''Özlemenin en çok kondüktörlere yakıştığını anladığım gün tren uykularına emanet edilmiş bir çocuktum ben'' cümlesi artislik patinaj dağildir, ciddiye alınız bayım.
Yol, iki yer arası değildir. Yer, iki yol arasıdır.*(aruoba)
Yol benim için yürümeyi öğrendiğim yerin adıdır yani ömürdür. Bir misafirliğin telaşı, yürüyememe kaygısı, koşmak istememe hali ve yorgunluğun manasıdır.
Yol’un, bir metafor olarak da, sözlük anlamıyla da hakikatle bir teması hep vardı. Yol’un hikayesi de elbette buralardan bir yerden geçecektir. Benim yol hikayem de bu sızının açtığı yaralara aittir aslında. Yolda olmak iyidir’e inandığım -gönül indirdiğim- günden beri yollardayım. Bu benim için bir susuş biçimi de değil üstelik.
Yol’a çıkmak yolun kendisinden bağımsız bir eylem türü değildir. Yolda olmanın ruhun ıstıraplarını bastıran sessizliğini de sükuttan öte bir yerde aramak lazım o yüzden.
Özlemenin en çok kondüktörlere yakıştığını anladığım gün tren uykularına emanet edilmiş bir çocuktum ben. Yol hikayem bundan ibarettir. Sonra hep tren düdüklerinde kaldı aklım zaten. Yani bundan sonra muson yağmurlarından kurtulmak imkansızdır artık. Fonda mütemadiyen Mohsen Namjoo çalar. Mütemadiyen yıkım vardır çünkü. Sonra yalınayak Himalayalar’a kadar tırmanmak istersin, sonra bir şehir çıkar karşına... Eski ve tanıdık bir gurbet gibi çöker üstüne hüzün ve bereketli bahar yağmurları gibi ılık bir sızı düşer içine...
Bir gemi gelse sonra dersin hepimizi alıp götürse…
g.adıgüzel