Bir an için durup, hayatın akışı içinde bu soruyu kendi kendimize soralım. Evet nereye
gidiyoruz? Tarihin akışına baktığımız zaman dünya, ardı ardına gelen iki dünya harbinden
sonra iki büyük parçaya bölünmüştür. Doğuda komünist kitle, batıda kapitalist kitle… Bu
bölünme tamamen dış görünüşe göredir. Bu iki kitle arasındaki ayrışım hiçbir zaman hakikî
manada, özde olmamıştır. Doğrudan doğruya menfaate, mal ve pazar kapma mücadelesine
dayanmakta olup, fikir ve inanç mücadelesiyle alakası yoktur. Avrupa ve Amerika’nın
düşünce tarzı, esasta Rus düşünce tarzından farksızdır. Her ikisi de hayatta materyalist bir
düşünceyi hakim kılan görüşe sahiptirler. Bugün Rusya komünist ise, Avrupa ve Amerika da
aynı yolda ilerlemektedir. Beklenmeyen bazı olaylar ortaya çıkmadıkça yolun sonunda bir
araya geleceklerdir. Onların şu anda ayrıldıkları, sadece ekonomik ve sosyal farklılıklardır.
Bir Amerikalının komünist olmasına mani olan, onun evren, hayat ve tarih hakkındaki inanış
ve görüşü değil, zengin olabilmesi için eline geçen her fırsattan faydalanma fikri ve işçi
ücretlerinin yüksek olmasıdır. Amerika kapitalizmi son haddine varır, fazla kazanç elde
edemez, normal bir insanın zengin olma fırsatları kalmaz ve meşrû olmayan yollardan
kazanamaz durumda kalır, kazanç ve ücretler düşerse, Amerika’nın komünizm çukuruna
düşmemesine hiçbir sebep yoktur. Çünkü o, onu bu tehlikeden kurtaracak ruhî inanç ve
ahlâktan yoksundur. Doğu ve batı kitlesi arasında dış görünüşlü mücadeleye aldanmamak
lazımdır. Ayrılıkları fikrî ve prensiplere dayanan bir sebepten değil; dünyaya ve ticarî
pazarlara hakim olup, onları sömürme gayesiyledir. Ve işte bizler bu pazarları temsil
ediyoruz. Hakikî ve asıl mücadele ise İslâm ile doğudaki ve batıdaki bu iki kitle arasındadır.
Onların inandıkları materyalist düşüncenin karşısında duran hakikî kuvvet İslâm’dır. İslâm,
insan, hayat ve evren hakkında en olgun ve en doğru bir fikre, bir düşünceye sahiptir. İslâm,
toplumlarda her türlü boğuşma ve çatışma yerine sosyal bir uyum ve sulh ister. İnsanı
yaratanına ulaştıracak ve hedeflerine yöneltecek ruhî bir fikre, düşünceye sahip kılar. Akla,
vicdana, kalbe hitap eder. İslâm öncesi dinlerde olduğu gibi manevî baskı ve zorlamalardan
uzaktır. İslâm, insandaki idrak kuvvetine hürmet eden ilk dindir. Böylece İslâm ile kılıç ve
emsali silahlarla maddî zorlama kapısı da kapanmış oluyor. Evet, akıl, vicdan, kalp ve ruh…
Maddî ve manevî hayatın hakimi… Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Dinde zorlama yoktur.”
(Bakara:256). “Onlarla mücadeleni en güzel yol hangisi ile onunla yap.” (Nahl:125). Halbuki
hakikatte, Hıristiyanlık başta olmak üzere ruhî dinler, Rus materyalizmini kabul etmedikleri
gibi, Avrupa ve Amerika materyalizmini de kabul etmezler. Hıristiyanlık modern materyalist
fikirler karşısında müspet, işlevi olan bir kuvvet sayılmaz. Çünkü o, ferdî ve ruhbanî bir
dindir. Etkin, baş döndürücü bir süratle (hızla) değişen bir hayat onun gölgesinde gelişemez.
Hıristiyanlık beşer hayatındaki belli ve sınırlı olan rolünü yerine getirmiş ve arka arkaya gelen
nesiller üzerinde akıp giden hayatı takip etmekle acze düşmüştür. Çünkü Hıristiyanlık,
Yahudilik ve İslamiyet arasında belli bir zaman için gelmiş, sadece mabetlerde ferdî
vicdanlarda kalmıştır.
Hıristiyanlık daimi olarak gelişen sosyal ekonomik sistemleri takip edemez. Çünkü o,
yaşanan hayat hakkında hiçbir fikre sahip değildir. İslâm ise dünya için tam olgun bir
sistemdir. Uygulamada ve ayrıntılarda gelişmeye müsait, sosyal ve ekonomik, organizasyonları
olan evrensel bir nizamdır. O, bütün beşeriyete evren, hayat ve insan hakkında en olgun
ve en gelişmiş, kapsamlı bir fikir ve düşünce sistemi takdim eder.
2
İnsaniyete, bütün vicdanları doyuran apaçık, kolay, aynı zamanda derin bir inanç,
topluma sosyal bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek kanunî ve ekonomik esaslar koyar. İslâm,
hayat hakkında materyalist düşünceyi reddeder. Davranışları ruhî esaslar üzerine yönlendirir.
Hayatı günlük olayların akışından kurtarıp, en yüce ufuklara yükseltir.
İslâm, her devirde hayatın önderi olmaya gücü yeten ruhunu, genel prensiplerini
korumak suretiyle her devre, her çağa uyabilen bir sistemdir. O, en üstün, en doğru, daima
gelişen, kuvvetli bir hayatın akışını sağlayan, ferdî teşebbüslere engel olmadan, zararlı
görülen gayretleri de kendi haline terk etmeksizin, hak sahiplerinin hakkını vermeyi hedef
tutan çok geniş ve kapsamlı bir sosyal adaletin teminatıdır. İslâm’ın hayat mefkuresi
(tecrübesi, fikri, ideası) beşeriyetin tanıdığı en üstün ülküdür. Zira maddî, manevî ve ruhî
unsurların hepsini bir araya toplamakta ve ondan en yüksek ufka doğru bir birlik meydana
getirmektedir.
İslâm’la muazzam hamleler yapan beşeriyet, uzun tecrübelerden sonra bugün, İslâm
nizamından, İslâm ülküsünden faydalanmaya her zamandan daha çok muhtaçtır. Sonuna
kadar beşeriyetin önderi olarak gelen bu nizam, onun yükselmesinde daima lüzumlu olmuştur.
Beşeriyet yükseldikçe, yeni yeni tecrübeler kazandıkça, asırlar sonrası düşüncesi geliştikçe,
İslâm’ın kıymetini daha iyi anlayacak ve O’ndan istifade edecektir.
Bugün insanlık, geçen bütün günlerden daha fazla buna yakındır. Gelecek günler de
bugünden daha yakın olacaktır. Öğrendikleri, yükseldikleri ve İslâm’dan başka sistemlerin
gölgesinde perişan oldukları nispette… Evet İslâm’a koşacaklardır.
Bugünkü İslâm alemi ise durumunu yeni baştan gözden geçirmek mecburiyetindedir.
Biz Müslümanlar, Avrupa, Amerika ve Rusya’nın sahip oldukları hayat hakkındaki fikir ve
düşüncelerinden daha yüce ve kapsamlı bir ülküye sahibiz. Biz en olgun ve insanî
yardımlaşmaya ve en sıhhatli, sağlam sosyal birliği ve dayanışmayı hedef tutan ülkümüzü
bütün beşeriyete sunmaya, hayatın kıymetlerini, Allah (c.c.)’ın yarattığı şu aleme (evrene) layık
bir düzeye yükseltmeye gücümüz yeter.
O halde, beşeriyet kafilesinde yerimiz kuyrukta değildir, Baş’tadır. Şüphesiz ki bu
tabii yerimize varmamız kolay olmayacaktır. Bizim ve bütün insanlığın hayrı için bizlere
büyük fedakarlıklar düşmekte ve bu arada Müslüman sermaye sahiplerini de büyük vazifeler
beklemektedir.
Yolların ayrışımındayız!
İster istemez İslâm’ın veya komünizmin yoluna sapmamız kaçınılmazdır. Başka çare
yoktur. Prensiplerini benimsediğimiz ve İslâm’a tercih ettiğimiz Avrupa ve Amerika nizamı
er geç komünizme gömülecektir. Ve bu sonu da kapitalizm hazırlıyor. Sermaye sahipleri,
komünizmin ne olduğunu pekâlâ bilmekte ve ondan korkmaktadırlar. Kültürlü kesim ise
komünizme sıcak bakmaktadır. Bunlar şunu bilmelidirler ki, onların ve bütün insanlığın
kurtuluşu ancak İslâm’ın sıcak kucağındadır. Tekrar edelim ki bizler bugün yolların
ayrışımındayız! Ya batının demokrasi dediği kuyruğa sarılacağız, yada komünizmin keskin
dişlerinde parçalanacağız. Yada maddede ve manada sorumluluklarını yüklendiğimiz,
hayatımızın ruhî, fikrî, sosyal ve ekonomik sahalarında emirlerini uygulayacağımız İslâm’a
döneceğiz. Eğer biz bunu bugün yapmazsak, yarın hiç yapamayacağız.
İki dünya harbinden bitkin ve perişan çıkan, inançları sarsılmış, vicdanları şaşırmış,
çeşitli fikir ve felsefe cereyanları içinde kararsız, yorgun düşen beşeriyet bugün, İslâm’ın
inançlarına, prensiplerine, hayat hakkındaki ruhî ve amelî fikirlerine, ölçülerine her zamandan
daha çok muhtaçtır. İslâm’ı onlara tanıttığımızda insanlık bu köklü fikirleri hayalde teori
olarak değil, hayatta uygulayarak, İslâm’ın realitelere ne derece uygun olduğunu yakînen
görecektir.