmet camiasından ayrılmış sayıyordu.


Bu parçalanmalardan sonra, Mürcie taifesi ortaya çıktı. Onlar bu fır­kalarda her hangi bir fırkaya dayanmaktan, onlara yardımdan çe­kindiler. Onlar hakkında işi ve hükmü gaybı bilen Allah'a bıraktı­lar. Bu siyasî mevzulara dalmaktan kaçındılar.


Emevîleri kötülükle anmaktan çekindiler. Onlar da ortalar da : Lâ ilahe illAllah, Muhammed Resululullah, diyerek kelime-i şahadeti söylüyorlar. Öyleyse ne kâfirdirler, ne de müşrik. Onlar da Müslümandırlar. Onların işini insanla­rın sırrını bilen Allah 'a bırakınız, onların hesabını o görür, de­diler.
"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
Mürtekîb-i Kebîre Hakkında


Büyük günah işleyen* hakkında ihtilâf çoğalınca, Hâriciler, onun* kâfir olduğunu iddia ettiler. Diğer bir kısım ise, günah işle­yenlerin hesabını Allah 'a bıraktılar, hükmü verecek O'dur, dediler.


Bunların takipçilerine muhalifleri Mürcie adını verdiler. Bun­lar büyük günah işleyenler hakkında birinciler gibi menfi bir va­ziyet almakla kalmıyorlar; îman, ikrar ve tastikten ibarettir ve marifettir, diye hüküm veriyorlar, ameli mertebece geri bırakıyor­lar, îmanla beraber mâsiyet zarar vermez, îman amelden ayrıdır, diyorlardı.


Bunlardan bâzıları daha ileri gidiyor, îman sırf kalble itikattan ibarettir, lisaniyle küfürü söylese de, zahirden puta tapsa da kalbiyle inandıkça mü'mindir. Kalbiyle tasdik bulundukça o Allah'ın dost kuludur ve cennet ehlindendir diyorlardı.[2]


Bunlardan bâzıları ise şöyle garip zanlara düşüyorlardı: «Do­muz yemeyi haram etti, bunu biliyorum. Fakat haram olan domuz şu koyun mu, yoksa başka bir hayvan mı? onu kestiremi­yorum, dese yine mü'mindir. Kabe'ye Hacca gitmeyi farz etti. Fakat, Kabe nerededir, bilmem, belki de Hind'dedir, dese mü'min­dir.»


Bunları söylemekten maksadı bunlar îmandan sonra gelen akidelerdir, çünkü aklı olan bir insanın Kabe'nin nerede olduğunu bilmemesi olamaz. Koyun ile domuzu ayıramıyan insan olur mu?»[3]



îman hakikatlerine ve iyi amellere karşı böyle mübâlâtsız dav­ranan bu taifenin görüşü fesatçıların işine yaradı, dinde mübâlât­sız olanlar bunu fırsat bildi. Kendi arzularına göre işler uydurmağa başladılar. Onu kendilerine mezhep tuttular. Kendi fesatlarını ka­patmak için bu mezhebi bir vasıta kıldılar.

Fasit garazlarını, habîs emelleri yürütmek için yol yaptılar. Bu sapkınların ve fesatçıların işine yaradı. Bu hususta Ebû El-Ferec Isfahanı şunu naklediyor:


«Bir Şîi ile bir Mürciî hangi mezhep daha hayırlı diye müna­kaşaya başlamışlar, kavgayı uzatmışlar. Nihayet ilk rastladıkları adama sorup onu bu işte hakem yapmayı kararlaştırmışlar. îbâhiyeci bir mülhide rastlamışlar, ona sormuşlar:

— Hangisi daha hayırlıdır. Şia mı, yoksa Mürcie mi? Sen hangisindensin?

Herif şu cevabı vermiş :

— Benim yukarı tarafım Şia'dır, aşağı tarafım Mürcie'dir.

"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
Mürcîenîn Îkîye Ayrılması


Onun için biz diyoruz ki: Mürcie kelimesi iki zümreye ıtlak olunurdu: Birisi, sahabe devrinde ve sonra Emevîler zamanında vukûa gelen ihtilâflar hakkında hüküm vermekten çekinenlere Mürcie denir, ikincisi,Allah'u Teâlâ küfürden başka her günahı affeder diyen zümreye de bu isim verilir. Onlara göre; imanla be­raber masiyet zarar vermez. Küfürle beraber taat fayda vermediği gibi.


Fâsık ve fâcir takımı bu mezhebin kapılarını geniş buldular, işledikleri kötülükleri, istedikleri yere sığdırabiliyorlardı. Onun için Zeyd b. Ali b. Hüseyin «Fâsıkları Allah'ın affına tama ettiren Mürcieden ben uzağım.» demiştir. Bu zümre, mürcie adını kötüye kullanmışlar, onu en şeni kelimeler sırasına koymağa sebep olmuş­lardır.


Mutezileye Göre Mürcîe


Mutezile taifesi, büyük günah işleyen Cehennemde ebedî kal­maz, günahı miktarı azap görür, belki onu affeder, diyenlere Mürcie namını verirdi. Bu itibarladır ki, îmâm-i A'zam Ebû Hanîfe'ye ve arkadaşları imam Ebû Yusuf'la İmam Muhammed'e Mür­cie demişlerdir. Bu hususta Şehristânî El-Milel Vel-Nihal'de şöy­le diyor:


«Ebû Hanîfe'ye ve ashabına Ehl-i Sünnet Mürciesi denirdi.>>


Kelâmcılardan çoğu onu Mürcie arasında sayar. Bunun sebebi şu olsa gerek: O İman kalb ile tasdiktir, ne artar, ne eksilir, diyordu.


Bundan onun ameli îmandan geri bıraktığını zannettiler, halbuki amel hususunda o kadar titiz davranan Ebû Hanîfe ameli terke fetvâ verir mi?


Ona Mürcie denilmesi şu yüzden olabilir: O birinci asırda meydana çıkan Kaderiyyeye ye Mutezileye muhalifti. Mu­tezile kader mes'elesinde kendilerine her muhalif olana Mürcie derlerdi. Hâriciler de böyle yaparlardı. Bu isim ona mutlaka Mu­tezile veya Hâriciler tarafından verilmiş olmalıdır.»[4]


Bu itibarla Ebû Hanîfe'den ve arkadaşlarından başka daha bir çok kimseler Mürcie'den sayılmıştır. Onlardan bâzıları şunlardır: Hasan b. Muhammed b.Ali b. Ebî Tâlib, Said b. Cübeyr, Talk b. Hubeyb, Amr b.Mürre, Muharip b.Disâr, Mukatil b. Süley­man, Hammâd b. Ebî Süleyman, Kubeyd b. Cafer. Bunların hepsi Hadîs ulemâsındandır. Bunlar da büyük günah sahibi tekfir et­mezler, cehenemde ebedî kalacaklarına hüküm vermezler.


Münazara Meclîsleri


Mürcie ile başkaları, bilhassa Hâriciler arasında münazara meclisleri yapılırdı. Ebû Ferec Isfahâni, Egânî'de diyor ki: Sabit b. Kutana, Horasan'da toplanıp münakaşa yapan şerir takımıyla ve Mürcie zümresiyle görüşürdü. Mürcie'ye meyletti ve onları sevdi. Onların medhi hakkında bir kaside bile söyledi. Onda Mürcie gö­rüşlerini anlatıyordu. Şiirin özeti şöyledir:

«Bizim Şiarımız Allah'a tapmak ve ona şirk koşmamaktır. Eğer bir iş şüpheli ise, onda hükmü Allah'a bırakırız. Müslümanlar İslâm üzeredir. Bir Allah'a inandıktan sonra günah insanı şirke götürmez. Biz kan dökmeyiz, Hâriciler hata işliyorlar. Ali ve Os­man ikisi de Allah'ın sevgili kuludur.Allah'a asla şirk koşmamışlardır. Aralarında sevgi, saygı vardı. Allah'u Teâlâ Ali'ye ve Osman'a çalıştıklarının mükâfatını versin. Herkesin ne yaptığını bi­lir. Her kul Allah'ın huzuruna varacaktır.»



[2] İbn-i Harm, El-Milel vel'l-Nihal.

[3] Aynı eser.

[4] Şehristâni, El-Milel ve'I-Nihal
"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 05-05-2008, Saat:02:05 AM, Düzenleyen: Nizam-ül Mülk.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.