You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...

Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...

Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
FIRKA 4

CEBRÎYE


Cebîr Ve İhtiyar Mes'elelerînîn Müslümanlarca Mevzuu Bahis Edîlmesi


Müslümanlar "kader mes'elesini", Allah'ın iradesi yanında insa­nın kudreti mes'elesini, daha sahabe devrinde mevzuubahis etti­ler. Fakat, fıtrî kabiliyetleri ve yaratılışları itibariyle bu mes'elelerde bahsi derinleştirmediler.


Sahabe devrinden sonra Müslüman­lar diğer dinler erbabıyla görüşüp temasa gelince, mezhepler ve fır­kalar çoğaldı. Ve bu bahis de genişledi. Bu bahislerde de eski din­lerin tuttukları yola koyuldular.


Bu meyanda bahis konusu yaptığımız Cebriyye fırkası ortaya çıktı. «İnsan ef'alini kendisi yapıp meydana getirmiyor, kendisine nisbet olunan işlerde onun dahli yoktur.»dedi.


Bu mezhebin esası şu­dur: Fi'il kuldan neyf Allah'a izafe etmektir. Fiil kulun eseri de­ğildir. Kul gücü yetmekle vasıf olunamaz, kudret sahibi değildir, îşinde mecburdur. Onun kudreti, iradesi ve ihtiyarı yoktur. Cemâ-datta yarattığı gibi Allah onda da fi'li yaratır.

Fiiller ona, cemâ-dâtta olduğu gibi mecazen nisbet olunur. Meselâ ağaç meyve verdi, su aktı, taş kımıldadı, güneş doğdu ve battı, hava bulutlandı, yağ­mur yağdı, çiçekler açtı., ve saire gibi, Sevap ve ikap de cebrîdir. Böylece cebir sabit olunca teklif de cebrîdir.[1]


Cebriyecilerin noktai nazarını anlatırken Ibn-i Hazm şöyle diyor :


«Onlara göre dilediğini yapan Allah'u Teâlâ'dır. Yaratmakta O'na benzeyen yoktur. Ondan başka yapan olmamak icap eder. işin insana nisbeti şu kabildendir: Ahmed öldü, diyoruz. Onu oldüren Allah'tır. Bina duruyor diyoruz. Onu durduran ise, Allah'tır.»


"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
CEBRİYE yi Îlk Ortaya Çıkaranlar


Tarihçiler, Cebre ilk kail olanın(yani cebriye fırkasını ortaya çıkaranın) kim olduğunu araştırmışlar ve sözü çok uzatmışlardır. Benim kanaatımca mezheb hâline gelen bir fikri ilk ortaya atıp söyleyeni bilmek biraz güçtür.


Onun için bunu da kestirip atmak pek kolay değildir. Biz ancak Cebriyeciliğe dair sözün Emevîlerin ilk devirlerinde şuyû bulduğunu söyleyebi­liriz. Bu Emevîİerin sonlarına doğru bir mezheb hâlini aldı. Eli­mizde Emevîler devrinin başlarında yaşayan iki değerli âlimin ri­saleleri var.


Mürteza bunları (Kitab'ül-Münye Ve'i-Emel) de zik­reder. Birisi, Abdullah b, Abbas'indır, bunda Suriye ahalisinden olan Cebriyyecilere hitabediyor, onları cebre kail olmaktan sakın­dırıyor ve cebre kail olmayı Allah'a iftira etmekle vasıflandırıyor.


İkincisi risale Hasan Basri'nin, Cebr iddia eden Basra halkına yâzdiğI risaledir. Onda şöyle diyor:

«Allah'a, kaza ve kaderine inan­mayan kâfir olur. Kendi işlediği günahı Allah'a yükleyen kimse kâfir olur. Allah'a istemiyerek itaat edilmez. Galebeden dolayı da âsi olunmaz. Çünkü O, mâlik kıldıkları üzerine Mâlik'tir. Kudret verdikleri üzerine Kaadir'dir. Eğer itaatle amel ederlerse, onlarla işledikleri şey arasına girip mâni olmaz. Hayır işlemekten onları meneden var mı? Eğer mâsiyetle amel ederlerse, şayet dileseydi araya bir mâni kordu, işlemedikleri zaman onları buna icbar etmiş olsaydı onlara sevap vermek olmazdı. Eğer onları zorla günaha soksaydı o zaman da azap etmezdi. Onları ihmal etse bu da kud­rette acz olurdu. Fakat onlardan gizli olan mâsiyeti vardır. Kullar Allah'ın ne dilediğini bilmezler. Onun İçin taat işlerse mükâfat var­dır, mâsiyet(günah) işlerse onların aleyhinde delil olur.»



Bu da Cebriyecilerin durumunu açıkça gösteriyor.

Abdullah b. Abbas'ın oğlu Ali diyor ki: Babamın yanında otu­ruyordum. Bir adam gelerek:

— Ey îbn-i Abbas, dedi, şurada bir zümre ortaya çıktı. Öyle iddia ediyorlar ki, onlar Allah tarafından gelmişler, onları mâsiyet işlemeğe Allah mecbur ediyormuş.

O da şu cevabı verdi:

— Onlardan birinin burada olduğunu bilsem, canı çıkıncaya kadar boğazını sıkar, onu boğardım. Allah mâsiyet işlemeğe mec­bur etti demeyin. Kulların ne yaptığını Allah bilmez demeyin, bu cahilliktir.»[2]


"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
CEBRİYE nin yayımcısı Cehm B. Safvan


Cebre dair ilk fikir Sahabe devrinde belirmiştir. Hattâ Hz. Peygamber zamanında bile bunun sözü geçmiştir. Fakat bir mezheb hâline gelmesi. Emevîler devrinde olmuştur. Taraftarları bu­na davete başlamışlar, halka öğretip anlatmak istemişlerdir.


Denildiğine göre, bu şekilde bunu ortaya çıkaranlar, ilk defa bazı Yahu­diler olmuştur. Bunları bâzı Müslümanlara öğretmişler, onlar da bu fikri neşre başlamışlar ve bunu ilk yayan Ca'd b. Dirhem ol­muştur.


O bu şeyleri Suriye'de Yahudilerden öğrenmiş, Basra'da yaymıştır. Ondan da Cehm b. Safvan almıştır. (Scrh'ul-uyûn) kita­bında Ca'd b. Dirhem'den bahsedilirken şöyle deniyor: «Cehm b. Safvan, Cehmiyecilik denen bu Cebriye görüşüne dair sözleri Ca'd'-den Öğrenmiştir. Ca'd'de bunları Ebân b. Sem'an'dan almıştır. Ebân da bunu Yahudi Tâlût b. A'sam'dan almıştır.»


Görülüyor ki, bu iş Yahudilerden çıkmıştır. Ve Sahabe devrin­de başlamıştır. Zira bu gâlût, Hz. Peygamber zamanında yaşıyor­du. Sahabe devrine kadar geldi. Bu mezheb sırf Yahudi tohumu mahsulüdür, diyemeyiz tabii.

Çünkü İranlılarda da[3] eskîdenberi bu fikirler vardı. Zerdüşlük, Manilik ve diğer mezheblerde bu işler kurcalanmıştır. Bu mezheb Horasan'da dalbudak saldı. Bu fırka­nın başı oLan Cehm b. Safvan bu fikirlerini yaymak için en müsait toprak Horasan'ı ve dolaylarını buldu. Bu fırka doğuş ve yayılış itibariyle İran ve Yahudi işidir. Bunun Araplarla bir ilgisi yoktur.

"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
Bâzı Garip İnançlar


Cebriye taraftarları Cehm b. Safvan'a[4] nisbet olunurlar. Çünkü bunların en büyük davetcisi ve yardımcısı odur. Cebriyeye davetle beraber diğer bâzı fikirler de ortaya atardı:

1- Cennet ve cehennem ona göre fena bulacak, yok olacak­tır, hiçbir şey ebedî değildir. Kur'ân'da zikrolunan hulûd—ebedîlik çok uzun zamandan, sürüp gitmekten kinayedir. Yoksa mutlak ba­ki kalmak, sonu olmamak demek değildir.


2- İmam marifettir, küfür cehalettir, bilmemektir.


3 - Allah 'ın ilmi ve kelâmı hadistir.


4 - Cenâb-ı Hak (şey ve hayy—diri) vasıflarıyla vasıflandırılamaz. "Hâdisata itlâki caiz olan bir vasıfla Allah'ı vasıflandıramam" diyordu.


5- Âhirette Allah'ı görmeği kabul etmez.


6 - Allah kelâmı kadîm değil, hadistir zannında bulunduğun­dan ona göre Kur'ân mahlûktur.


Birçokları onun bu görüşlerini kabul ederek ona uydular. Fa­kat onlar asıl cebre kail olmakla şöhret aldılar. İnsanın iradesini ve yaptığı işleri inkâr ederler. Selef ve halef onların bu çürük mezheblerinin bâtıl esaslara dayandığını isbat etmişlerdir. Yukarıda bâzılarını kaydetmiştik. Abdullah îbn-i Abbas, Hz. Hüseyin b. Ali ve Hz. Ömer gibi zatlar bunların görüşlerini reddetmişlerdir. Ke­lâm kitapları bunlara verilen cevaplarla doludur.

"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
FIRKA 5



Mutezile



Mutezile Ne Zaman Çıktı?


Mutezile fırkası Emevîler devrinde ortaya çıktı. Fakat asıl Ab­basîler devrinde uzun zaman İslâm efkârını meşgul etti.

Hulefâ-yı Râşidin zamanında ve Emevîler devrinde Irak'ta muhtelif dinlere mensup birçok milletler iskan etmekte idi. Bunların için­de Irak'ın eski sekenesi (yerlileri) olan Geldâniler, İranlılar, Hıristiyanlar, Yahudiler ve Araplar vardı. Bunların çoğu Müslüman olmuştu. Bâzıları Müslümanlığı, kafasında yerleşmiş olan eski malûmatın ışığında anladı ve ona içine sinmiş olan renge göre yeni bir renk verdi. Onun anlayışına göre bir akîde ortaya çıktı.


Bâzıları Islâmı, safi kaynağından, temiz menbaından aldı. Gönlüne sâfiyet-i asliyesiyle yerleştirdi. Fakat şuurları ve arzuları hâlis değildi. Farkına varmadan eskiye meyil arzuları uyandırdı. Psikoloij bilginlerinin dedikleri gibi, şuur altı yoluyla eski sezgiler sızıyordu.


Onun için Emirül-Mü'minîn Hz. Ali zamanında islâm ülkelerinde fitneler coşup kaynaşmağa başlayınca, Irak'ta uyumakta olan o eski arzu­lar yer yer yeniden uyandı. İçlerinde gömülü olan fikirler açığa vuruldu. Irak'ta ve etrafında Hâriciler ve Şia meydana çıktı. İşte bu re'y ve görüş kaynaşması içinde Mutezile fırkası da türedi.


Ulemâ bu fırkanın ne zaman çıktığında ihtilâf etmişlerdir. Bâ­zıları onun ilk meydana çıkışını şu hâdiseye bağlar: Hz. Ali'nin oğ­lu Hz. Hasan, Müslümanlar arasında boş yere kan dökülmesin diye Hilâfeti Muâviye'ye bıraktığı zaman, Hz. Ali taraftarlarından bir kısmı siyasetten çekilerek kendilerini ibadet ve itikat umuruna verdiler. Ebu Hüseyin Tarâifî: (Ehl'ül-Ehva vel-Bidâ) adlı kitabın­da bunlar hakkında diyor ki:


«Bunlar kendilerine Mutezile namını verdiler. Zira Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hasan Muâviye'ye bî'at edip bütün umuru ona teslim edince bunlar Hasan'dan da, Muâviye'den de, hattâ bütün halktan ayrıldılar. Evlerine çekildiler. Mescitlere kapandılar. İlim ve ibâ­detle meşgul oluruz, dediler.»


Ekseriyete göre Mutezilenin başı. Vasıl b. Atâ'dır. Hasan Bas-ri'nin ilim meclisinde bulunuyordu. O çağda bütün zihinleri kur­calayan büyük günah irtikâbı mes'elesi ortaya atıldı. Hasan Basri görüsünü söyledi. Vasıl, üstadı Hasan Basri'ye muhalefet etti Ve büyük günah işleyen mü'min değildir, o küfür ile îman arasında bir mertebededir, dedi ve üstadının meclisinden ayrılarak başka bîr
ders halkası kurdu. Bunun için onlara, ayrılan mânâsına, Mutezile denildi.


Müsteşriklerden bâzıları ise onlara Mutezile denilmesinin se­bebini başka buluyorlar: Onlar dünyadan yüz çevirmiş, kendileri­ni ibadete vermiş muttaki kimseler, dünyadan ayrılmışlar, dünya­dan yüz çevirip uzlete çekilmişler mânâsına gelen bir vasıf imiş! Fakat bu fırkaya mensup olanların hepsi böyle değildir ki, içlerin­de mâsiyet işlemiş kimseler de var, muttakîler de var. Bâzıları ebrârdan İse, bâzıları fâcırlerdendir.


"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
Mutezile Mezhebi


Ebû Hasan Hayyat (întisar) kitabında diyor ki : Bir kimse Mutezilenin esası olan beş aslı kabul etmedikçe, Mutezile ismini almağa hak kazanmaz. Onlar da:

1- Tevhid 2- Adalet 3- Vaad ve vaîd, 4- îki mertebe arası 5- Mârufla emir, kötülükten nehiydir. Bir insanda bu beş haslet tam olarak bulunursa o Muteziledir. Bu mezhebinin esası bu beş şeydir. Bu yoldan ayrılan onlardan olamaz. Bu beş asıldan herbîrini kısaca bahsedelim :


1- Tevhid : Mutezile mezhebinin Özü budur. Ebû Hasan Eş'-ari'nin Makâlât'ül-îslamiyyin kitabında dediği gibi tevhid demek: Allah birdir, O'nun misli yoktur, işitir, görür fakat cisim, suret, şahıs, cevher, araz da değildir, Renk, koku, tat, hareket, hurudet, rutubet gibi şeylerden uzaktır, bunlar cevher ve arazın vasıfları­dır. O herşeyî ihata eder, içine alır, mahlûklardan hiçbirinin vasıf­larıyla O vasfolunmaz. O akla gelen her tasavvurun üstündedir... Âlim, Kaadir, Hayy olarak devam eder, Gözler O'nu görmez. Ve­himler onu ihata edemez.. Tek kadîm olan odur. O'ndan başka Tan­rı yoktur. O'nun ortağı ve dengi yoktur. Yarattıklarını yaratmakta O'nun yardımcısı yoktur. Yarattıklarını eski bir örnekten alarak yaratmış değildir.[1]


Mutezile tevhid hususunda gayet titiz davranır.Allah eşyadan hiç birine benzemez. Cisim ve cihetten münezzeh olduğundan âhırette Allah'ın gözle görülmeyeceğine kânidirler. Onlarca Sıfat, Zat­tan başka değildir. Yoksa kadîmlerin çok olması icap eder. Taad-düd-i kudemâ ise bâtıldır. Onlara göre Kur'an mahtûktur. (Bu ba­his biraz kısaltılmıştır.)



2- İkinci esasları adalettir. Mes'ûdi, Murûcuz-zehep'de bunu şöyîe açıklıyor: «Allah'u Teâlâ fesadı sevmez, kulların ef'alini ya­ratmaz, Allah'ın verdiği kudretle kullar Allah'ın emir ettiklerini işlerler. O ancak murat ettiğini emreder. Kerih gördüğü şeyi nehyeder. Emir ettiği iyilikleri sever. Nehyettiği kötü şeyden uzaktır. Tâkatları olmıyan şeyleri kullara emretmez. Güçleri yetmiyen şe­yi onlardan istemez.


Bir kimse ancak Allah'ın verdiği kuvvetle eli­ni yumup açar. Onlara bu kudreti veren Allah'tır. İsterse alır yok eder. Dileme halkı itaata mecbur eder, mâsiyyetten meneyler. Bu­na kaadirdir. Bunu yapmıyor, çünkü o zaman kulları imtihana çek­menin mânâsı kalmaz.»


Bu görşüyle; kul fi'linde muhtar değildir, diyen Cehmiye'ye cevap vermiş oluyor. Bunu zulüm sayarlar. Çünkü bir şahsa bir şeyi hem emir etsin, hem de ona muhalefete zorlasın, böyle emirde mânâ yoktur. Bir şeyden nehyedip sonra da onu yapmağa mecbur tut­mak olmaz.


Cebriye ise buna kail, bu asla dayanarak kul kendi fi'lini yaratır, dediler. Fakat Allah'ı acizden tenzih etmek mânâ­sını da düşünerek bu, Allah'ın kulda yarattığı ve ona verdiği kuv­vetlerle olur, hakikî Halik O'dur dediler. Bu kuvveti kula veren Al­lah'tır, Allah bu verdiği kuvveti geri almağa, kaldırmağa kaadirdir. Teklif umuru tam olsun diye bu kuvveti kula vermiştir.


3- Va'd ve vaîd : Yani iyilik yapanlara sevap vaad etmek kötülük işleyenlere azap vermek demektir. Tevbe etmedikçe, bü­yük günah işleyenleri affetmez.


4 - îmanla küfür arasında bir mertebe tâyini mes'elesi ise şudur: Şehristânî bunu şöyle anlatıyor: «Vasıl îbn-i Atâ demiş ki: iman bir takım iyi hasletlerin mecmuundan ibarettir. Bunlar kim­de varsa sahibine: mü'min, denir. Mü'min medih ismidir. Fâsikta bu vâsıflar toplanmaz. O medih ismine lâyık değildir, ona mü'min denilmez. Fakat fâsık, kâfir de değildir. Çünkü keiime-i şahadeti söylüyor, diğer hayırlı işler de yapıyor, fakat o büyük günah işle­miş olduğu halde tevbe etmeden bu dünyadan giderse Cehennem ehlinden olur. Çünkü âhirette iki zümre vardır: Bir zümre Cennette, diğer zümre Cehennemde. Fakat fâsıkın azabı biraz hafif olur. Kâfirlerin üstünde bir yerde bulunur.»[2]



5- İyilikle emir, kötülükten nehy esasına gelince islâm dâ­vasını neşretmek için bunu yapmak mü'minîere vâcibdir. Sapmış­lara doğru yolu göstermek, azgınları irşad etmek lâzımdır. Herkes bunu gücünün yettiği kadar yapar. Söz ve kalem sahipleri sözle ve kalemle; kılıç sahipleri kılıçla vu vazifeyi yerine.getirir.


"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
Bu Esaslara Göre Buldukları Deliller


Mutezile, akideleri izahta, naklî delillere değil, aklî delillere dayanırlar, akla itimatları o kadar fazla idi ki, bunu ancak şeriatın emirlerine olan hürmetleri tahdit edebilirdi. Her mes'eleyi akla vurrular, aklın kabul ettiğini alırlar, kabul etmediğini bırakırlar­dı. Onlara bu tarzda akılla araştırma usulü şu yollardan gelmiştir:

a- Irak'da ve İran'da bulunmaları, buralarda eski medeni­yetlerin ve kültürlerin seslerinden izler kalmıştır,

b- Arabın gayri soylardan olmaları, ekserisi mevâlidendi.

c- Muhaliflerine cevap verme zorunda kaldıklarından akla müracaatları.

d - Yahudilerle, Hıristiyanlarla temasları olduğundan eski felsefe görüşlerinin çoğu onlara geçmişti.

Akla itimat etmeleri neticesi olarak onlar eşyanın hüsün ve kubhu mes'elesinde: Güzel ve çirkin olmaları hususunda akıl ile hüküm verir aklı hâkim yaparlardı: Maarifin iyi olduğunu akıl bilir. Maarif akıl nazarında vâcibdir. Nimeti verene şükretmek, bu­nu başkasından duymadan önce de insana lâzımdır. Güzellik ve çirkinlik güzel ve çirkin olanın birer zâti sıfatıdır.[3]

Cübbâî diyor ki: «Her mâsiyet ki, Allah'u Teâlâ onu emir et­mesi caizdi, onu nehyettiği için çirkin oldu. Allah'ın mubah kılma­sı caiz olmıyan mâsiyet ise lizâtihi kabihtir, cehalet gibi. Allah'u Teâlâ'nın emir etmemesi de caiz olan herşey emir ettiğinden dolayı güzel olmuştur. Ancak emir edilmesi caiz olan şeyleri ise li-zâtihi güzeldir.[4]

Buna göre Allah'a şâlih ve aslah yani yararlı ve en yararlı ola­nı yaratmak lâzımdır, dediler. Cumhur ise şuna kaildi:Allah 'u Teâlâ'dan ancak sâlih ve faydalı şeyler sâdır olur ve lâzım olan da budur. Allah'u Teâlâ'nın yaptığı herşey sâlihtir, faydalıdır. Sâlih olmıyan bîr şeyi yapmak hakkında mümkün değildir.


"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
Îslamı Müdafaaları


Mecûsi, Sâbiî, Yahudi, Hıristiyan ve sair çeşitli milletler İs­lama girdiler. Kafalarına eskiden o dinlerin talimatı dolmuştu. Bunlar onların iliğine, kemiğine işlemişti. îslâmı da onların ışığı altında anladılar. İçlerinde Öyleleri vardı ki, kuvvet korkusundan Müslüman görünüyor, içinde başka şeyler gizliyordu.


Bunlar Müs­lümanlar arasında dîni bozacak şeyler yapmağa akidelerde şüphe uyandırmağa başladılar.Allah'ın inzal buyurmadığı fikir ve re'yleri araya sokuyorlardı. Onların ektikleri tohumlar meyve vermeğe başladı. İslâm adını taşıyan yıkıcı ve bozguncu bir zümre türedi.


Mücessime, Müşebbihe, zındıklar bunlardandı. Mâkulü, bilen men­kûlü anlayan bir sınıf bunlara karşı Îslâmı müdafaaya koyuldu. İşte Mutezile de dîni müdafaa edenlerdendi.



Yukarıda saydığımız beş esas da, muhalifleriyle aralarında cereyan eden şiddetli münakaşalarda kendi görüşlerini müdafaa için ortaya çıkmıştır. Arzettiğimiz şekildeki tevhîd esası, Müşeb­bihe ve Mücessimeye red içindir. Adalet esası Cehmiye'ye red için­dir. Va'd ve vaîd Mürcieye cevap içindir. İki menzile arasında bir derece ise, küçük - büyük her günah işleyeni tekfir eden Hâricilere karşı müdafaa içindir.


Abbasî, Halifelerinden Mehdi zamanında Horasan'lı Mükanna ortaya çıktı. Ruhların tenasuhuna kaildi. Bir sürü halkı azdırdı, peşine taktı. Mâveraünnehir'e yürüdü.

Mehdi onlara galip gelme uğruna çok güçlüklerle karşılaştı. Onları araştırıyor, kılıç kuvve­tiyle onların işini bitirmeğe çalışıyordu. Fakat kılıç bir fikri öldür­mez, bir mezhebi söndürmez. Fikre fikirle mukabele edilir. Bunun için Mehdi bunlara cevap vermek, karşı koymak için Mutezileyi harekete geçirdi. Onların şüphelerini çürütmek, dalâletlerini orta­ya çıkarmak için Mutezile deliller buldu ve bu yolda yürüdüler.
"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
Hulefan'ın Mütezîleyî Himâyesi


Mutezile Emevîler devrinde çıktı. Emevîler onlara hiç dokun­madılar. Çünkü Mutezile kargaşalık çıkarmıyor, ayaklanmağa da­vet etmiyordu. Bunlar fikir ve kanaat sahibi bir zümre idi. İşleri: Delile delil ile mukabele etmekti. Umuru doğru Ölçülerle ölçmek istiyorlardı. Siyasete karışmıyorlardı. Görünüşte onların delili sözdü, ok değil, silâhları delil idi, kılıç değil.


Mes'udî, Murûcuz-zeheb'de naklediyor: Yezid b. Velid Mutezi­lenin re'y ve fikrinde imiş. Onların beş prensibinin doğruluğuna itikat edermiş.


Abbasîler devleti kurulunca, ilhâd ve zındıklar seli anadan taş­mıştı. Abbasî Halifeleri, Mutezileyi zındıklara ve mülhidlere karşı çekilmiş bir kılıç gibi buldular ve bu keskin kılıcı körletmek iste­mediler. Mutezilenin ilhâda karşı açtığı savaşı söndürmediler.


Me'mun gelince Mutezileye daha çok temayül gösterdi. Onları kendine yaklaştırdı, fukahâ ile Mutezile arasındaki ihtilâfı kaldır­mak için aralarında münazaralar yaptırıp onlan birleştirmek iste­di.

Fakat onun gibilerinden hiç beklenmiyen bir hataya düştü : Fu-kahâyı ve muhaddisleri hükümet kuvvetiyle Kur'ân'ın mahlûk ol­duğu mes'elesinde Mutezilenin akidesini kabule zorladı.


Hâkimiyet kuvveti, re'y ve kanaatlere tahakküm için değildir. Fikirler cebr ve şiddetle Öldürülemez. İnsanlar zorla başka şeye itikada sürüklenip kanaatleri değiştirilemez. Mademki dinde zorlama yoktur, ikrah ve cebr haramdır, insanları öyle bir akîdeye zorla sürüklemek nasıl olur ki, akîdeye karşı gelmekte küfür değil de, tenzih daha kuv­vetlidir.


Me'mun fukahâyı Kur'ân mahlûktur demeğe zorladı. Bâ­zıları inanarak değil de korkudan bunu kabul etti. Bâzıları ise bu hususta işkencelere katlandı, zindanlara atıldı. Yine akîde ve ka­naatlerinden başkasını söylemediler. Kanaatlerinden dönmediler. Halk-ı Kur'ân mese'Iesi denilen bu fitne Me'mun'un vasiyeti üze­rine Mu'tasım ve Vâsık zamanlarında da aynı tempoda devam et­ti. Vâsik bu meesleye bir de şunu ilâve etti. Mutezilenin dediği gi­bi âhirette Allah'ı kulların göremeyeceğine inanmağa zorlamağa başladı. Mütevekkil gelince bu zorlamaları ortadan kaldırdı. Bu iş­leri tabiî seyrinde bıraktı, insanlar beğendikleri görüşü almakta serbest kaldılar.


"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.
Cvp: Ehli Sünnet Dışı Bozuk Fırkalar...
Çağdaşları Arasımda Mutezilenin Mevkii


Fukahâ ve muhaddisler. Mutezileye şiddetle hücum kampan­yası açmışlardı. Mutezile iki kuvvetli düşman arasında kalmıştı.

Bir tarafta zındıklar ve mülhidler, diğer tarafta fukahâ ve muhaddisler. Bakarsın, fukaha sırası düştükçe hemen Mutezileye hücum ederler, îmam Şafiî, Ahmet b. Hambel vesaire kelâm ilmini ve kelâmcilar usuliyle ilim tahsil edeni zemmederler. Bundan maksatla­rı Mutezileyi kötülemektir.


Acaba fukahânın Mutezileden hoşlan­mamalarının sırrı nedir? Bu her iki sınıf da dîne yardım etmek is­terken neden böyle oluyor? Halbuki her ikisi de dîni müdafaada ellerinden geleni esirgemiyorlardı. Bence bu düşmanlığın sebeplerinden olabilecek müteaddit şeyler bir araya gelmiş ve bu düşmanlığı kö­rüklemiştir. Onlardan bâzıları şunlardır :



1- Mutezile, dînî ak'idleri anlayışta selef-i sâlih yolundan ay­rıldılar.

Allah 'ın sıfatlarını bilmek, îman edilmesi gereken akîdeleri öğrenmek isteyen herkes bunları Kur'ân'dan alırdı, ona baş vu­rurdu. Başka bir şeye bakmazlar ve Kitap'tan başkasına gönülleri yatmazdı. Akaidi Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerinden anlarlardı. Her hangi bir hususta şüpheye düştüler mi, Arap dilinin özelliklerinden faydalanarak şüphelerini yine âyetle halletmeğe çalışırlardı. Yine anlayamazlarsa bu defa burada dururlar, daha ileri gitmez, fitneye düşeriz, haktan saparız endişesiyle başka birşey yapmazlardı.

Bu tarz hareket, Arapların tabiatına mülayim geliyordu. Ve onlara yetiyordu. Çünkü onlar ümmî bir milletti. îlim, felsefe, mantık eh­li değildirler, fakat Mutezile bu usulden ayrıldılar. Aklı her şeyde ölçü tutup onu hâkim yaptılar.

Araştırmalarında aklı esas tuttu­lar. Akıllariyle her işin künhünü ve mahiyetini anlamağa kalkıştı­lar. Bunların hepsi, bu tarz şeylere alışık olmıyan fukahâya bir sad­me tesiri yaptı. Mutezileye lisanla hücuma başladılar, onlar hak­kında kötü şeyler yapıp dağıttılar.

Halbuki Mutezilenin ekserisi bir Avrupalı bilginin dediği gibi idiler: «Biz Mutezileden dîne ay­kırı bir ses işitmedik. Onlardan duyduğumuz ses: Allah'a ve onun kullarıyla olan alâkasına yakışmıyan herşeyle mücadele eden din­dar bir vicdanın sesidir.»


2- Mutezile zındıklarla, putperestlerle, vesaire ile durma­dan mücadele ediyorlardı. Her mücadele bir nevi meydan harbi demektir. Harbe giren kimse harbde kullanılan usulleri almak zo­rundadır. Düşmanın harb plânlarını ve kullandığı silâhları bilme­lidir. Bu itibarla düşmandan bazı şeyler, alır karşısındakinden bâzı şeyler ona da geçer. Mutezile de mücadele ettiği düşmanları­nın fikir ve görüşlerinin bir dereceye kadar tesiri altında kalmış olabilir.


Niberg bu hususta şöyle demektedir: Büyük bir düşman­la meydan savaşına giren kimse savaş şartlariyîe düşmanın ahva­line bağlıdır. Düşmanın harekâtını, kalkıp konmasını adım adım takip etmelidir. Düşmanın hileleri bile ona tesir eder. Fikir mey­danında da bu böyledir. Fikirlerin meydana gelmesinde dost ka­dar düşmanın da tesiri vardır. Birşeyle fazla uğraşan onun içine düşer. Bâzı Hambeliler kendisini mülhidlere cevap hazırlamağa vak­feden, bu işe kendini veren arkadaşlarının kendilerini kaptırdıklarından şikâyet ederler. Bu mücadelelerin tesiriyle bâzı Mûtezililerin re'y-lerinde umumî yoldan bâzı ayrılışlar olması çok mudur?»[5]



3- Akaidi bilmek hususunda Mutezilenin akla dayanan bir yolu vardı. Sade nassa itimat etmezlerdi. Yalnız mes'ele, hükm-i şer'î veya hükm-i şer'î ile münasebeti olan bir bahis olursa o za­man başkadır. Evet ekseriya itimatları akla idi. Akim türlü me­yilleri var. Sırf akıllarına uymaları yüzünden hatalara düştüler.

Mutezile imamlarından Ebû Huzeyl'in şu sözleri buna misaldir: «Cennet halkı ihtiyar sahibi değildirler. Çünkü ihtiyarlan olsa mü­kellef olmaları icabeder. Halbuki âhiret teklif yeri değil, mükâfat yeridir.» Bunda yanılıyor. Çünkü ihtiyar sahibi olmak, behemal teklifi icab etmez. Ebû Huzeyl'in bu sözünden döndüğünü Hayyât nakleder. Bu türlü çarpık düşünceler, Mutezileden bâzılarının ağ­zından çıkıyordu. Bunlar halk arasında yayılıyor, bunları duyan halk onlardan soğuyordu.


4- Mutezile, ümmet arasında yüksek mevkii olan büyük adamlarla mübahase ve mücadele yapıyorlar, onlar hakkında söz­lerini sakınmıyorlardı. Bakın Câluz, Hadîs ve fıkıh ulemâsına nasıl çatıyor:


«Hadîs ulemâsı ve bir de avam sınıfı taklit ederler... Taklit akılca makbul bir şey değildir. Kur'ân taklidi nehyeder... Abidler ve zâhidler bizde çoktur, diyorlar, Hâricilerin sayısı onlardan az­ken yalnız Hâricilerin âbidlerinin sayısı onlardan daha çoktur...» Bu tarzdaki sözlerle diğer mezheb erbabına dil uzatmaları, halkın Mutezileden soğumasına sebep olmuştur.



5- Abbasî Halifelerinden bâzıları Mutezile taraftardı. Bu mezhebi kabul ederek onlara yardımda bulundular. Taraftarlıkla­rını ileri götürerek halkı Mutezile mezhebini kabule zorladılar. Bu uğurda fukahâya ve muhaddislere işkence yaptılar.

Onların böyle işkenceye maruz kalması halkın şefkatini tahrik etti. Mazluma acımak şânından olan insanlar onlara acıdılar ve bu işkencelere se­bep olan Mutezileye kızdılar, bunlar sizin başınızın altından kopu­yor, diye onlara kin bağladılar. Çünkü onlar Hulefâ ve Ümerâ ile görüşüp onlara bu fikri işliyor, bu işkencelere onlar sebep oluyordu... Hattâ Mutezile fukahâya ve muhaddislere eza ve cefa yapanları müdafaaya çalışıyorlardı. Meselâ Câhız'ın şu sözlerine bakın:

«Biz ancak delil olmaksızın kimseyi tekfir etmeyiz. Ancak töhmet altında olanları imtihan ederiz, deneriz. îtham altında olanlar hakkında soruşturma açmak, zan altında bulunanları imtihana çekmek, kapalı örtüyü yırtmak, saklıyı meydana çıkarmak nev'in-den değildir. Her keşif, aybı açmak ve her imtihan tecessüs sayıl saydı kadının bunu yapanların başında gelmesi icap eder. İnsanların kusurlarını ve ayıplarını mahkemede en çok o soruşturup araş­tırır.»[6]


Maddî kuvvetlerin yardımına ve himayesine sığınan fikirlerin hezimete uğraması muhakkak bir şeydir. Çünkü maddî kuvvete dayanmanın sonu dağılmaktır ana caddeden çıkmaktır. Böyle bir kuvvete güvenenlerin işi tersine döner, çünkü insanlar nazarında kıymeti kalmaz, eğer delil kuvvetli olsaydı, hâkimiyet kuvvetine ve yardımına muhtaç olmazdı, derler. Zorlama ile fikirler tutu­namaz.



6- îlhâd taraftarlarından çoğu, bozuk fikirlerini yavrulamak için Mutezile arasında elverişli yuva bulabiliyordu.

İslama fitne sokuyorlar, Müslümanlar arasına fesat saçıyorlardı. Mutezileyi kendilerine siper yapıyorlardı. Onların bu kötü maksatları ve ha-bîs garezleri anlaşılınca Mûteziler onları aralarından kovardı. İbn-i Ravendi onlardan sayılırdı. Ebû İsa Verrak, Ahmed-b. Fadl Hadsi onlara mensup idiler. Halbuki bunların hepsi îslâmda gö­rülmedik şeyler çıkardılar, kötü şeyler getirdiler. Bunların içinde Müslümanların akidelerini bozmak için Yahudilerin satın aldık­ları, vicdanlarını kiraladıkları kimseler de vardı. Bunlar baştan Mutezileden ayrılsalar da sürdükleri leke Mutezilenin adını kirle­tirdi. Mutezile onların kendilerinden olmadığını söyleseler de sü­rülen leke kolay kolay çıkmazdı. Çünkü töhmet zihinlerde temize çıkarmaktan daha çabuk yerleşir.

"rosegul giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.