Bu asırda yaşayan Müslümanlar umumiyetle Kur'an’ın hidayet ettiği “Sırat-ı
mustakim”den (doğru yoldan) ayrılmış, Kur'an’ın nurundan, feyz-ü bereketinden mahrum
kalmış ve İslâm dinini layıkı veçhile hayat nizamı olarak kabul edememiş olduğundan, henüz
ahirete “Ayne’l-yakîn” derecesinde iman ederek takva mertebesine yükselememiş ve Allah
(c.c.)’ın korumasına girememiş bulunduğundan, sosyal buhrandan kurtulamamıştır. Hakkın
dinine dönünceye kadar da bu buhran sürüp gidecektir. Çünkü dinler yeryüzüne, kullar
arasına Hak Teâlâ (c.c.) tarafından gönderilmiş, sünen-i ilâhîyelerdir, sistemlerdir. Halk buna
iyice tutunduğu zaman, zulüm kaybolur, tecavüz kalkar, haksızlık kalmaz, kan dökülmez, can,
mal ve namus güvence altına girer. Fitnenin, anarşinin kökü kurur. Yeryüzünde huzur
sağlanmış, sulh, sükun temin edilmiş olur.
Lakin halk Allah (c.c.)’ın dinini terk edip, herkes kendi heva ve hevesine göre hareket
ettiği ve başıboş hale geldi vakit ise, bugün bütün dünyada olduğu gibi asayiş bozulur, huzur
kalmaz, kargaşalar derhal baş gösterir, halk arasında irtibat ve itimat kalmaz, herkes kendi
derdine düşüp başının çaresine bakar. Anarşi, huzur ve asayişi teminle görevli güvenlik
kuvvetlerinin arasına bile girer. Adalet mekanizması da gereği gibi işlemez.
Şimdi günümüzde durum aynen böyle değil mi? Can güvenliği kalmamış, anarşi had
safhaya ulaşmış, iffet, namus ayaklar altında kalmış, içki, kumar, fuhuş, rüşvet, faiz her tarafta
kol gezer olmuştur. Hırsızlık, zulüm, gasp hadiseleri, ihtikâr, suistimal suçları birbirini takip
etmektedir.
Böyle bir durumda, bu iğrenç vaziyetler karşısında, ahlâk ve faziletten bahsetmek tam
bir ahlâksızlıktır. İşte bu, sosyal buhranın ve ahlâkî çöküşün hakikî sebebi, hak dinden
kopmuş ve Kur'an’ın hidayet eylediği doğru yoldan sapmış olmaktır. İslâm dinini hayat
nizamı olarak nefsinde ve ailesinde tatbik etmedikleri için Ümmet-i Muhammed’in başına bu
felaketler gelmiştir.
Sosyal bunalımın sebebi bu olduğu gibi, ekonomik buhranın da başlıca sebebi budur.
Zira İslâm’ın hakim olmadığı ve yaşanmadığı yerde adalet ve ahlâk olmaz. Adalet ve ahlâk
hak dinin neticesi ve hakikî imanın semeresidir. Bütün dünyada beşeriyetin çekmekte olduğu
ızdırapların asıl sebebi, umumî ahlâkın sükut etmesi ve hakkın yerine batılın öne çıkmasıdır.
Alemde, kendiliğinden olan hiçbir hadise yoktur, tesadüf yoktur. Ancak Allah (c.c.)’ın
tasarrufu, iradesinin tecellisi vardır. Kavuştuğumuz her nimet şüphesiz Allah (c.c.)’tandır.
Başımıza gelen her musibet de kendi fena amelimizin yüzündendir.
Dünya sevgisi kalbi bulandırır, aklı sislendirir, vicdan gözünü ya kör eder veya şaşı
yapar. Ya hiç göremez, ya çatal görür. Eksik olan bir şeyden çıkan yine eksik olur, mükemmel
olamaz. Onun içindir ki, insanların koymuş olduğu kanunların hiçbirinin mükemmel
olduğunu iddia etmemiz mümkün değildir. Allah (c.c.)’ın koymuş olduğu kanunlar hiç şüphesiz
mükemmeldir, doğrudur ve hatasızdır. Çünkü yüceler yücesi Allah (c.c.)’ın muhit ilminin,
sonsuz kudret ve rahmetinin tecellisidir. Beşerî sistemler ise ne ilimdir, ne de dindir, hiçbirisi
olamaz. İnsanların heva ve hevesinin mahsulüdür. Böyle bir sistemde adaleti ve asayişi temin
edemezler. Bu kanunlar, insanları hayra değil şerre sevk eder. Şirke ve kavgaya, anarşiye
sürükler. O halde beşeriyet hak kanunlarının mahkumu olan tabiattaki kanunlara uymaya nasıl
mecbur ise, dünyada huzur ve ahirette saadet bulmak için Allah (c.c.)’ın bütün hükümlerine de
uymaya öylece mecbur ve mahkumdur. Beşeriyetin vazifesi, hakkın dinini arayıp bulmaktır,
sistem uydurmak değildir.
2
Bugün ülkemizde iki türlü din vardır!
1- Allah (c.c.)’ın dini İslâm.
2- Sunî, felsefî fikirlerin ve fasit düşüncelerin ürettiği, batıdan alınan ve şimdiki
şeklini sonraki idarecilerin uydurduğu batıl ve laik din.
Şu kadar ki, görünüşte sunî ve batıl olan laik sistemin etkisi daha fazladır. “Hak”
mağlup ve mahkumdur. Niçin?
Prensipli batıl, prensipsiz hakkı yener derler. Bir de, hak dinin bağlıları olan
Müslümanlar uyuşuk, korkak, miskin, tembel ve enkaz yığını halinde oldukları için.
Fî-Sebilillah cihadı terk eden bir ümmet muhakkak zillete düşer. Biz cihadı terk ettik.
Halbuki Müslümanların cihadı terk etmesi, canını tehlikeye atması, zillete ve esarete razı
olması demektir. Zilletten kurtulup, tarihteki izzet ve itibarını yeniden kazanmanın çaresi,
cihad ve İslâm’a bütünüyle sarılmaktır.
Hâsılı; Allah (c.c.)’ın kanunu Kur'an, hem evvelimiz, hem ahirimiz, hem dünyamız ve
hem de ahiretimiz için hidayettir, huzur ve saadetimizin kaynağıdır.
Kur'an’ı hakim kılmak her Müslüman için bir vecibedir. Rabbimiz buyuruyor ki:
Mealen: “Allah mü'minlerden mallarını ve canlarını onlara verilecek cennet karşılığında
satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler.” (Tevbe:111).
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayın! Doğrusu onlar diridirler.
Allah’ın kendilerine verdiği nimetler ve lütf-u keremler ile sevinçli bir halde Rableri
katında rızıklara mazhar olmaktadırlar.” (Âl-i İmran:169).
Ya Rabbi! Bizleri lütfunla uyandır, boyanla boyandır. Şehadetle bizlere ikrâm eyle.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.