You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

YUVANIN SELAMETİ VE KARIŞIK YAŞANTI

YUVANIN SELAMETİ VE KARIŞIK YAŞANTI

Üye
YUVANIN SELAMETİ VE KARIŞIK YAŞANTI
Bismillahirrahmânirrahîm.
Ev bir meskendir ve çocuk onun gölgesinde doğar ve gelişir. Onun verdiği hava ile
büyür, ondaki özellikleri alır. Tarihin seyrini değiştiren nice olayların gizli olan sebepleri
yunanın huzuru ile veya karışıklığı ile ilgilidir. Kendi evinde barışın ve huzurun lezzetini
tadamamış bir kişinin, genel anlamda barışın lezzetini tam anlamıyla tadamayacağı
muhakkaktır. Ailede olan huzursuzluğun baskısı altındaki insan, hiçbir zaman umumî bir barış
istemediği gibi, şiddetli bir savaş taraftarıdır. İşte bu nedenle İslâm, bireyler ve toplumlar
arasında barışın tohumlarını ekmeden önce, evlerde barışı temin etmeye çalışır. Zira aile
yuvasının, diğer sosyal kurumlarla çok sıkı bir ilgisi olduğunu bilir.
İslâm, aile bağlarını sevgi, cömertlik ve mutluluk verici olarak tanımlar: “O’nun (c.c.)
ayetlerinden biri de kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması
ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için ibretler
vardır.” (Rum: 21)
Bu bağ, kalbin bağı, huzur ve karar bağı, sevgi ve şefkat bağı, örtünüp korunma ve
süslenip güzelleşme bağıdır. Hiç şüphesiz bu tanımlama ve ifade için seçilmiş olan sözlerde
bile şefkat, incelik ve bunların arasında hayır, fazilet ve rahatlık hissedilmektedir. Muhakkak
ki bu, şu sağlam ve İslâmî bağ için farz kıldığı birleşme gerçeğinin en mükemmel bir
ifadesidir. İslâm bu bağı, tüm gayeleriyle (özellikle zürriyet yetiştirme gayesiyle) sımsıkı
bağlar. Çünkü hayatın devamını temin eden, zürriyet yetiştirmektir. Bu işi ciddi niyetlerle
benimseyen kişiyi, bu müesseseyi kurması için teşvik eder.
İslâm, aileyi önemli güvencelerle himayesi altına alır ve onu her türlü tehlikelerden
korur. Geniş kapsamlı özelliğiyle yuvayı sadece manen himayesi altına almakla kalmaz, aynı
zamanda yuvanın, teminatını sağlayan kanuni hükümler de koyar.
a) Yuvanın kurulabilmesi için öncelikle tarafların izni ve rızası olması gerekir. O
halde izni alınmadan hiçbir kadın evlendirilemez. Bu evliliğin olabilmesi için, tarafların
birbirini görmesini tavsiye eder. “Ey kişi! Evlenmek istediğin hanıma bak, zira o bakış
aranızdaki ünsiyetin varlığını temine yarar.” (Muğire b. Şu’be hadisi – Hasendir.)
b) Aile yuvasının kurulmasında açıklık şarttır. Nikâh şahitler huzurunda yapılmalıdır.
Yuvanın kurulmasında şüphe ve gizliliğin kalmaması için şahitlerin nikah akdini kabullenmeleri
gerekir.
c) Nikah bağında devamlılık niyeti gerekir. Hiçbir zaman bu bağ geçici bir zaman için
kurulamaz. Çünkü evlenmenin gayesi, bir ömür boyu karı-kocanın birbirlerine güven ile
bağlanmaları ve büyük bir emniyet ve huzur içinde ve yuvalarının gölgesinde hayat sarayını
bina etmeleridir.
Evin ve evde büyüyen yavruların durumlarının düzenli olabilmesi için, evin geçimini
temin etmek kocaya düşen bir borçtur. Evinin içini düzenlemesi, çocuklarının terbiye ve
bakım işleriyle uğraşması için, İslâm annenin kalbini geçim derdinden uzaklaştırmış ve onu
dışarıda çalışmak zahmetinden kurtarmıştır. Dışarıda çalışmaktan yorgun-argın eve dönen
anne, elbette evinin düzenlenmesi için gereken gücü bulamaz. Bulamadığı içinde çocuklarına
gereken ilgiyi gösterip, iyi yetişmelerini sağlayamaz. Dışarıda çalışan kadınların evleri
otelden farklı değildir. Bu kadınların evlerinde, aile ocağının şefkat dolu temiz kokusu olmaz.
Bu bakımdan bir yuvanın temiz ve nezih olabilmesi ancak bir kadınla mümkündür. Bir eve
aile havasını ancak bir kadın verebilir. Bir evin sıcak bir yuva olabilmesi, ancak şefkatli bir
2
annenin varlığına bağlıdır. Evli ve yavrusu olan bir kadın, zamanını, gücünü evinin dışında
sarf etmek zorunda kalırsa, o kadın evine zorluk ve yorgunluktan başka ne getirebilir ki?
Evin istikrarlı bir düzen içinde yürütülmesi ve ailenin başıboşluğa düşmemesi için
İslâm, aile reisliğini erkeğe vermiştir. Bu durum İslâm’ın şiddetle koruduğu ahenkli siyasetin
bir boyutudur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) “İki kişi ile bile sefere çıksa, biri başkan olsun”
buyurmuştur. En önemli görevi, çocuğuna bakmak, onu en güzel şekilde yetiştirmek, evini
süslemek, güzelleştirmek, ince bir sevgi, nazik bir karakter sahibi olan kadına mı, yoksa evin
tüm geçimini sağlamakla görevli erkeğe mi verilmelidir ailenin iradesi? İslâm yaratılışta,
hayatın fırtınalarına daha dayanıklı, fizik gücü fazla, hayat tecrübesi bakımından vazifeye
daha uygun olduğu için bu ağır görevi erkeğe yüklemiştir. Bu da ailede huzuru sağlar.
Fakat gerçeklerin ters düz edildiği toplumlarda, insanlar kuruntularla ve görüntülerle
uğraşırlar ve fakat önemli ve ciddi hiçbir meselenin özüne inmek zahmetine katlanmazlar.
İslâm aynı zamanda, evde güvenin, barışın sağlanması ve yerleşmesi için kadının
süsünü yabancı erkeklere göstermesi ve onlarla karışık bir halde olmasını yasaklamıştır. “Ey
Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle. (Bir ihtiyaç için dışarı
çıktıklarında) örtülerini üstlerine alsınlar.” (Ahzâb:59). Eşler arasında, güvene dayalı bir ilişki
kurma ve kendilerini birbirlerinden soğutacak davranışlardan kaçınma bir görevdir. Çünkü bu
tür davranışlar, tahrikler mukaddes bağı koparır, güveni sarsar.
“Karışık yaşamak, kadının tecrübesini artırır, her iki cinsinde konuşma ve görgülerini
artırır, tutukluklarını açar ve düşüncelerini geliştirir” gibi haysiyetten yoksun sözler ancak,
derbeder, başıboş hayvanca yaşamak isteyenlerin arzularını ifade eder. Sözde tüm tecrübeleri
geçirmiş olan eşlerin birbirlerine daha fazla bağlanacaklarını iddia edenlerin yalanlarını
gerçekler yıkıyor. Eğer söylenenler doğru olsaydı, günümüzde boşanmak için mahkeme
salonlarının kapısında insanlar kuyruğa girer miydi? Binlerce yuva yıkılır mıydı? Tam bir
tecrübeyi, zina dahil, benimsemiş olan toplumlarda erkek ve kadınların karşısına, eşlerinden
daha cazip birileri çıksa, acaba yeni bir tecrübeye mi başvuracaklardı? Bu durumlar aile
hayatını ızdıraplar içinde bırakmaz mı? Ve bu yuva ne kadar devam eder? Amerika’daki
erkek kız karışık okuyan orta okullarda, 1948’de bazı eyaletlerde gebelik oranı % 40’ı
bulmuştu. Bu hakikatler onların düşünce ve fikirlerini hepten yalanlamıyor mu? Şurası
muhakkak ki, kadın ile erkeğin iç içe, kucak kucağa yaşaması nefsin arzularını öldürmemekte,
aksine bu ateşi körüklemektedir.
İslâm, tüm bu gerçekleri bilir ve tedbirini alır. İnsanın şerefinin korunması için onun
kötülüklere yaklaşmasına engel olur. Gözlerin yere indirilmesini ister. Süslü bir şekilde
kadınların erkeklere görünmesini yasaklar. Kalplerin selâmetini, ruhların sükûnetini ve
yuvanın huzura kavuşmasını ister. İslâm, mini mini yavruların yuvası olan eve selâmet ve
sükûn getirmeyi amaçlar. Anne ve baba emniyet içinde oldukları takdirde yuvalarının,
dolayısıyla hayatın bekçisi olabilirler. İslâm korunma çarelerini ortaya koymakla işe başlar.
Vakarlı olmayı emreder. Kadınların ziynetlerini erkeklere göstermesini yasaklar. Karışık
yaşamanın mahzurlu olduğunu bildirir ve böylelikle fitneden sakındırır. Maddi ve manevi
şartların oluşturulup, kişinin evlenip huzura kavuşmasını emreder. Maddi durumu müsait
olmayanlara, diğer Müslümanların yardımcı olmasını ister. Hatta devlet bu yükümlülüğü
üslenir.
Hiç şüphesiz, İslâm’ın yumuşak ve uygun eğitimi, süsün başkalarına gösterilmesinin
haram kılınması, fitne ve fesat yerlerinden uzak durmayı emretmesi, kadının yakını olmayan
erkeklerle alâkalanmasının ve konuşmasının yasaklanması, mecburiyet olmadıkça erkeklerin
arasına kadınların girmesinin sakıncalı oluşu, tüm bunların yanında, maddi manevi riyazet,
spor, oruç ve evlilik suretiyle bedenin ve nefsin terbiyesi için olumlu önlemlerdir.
3
YUVANIN SELAMETİ VE KARIŞIK YAŞANTI -IIGünümüz
toplumunda, taklitçi papağanlar, ne konuştuklarının farkına bile varamayan
zavallılar, insan nefsinin bu şekilde kontrol altına alınmasının psikolojik, insanın rahatsızlanmasına
yol açacağını söylemektedirler. Bu görüş onlar için doğru olabilir. Çünkü onlar için
hayat yemek içmek, kadınlarla beraber olmak, gezip tozmak. Neticede toprak olup gitmek.
Böyle bir manzaraya sahip olan bir toplumda elbette nefis zapt edilemez, kontrol altına
alınamaz. Çünkü tahrik sebepleri tüm cadde ve sokaklarda adeta kol geziyor. Böyle bir
durumda doğal olarak nefislerde sükûnet, yuvalarda huzur bulunmaz. İşte İslâm, sürekli
olarak toplumun bu tür kötülüklerden arınması için sürekli savaş halindedir. Fakirlikle
amansız bir şekilde mücadele eder ve onu ortadan kaldırmaya çalışır. Kadınlarla erkeklerin bir
arada yaşamasını fitne ve fesadı önlemek için yasaklar. Açık saçık gezilmesini, erkeklerin
kadınlaşmasını, kadınların erkekleşmesini önlemek için tedbir alır. Tüm bunlardan sonra da
hayattaki boşluğu, Allah (c.c.) ve insanlık için taşınması gereken sorumluluklarla kapatmaya
çalışır. Zaman boşluğunu ise çalışmakla doldurur. O halde İslâm toplumunda, hayatlarını
dolduracak, zamanlarını değerlendirecek bir meşguliyet bulamayan, şehvetini tatmin peşinde
koşan, ona buna sataşan, adi, pis, düşük arzular peşine takılan, akşamlara kadar içki, kumar
masalarında ömür tüketenlerin yeri yoktur. Toplumda her türlü kötülüğü öne çıkartacaksın,
ondan sonra da kötülük etmeyin diyeceksin. İşte mümkün olmayan iş…
İslâm bu tür bir zorluğu hiçbir zaman teklif etmez. İslâm, ilk adımda kötülüklerin
bütün sebeplerini, fitne ve fesadın tüm araçlarını ortadan kaldırır. Nefsi galeyana getiren
zorlukları giderdikten sonradır ki, insana kötü arzularına hakim olmasını ister.
Bu sebepler ortadan kaldırıldıktan sonrada kötülük ve fuhuş olayları sürerse, toplumun
ve yuvanın selâmeti için kadın ve erkeğe ceza uygular.
Hz. Peygamber (s.a.v.), evli olup da zina edenleri sopayla değil, recm (ölüm) ile cezalandırmıştır.
Asrımızın, vahşi hayvanlar gibi yaşayan sapıkları bu cezanın bir merhametsizlik
olduğunu söylüyorlar.
Onlara sorarız!.. Acaba zina ile yuvaları dağıtmak, çocukları anne veya babasız
bırakmak, gönülleri parçalamak, insanları birbirine düşman yapmak, nesilleri karıştırmak,
insan şeref ve onurunu ayaklar altına almak… v.s. merhametsizlik değil mi?
Şüphesiz ki insanlar için en büyük merhametsizlik budur!
Onlar sadece şehvetlerini tatmin için, merhamet gibi ulvî hislerden haberi olmayan
hayvanlardır, belki de daha aşağıdırlar.
Velhamdülillahi Rabbil Âlemin.

Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.