Allah (c.c.) her şeyi insan için yaratmıştır. Bunun karşılığı olarak, görünen yaratıklar
içerisinde sorumlu olan sadece insandır. Sorumluluklarını yerine getirme ve getirmeme
konusunda insanlar iki kısımdır: Kafir ve Mü'min. Allah (c.c.), kafirlerin O’nun (c.c.) hakimiyetine
boyun eğmeleri için Müslümanlara cihadı farz kılmıştır. Bu boyun eğme, gerçekte dünya ve
ahirette tam bir şekilde Müslümanların bazı yönlerden de kafirlerin yararınadır. Yeryüzünde
Allah (c.c.)’ın hükmüne boyun eğmeyen bir karış toprak kaldıkça bu cihad devamlıdır: “Ey
Mü'minler, önce kafirlerden size yakın olanlarla savaşın. Onlar sizde şiddet ve kuvvet
bulsunlar.” (Tevbe:123). “Fitneden eser kalmayınca ve dinde yalnız Allah’ın oluncaya kadar o
müşriklerle savaşın. Vazgeçerlerse, artık düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.” (Bakara:193).
Allah (c.c.)’ın hakimiyetine boyun eğmeyen bir insan kaldıkça fitne vardır demektir.
Allah (c.c.)’ın sözünün üstün olması için yeryüzünün Allah (c.c.)’ın hakimiyetine boyun eğmesi
gerekir. Sapıklıktan daha büyük fitne olabilir mi? Netice itibariyle insanların iki kısım olduğunu
görüyoruz: 1- Müslümanlar, 2- Kafirler. Kafirleri de üç kısıma ayırmamız mümkündür: a)
Müslümanların himayesine girerek Allah (c.c.)’ın hakimiyetine boyun eğenler, b) Bir maslahat
için Müslümanlarla anlaşmalı olanlar, c) Müslümanlarla aralarında anlaşma bulunmayan ve
Müslümanların himayesinde olmayanlar ki, bunlar savaşılması gerekenlerdir.
Müslümanlar tek bir ümmettir. “ Müslümanlar adalet sahibidir. Onlardan aşağı
olanlar, onların himayesinde adaletle idare edilirler. Müslümanlar Müslüman olmayandan
üstündür. Mü'minler birbirlerine karşı sevgi, acıma ve şefkatte bir vücut gibidirler. Vücudun
bir organı rahatsızlandığında, vücudun diğer organları uykusuzluk ve ağrıyı duymada ona
ortak olurlar. Müslümanlarda böyledir. Mü'min, mü'min için bir bina gibidir. Bir kısmı
diğerini destekler. Resûlüllah (s.a.v.) bunu söylerken parmaklarını birbirine geçirdi.” (Buhari).
“Size verilmiş bulunan şeyler hep dünya hayatının geçici malıdır. Allah katında olan
ise, daha hayırlı ve daha devamlıdır. O kimseler için hayırlıdır ki, iman etmişlerdir ve
Rablerine de tevekkül ederler. O kimselerdir ki, büyük günahlardan ve açık rezaletlerden
kaçınırlar, öfkelendikleri zaman da onlar kusur bağışlarlar. O kimselerdir ki, Rablerine
itaate icap etmişler ve namazı gereği üzere kılmışlardır. İşleri de hep aralarında şûrâ iledir.
Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar. O kimselerdir ki, kendi haklarına
tecavüz vaki olduğu zaman, onlar yardımlaşırlar ve intikam alırlar.” (Şûrâ:36-39). “Mü'minlere
karşı yumuşak gönüllü, kafirlere karşı onurlu ve başları yukarıdadır.” (Maide:8). Ancak Allah
(c.c.)’ın hakimiyetine boyun eğen ve Müslümanların himayesine giren kafirler, Müslümanların
zimmetine girebilirler. İslâm devletinin topraklarında yaşayan gayri müslimler, cizyelerini
ödedikleri müddetçe, onlarla yapılan anlaşmaya sadık kalınır. Onlardan anlaşmadan daha fazla
cizye alınamaz. Anlaşmanın şartlarına uyulur. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Olabilir ki
bir kavimle çarpışır ve onlara galip gelirsiniz. Onlarda can ve zürriyetlerini korumak
karşılığında size mal verir ve belli bir şey üzere anlaşırsınız. Anlaştığınız miktardan fazlasını
almayın, size iyi olmaz.” (Ebû Davud). Ayrıca şöyle buyurur: “İzinleri olmadan ehl-i kitabın
evlerine girmenizi, kadınlarını vurmanızı ve kendilerine düşeni verirlerse meyvelerini
yemenizi Allah helal kılmamıştır.” (Ebû Davud). Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurur: “Kim
haksız yere bir muahhidi öldürürse, Allah ona cenneti haram kılar.” (Nesai- Ebû Davud). Bilindiği
gibi Müslüman olmayan bir kimse dinini değiştirmek için zorlanamaz. Onunla tartışmaya
girişildiğinde mutlaka en güzel yol seçilir. Müslüman olursa zımmîlik durumu ortadan kalkar.
Diğer Müslümanlar gibi muamele görür.
Her kafir için zımmî akdi yapılabilir mi? Bazı fakihler zımmîliği tahsis etmiş, bazısı da
genelleştirmiştir. Ama uygulama genel olmuştur. Hanbeli fakihler zimmet konusunda şöyle
derler: “Zimmet, ancak ehl-i kitap ve Mecusiler gibi ehl-i kitaba benzeyenlerle akdedilebilir.
Devlet başkanı onların kötülüklerinden emin olduğu ve şu dört hükme uymaya söz verdikleri
2
takdirde onlarla zimmet akdini yapar: 1- Cizyeyi, zelilane ve hazır ödemeleri, 2- İslâm dininden
söz ettiklerinde, iyilikle söz etmeleri, 3- Müslümanlara zarar verecek şeyleri yapmamaları, 4-
Can, mal ve namus konularında İslâmî hükümlerin onlara da uygulanması ve zina gibi, onlarca
da haram kabul edilen şeylerde had uygulanması, ancak alkol, şarap gibi onlarca helal olan
şeylerde serbesttirler. Kadından, erkeklik ve kadınlığı belli olmayandan, çocuktan, deliden,
papazdan, körden, ihtiyardan ve manastıra çekilmiş rahipten cizye alınmaz. Cizyeyi vermekten,
zelil görünmekten veya hükümlerimize uymaktan kaçınan, Müslüman bir kadınla zina eden veya
onu nikahlayan, yol kesen, Allah (c.c.) ve Resulünü (s.a.v.) kötülükle anan, bir Müslüman’ı
öldürmek veya onu dininden uzaklaştırmak şeklinde haddini aşan kimse ahdini bozmuştur.
Devlet başkanı, onu isterse esir edip malını fey’ olarak alabilir. Bu duruma düşen zımmînin
kadın ve çocuklarının ahdi bozulmaz.” (Delilü’Talib).
Buna göre ehl-i zimmetin devlet memuriyeti alma, şûrâya katılma, idarecilik yapma ve
Müslüman devletin başkanını seçme hakları yoktur. Bazı zorunluluklardan dolayı kendilerine
devlet memuriyeti verilebilir. Ancak bu görevi yürütürken Müslümanlar üzerinde idareci
olmama şartı vardır. Çünkü zimmet akdinin şartlarından biri, Müslümanlara karşı zelil durumda
olmalarıdır. Müslümanların bulunduğu bir mecliste başa geçmemeleri bu zilletin gereğidir.
Müslümanlara önce kendilerinin selâm vermesi yine bu zilletin gereklerindendir.
Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Yahudi ve Hıristiyanlara önce siz selâm vermeyin.
Onlardan biriyle yolda karşılaştığınızda (şayet yol kalabalık ise) onu en darından geçmeye
mecbur edin.” Buna karşılık dinlerini değiştirmeleri için Müslümanlar onları zorlayamaz.
“Dinde zorlama yoktur.” Onlarla en güzel bir şekilde tartışmalıdır. “Düşmanlıkta ileri gidenler
müstesna olmak üzere, Yahudi ve Hıristiyanlarla en güzel şekilde tartışın.” (Ankebut:46). Onların
namuslarına tecavüz edilemez. “Kim bir zımmîye eziyet ederse bana eziyet etmiş gibidir.”
Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur: “Allah (c.c.) kendilerine düşeni verdikleri halde
ehl-i kitabın kadınlarını vurmanızı, meyvelerini yemenizi helal kılmamıştır.” Müslüman
fakihler der ki: “Bir Müslüman bir zımmînin domuzunu öldürür veya içkisini dökerse, onu öder.
Ama bir zımmî bir Müslüman’ın domuzunu öldürür veya içkisini dökerse karşılığını ödemez.”
Zımmîlerin Müslüman devlete cizye ödemeleri bir bakıma zilletlerine işaret olduğu gibi,
diğer bakımdan da İslâm’ın adaletine bir işarettir.
Çünkü cizye, askeri yönden onları koruma karşılığında alınır. Böylece zımmîler
savaşmakla sorumlu tutulmazlar. Sorumlu tutulmamaları adaletin gereğidir. Çünkü savaşmak,
İslâm’da bir ibadettir. Şayet onları bizimle beraber savaşmaya zorlarsak, inançlarından olmayan
bir şeyle onları sorumlu tutmuş oluruz. Ama bizimle beraber düşmana karşı savaşmak isterler
ve bizimde onlara güvenimiz olursa, o zaman onlar da cizye ödemezler. Bize cizye vermek
üzere bizimle anlaşma yapan, hükümlerimizi kabul eden ve bizim de onlardan kabul ettiğimiz
kafirin hükmü budur. Hükmümüzü kabul etmeyen ve bizimde yararımız olduğu için
kendileriyle ateşkes anlaşması imzaladığımız kafirlere gelince, bunlarla ancak belirli bir zaman
için ateşkes anlaşması imzalayabiliriz. Bu müddet içinde onlar anlaşmayı bozmadıkça, biz
anlaşmayı bozamayız. “Ancak muahede yaptığınız müşriklerden sözleşme şartlarına size
hiçbir noksanlık etmemiş ve aleyhinizde hiçbir kimseye yardım yapmamış olanlar
müstesnadır. Bu sadakati gösterenlere, sözleşme müddetleri bitinceye kadar ahitlerini
tamamıyla yerine getirin. Çünkü Allah, haksızlıktan sakınanları sever.” (Tevbe:4).
Üçüncü sınıf kafirlere gelince, bunlarla aramızda ne bir anlaşma ve ne de bir akit
bulunanlardır. Bunlarla aramızda sadece savaş vardır. Barışmadan ve anlaşma imzalamadan
onlara galip gelirsek, mallarının hepsi bizim için ganimettir. Kadın ve çocukları da köledir.
Buluğ çağına ermiş olanlarla savaşçılarına gelince, Hanbeli mezhebine göre devlet başkanı
onları ya öldürür, ya köle eder, ya karşılıklı veya karşılıksız serbest bırakır. Veya Müslüman
esirlerle değiştirir. Ancak en faydalısı hangisi ise, devlet başkanı ona uymak zorundadır.
3
ZIMMÎLER, CİZYE VE KÖLELER -IIBu
konuyu şu şekilde özetleyebiliriz:
1- Kafirleri Allah (c.c.)’ın hakimiyetine boyun eğdirmek için Müslümanların cihad
etmeleri farzdır.
2- Kafirlere cihad, ancak şu üç teklif yapıldıktan sonradır:
a) Müslüman olmaları,
b) Müslümanlara cizye vermeleri,
c) Veya savaş.
3- Müslüman oldukları takdirde lehimizde ne varsa onların da lehinedir.
Cizyeye razı oldukları takdirde, onlarla ne miktar üzere anlaşma yapılmışsa, o alınır.
Mal ve canlarına tecavüz edilemez. Şayet bunlardan yüz çevirirlerse, netice savaştır,
savaşmaktır. Allah (c.c.) o zaman kadın ve çocuklarını köle edinmemizi helal kılmıştır. Duruma
göre onları ya öldürür ya da köle ediniriz. Karşılıksız serbest bırakmak istesek bunda da bir
sakınca yoktur. Serbest bırakmadığımız takdirde kadınları ve malları Müslüman askerlere
taksim edilir. Devlet başkanı isterse onları esir olarak da tutabilir. Tarlalarına gelince, bazı
alimlerin söylediği gibi devlet başkanı isterse orayı fetheden askerlere dağıtır, veya eski
sahiplerine bırakır. Onlar da buna karşılık Müslümanlara haraç öderler.
Kafirleri köle edinmemizi uygun görmeyenler aldanıyorlar. Allah (c.c.)’a kul olmayı
kabul etmeyenlerin, isyanda ısrar edenlerin cezasız kalması, insanları fesada götürmeleri daha
mı uygun? Bununla beraber onlara uygulanan köleliğin, bütün beşeri düzenlerin esirlere
uyguladığı cezalardan daha şefkatlidir. Hem unutmayalım ki onları köle edinmek,
Müslümanların muhayyer oldukları yollardan biridir. İçtihatların bir çoğuna göre devlet
başkanı başka bir yol takip etmek isterse kapı açıktır. Bu arada kölelere İslâm düzeninin
gösterdiği şefkati anlatmak istiyoruz. Bu konuyu şu şekilde özetleyebiliriz:
1- Esir kadın, taksim yapıldıktan ve hamile olup olmadığı belli olsun diye temizliği bir
hayızla sabit (belli) olduktan sonra ancak bize helal olur. Hamile olduğu anlaşılırsa ona
yaklaşılmaz.
2- Esirlerin kime ait olduğu belli olduktan sonra, o köleyi elinde tutan giyecek ve
yiyecek konusunda kendisiyle eşit tutacaktır. Bir de kölenin gücü yetmediği ne olursa olsun
ona yüklemeyecektir. “Onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah onları, elinizin altında hizmetçiler
(köleler) kılmıştır. Kimin kardeşi elinin altında ise, yediğinden yedirsin, giydiğinden
giydirsin ve gücünün yetmediği şeyi ona yüklemesin. Onlara öyle bir şey teklif ettiğinizde,
onlara yardım edin.”
3- Sahiplerinin onlara vurmaları caiz değildir. Sahibi köleye vurduğu zaman bu
vuruşun kefareti köleyi azat edip serbest bırakmasıdır. Eğer azat edip bırakmazsa Allah (c.c.)
huzurunda sorumludur.
4- Köleye değerli bir insan gibi davranılır, muamele edilir. Onu çağırırken bile…
Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Sizin biriniz kölem demesin. Köle de ona sahibim
demesin. Sahip, kızım, oğlum desin, köle de efendim desin.”
5- Köle kadın Müslüman ve ehl-i kitaptan olunca sahibi onunla münasebet
kurabileceği gibi, başkası ile de evlendirebilir. Kadını başka biriyle evlendirmez ve o
kadından kendisinden bir çocuğu olursa, artık o kadını başkasına veremez ve kendi kadından
önce ölürse, kadın hürriyetine kavuşur. Diğer hür kadınların tüm haklarını elde eder.
6- Kölelerden hürriyet isteyenler için İslamiyet kapıyı açık tutmuştur. Köle efendisiyle
belli miktar üzere anlaşır. Çalışarak o miktarı biriktirir, ve o miktarı ödeyerek hürriyetini elde
eder. Buhari rivayet ediyor: Sîrîn hürriyetine kavuşmak için Hz. Enes (r.a.)’le anlaşmak istedi.
Hz. Enes (r.a.)’in malı çoktu ve Sîrîn’in teklifini kabul etmedi. Sîrîn Hz. Ömer (r.a.)’e giderek
durumu anlattı. Hz. Ömer (r.a.) Hz. Enes (r.a.)’i davet etti ve onunla anlaşmasını istedi. Enes (r.a.)
onun da teklifini kabul etmeyince, Hz. Ömer (r.a.) ona kamçıyla vurarak şu âyet-i kerimeyi
4
okudu: “Kölelerinizden mükâtebe (para kazanıp efendisine vermek suretiyle hürriyetine
sahip olmak) isteyenleri de, eğer kendilerinde bir hayır biliyorsanız, hemen kitâbete
bağlayın ve onlara Allah’ın size verdiği malından verin.”
7- Kölelerin hürriyete kavuşmaları için Yüce Allah (c.c.) zekattan bir pay ayırmıştır.
Hata ile öldürme, zihar, yemin, Ramazanda kasten orucu bozma gibi hareketlerin kefareti
olarak bir köleyi hürriyetine kavuşturmayı emretmiştir. Ayrıca kölenin karşılıksız olarak
serbest bırakılması övülmüştür: “Fakat o çetin işe atılmadı; Bildin mi o çetin iş ne? O köle
azat etmektir.” (Beled:11-13).
Hem erkekler, hem kadınlar ve hem de çocuklar açısından savaş esirleri meselesi
üzerinde durulunca, bu yoldan daha adil bir yol olmadığı ortadadır. Onlardan hiçbiri canını ve
insanlığını kaybetmiyor. Ayrıca İslâm Devletinin iyi bir vatandaşı olması için imkanlar
hazırlanıyor ve hürriyetlerine kavuşması için her zaman kapılar açık bırakılıyor.
Günümüzde savaş esirlerinin durumunu görüyoruz. Çeşitli işkenceler ve ızdırap
çektirmeler. İnsanın yüzünü kızartan uygulamalar… Bugün batının Irak’taki esirlere karşı
tavrına daha dünya tarihinde rastlanmamıştır. Medeni batı öyle mi… Canavarların bile
yapmadığı vahşet… Batı artık maskesini düşürmüştür. Hakiki yüzü görünmüştür. Ey
Müslüman âlemi, uyanmazsan şimdi, yarın kıymet günü mutlak uyanacaksın ama vakit çok
geç olacak…
Netice itibariyle harp bulunduğu sürece kölelik kurumu bir zorunluluktur. Harp esiri
olarak tutuklanan kimselere ya buyur git, tekrar bana karşı bütün gücünle gel dercesine
serbest bırakacaksın, yahut Roma ve diğer beşeri sistemlerde görüldüğü gibi, senelerce bir
adada ve kamplarda hayvanlara bile tatbik edilmesi iğrenç uygulamalarla onları soy kıyımına
tabi tutacaksın veya İslâm’ın kölelik müessesesini işleterek onları ya ücretleri karşılığında
salacaksın veya iyi bir vatandaş olması için, İslâm’ın onlara öngördüğü hak ve hukuklarına
uygun hareket ederek insanlık haysiyetlerini koruyacaksın.
İslâm’ın merhametli kanatları altında yaşayan köleler, esirler ve zımmîlerin haklarını
bugün batı hayal dahi edemez.
Mevzuumuzu İslâm tarihinden bir misalle kapatalım:
“Hz. Ömer (r.a.) kapıda dilenen bir âmâyı gördü. Hakkında yaptığı soruşturmada onun
bir Yahudi olduğunu öğrendi. Ve ona sordu: Seni dilenmeye mecbur eden nedir? Yahudi
cevap verdi: Cizye, ihtiyaç ve ihtiyarlık. Hz. Ömer (r.a.) Yahudi’nin elinden tuttu, evine
götürdü. Günlük ihtiyacını verdi. Maliye memurunu çağırarak:
“Buna ve benzerlerine iyi bak. Allah (c.c.)’a yemin ederim ki, onun gençliğinde
kazandıklarını alıp, sonra onu ihtiyarlığında terk etmemiz insafa uygun değildir. Sadaka
mutlak olarak fakirler ve yoksullar içindir. Bu da ehl-i kitaptan bir yoksuldur.” Sonra
Müslümanların devlet başkanı olan Hz. Ömer (r.a.) ondan ve benzerlerinden cizyeyi kaldırdı.
Hz. Ömer (r.a.) Şam’a girdiği zaman Nasara’dan cüzamlı bir topluluğa rastladı. Onlara daima
yiyecek ve para yardımı yapılmasını emretti.”
İslâm ruhu 14 asırdan fazla bir zamandan beri bu insani ufka yükselmiş bulunuyor.
Sosyal sigortayı insani bir hak olarak kabul etmiş ve bunu din, milliyet, inanç ve düşünce
farkı gözetmeksizin herkese tatbik etmiştir.
İşte bugünkü beşeriyetin hasretle özlediği çok uzaklardan bakıp da erişemediği ufuk
budur.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin