İslâm ümmetinin vatanı, yeryüzünün tamamıdır. Çünkü yeryüzü Allah’ındır (c.c.).
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” Yeryüzünde Allah’ın (c.c.) ehli ise Müslümanlardır.
“Sizden iman edipte salih amel işleyenlere Allah (c.c.) şöyle va’d buyurdu: Yemin olsun ki,
kendilerinden evvel gelenleri nasıl kafirlerin yerine getirdi ise, onları da yeryüzünde
kafirler üzerine hakim kılacak…” (Nur:55) “Celâlim hakkı için, biz Tevrat’tan sonra
Zebur’da yazdık ki: Yeryüzüne salih kullarım varis olacaktır.” (Enbiya:105)
Buna göre Yüce Allah (c.c.) yeryüzünün tamamına sahip olma hakkını Müslümanlara
tanımıştır. Tâ ki yeryüzünün hepsi onlara vatan olsun. Bu hakkı almayı da onlara farz kılmıştır.
“Ey Müminler, önce kafirlerden size yakın olanlarla savaşın. Onlar sizde kuvvet ve
şiddet bulsunlar. Biliniz ki Allah (c.c.) takva sahipleriyle beraberdir.” (Tevbe:123) “Fitneden
eser kalmayıncaya ve dinde yalnız Allah’ın (c.c.) oluncaya kadar o müşriklerle savaşın.
Vazgeçerlerse, artık düşmanlık ancak kafirlere karşıdır.” (Bakara:191). Hakimiyet Allah’tan (c.c.)
başkasında olunca yeryüzünde fitne vardır demektir. Ancak yeryüzü Allah’ın (c.c.) şeriatına ve
bu şeriatı savunanlara boyun eğerse yeryüzünde emniyet gerçekleşmiş olur. Çünkü emniyet
İslâm’ın kendisidir. İslâmsız emniyet olmaz: “Ey Müminler, Allah yolunda cihada çıktığınız
zaman, Mü’mini kafirden ayırmak için iyice araştırın. Size İslâm selamı veren kimseye sen
Mü’min değilsin demeyin…”(Bakara:191). Allah (c.c.) hakkı galip getireceğine ve şeriatı şereflendireceğine
söz vermiştir. Bu söz her zaman için geçerlidir. “Peygamberini hidayette ve
hak din ile, bütün dinlerin üzerine geçirmek için gönderen O’dur (c.c.). İsterse müşrikler hoş
görmesinler.” (Tevbe:33) Bir Hadis-i şerifte Resûlullah (s.a.v.) gece ve gündüzün ulaştığı her yere
İslâm’ın ulaşacağını haber vermiştir. Başka bir Hadis-i şerifte İslâm kelimesinin girmeyeceği
hiçbir kara parçası ve evin kalmayacağını bildirmektedir. Allah’ın izniyle bu olacaktır. Ve işte
o zaman yeryüzünün hepsi, kayıtsız ve sınırsız Müslüman için vatan olacaktır. Ve ancak o zaman
insanlık topyekün mutluluğa kavuşacaktır.
Yeryüzü tamamen Allah’ın (c.c.) hakimiyetine boyun eğinceye kadar, iki yurda ayrılır. 1-
İslâm yurdu. 2- Harb (savaş) yurdu. İslâm yurdu hakimiyetin İslâm’a ve Müslümanlara ait
olduğu yurttur. Savaş yurdu ise, İslâm’a ve Müslümanlara boyun eğmeyen yurttur. Müslümanın
vatanı, neresi olursa olsun İslâm yurdudur. Yer ve ırk ayrımı yoktur. Çünkü Müslüman
vatanın çamuruna bağlı değildir. Bağlılık, inandığı inanca ve o inancın vatanınadır. Yüce
Allah (c.c.) memleketini inancının üstünde tutanları ayıplamıştır: “Eğer biz onlara: Nefislerinizi
cihad için öldürün, yahut yurtlarınızdan çıkın diye bir farziyet yükleseydik, içlerinden
pek azı müstesnâ onu yapmazlardı. Onlar, kendilerine öğüt verilen şeyleri yerine getirseydiler
elbette bu, haklarında çok hayırlı ve imanlarını kökleştirme bakımından sağlam bir
hareket olurdu.” (Nîsa:66)
Müslüman’ın vatanı İslâm yurdu olduğuna göre Müslüman orada olmadığı takdirde
oraya hicret edecek mi?
Hanbeli’ler şöyle der: “Şayet küfür yurdunda dinini açığa vurabiliyorsa cihad etme
imkânını kazanmak ve Müslümanların sayısını çoğaltmak için İslâm yurduna hicret etmesi
sünnettir.”
Bundan anlaşılıyor ki Müslüman’ın dinini yaşayabildiği yerden hicret etmesi sadece
sünnettir. Ama küfür hakimiyetinin ve sapık bid’atlerin hakim olduğu ve dini açığa vurmak,
farzları yerine getirmek gibi durumların engellendiği, insanın, kendisinin veya neslinin küfre
zorlanmaktan korktuğu yerden hicret etmesi farzdır. Nitekim Yüce Allah (c.c.) bu konuda şöyle
buyuruyor: “Mekke’den hicret vacip olduğu zaman oradan hicret etmeyip küfür diyarında
kalıp nefislerine zulmettikleri halde, meleklerin canlarını aldıkları kimselere (azarlama
kastı ile) melekler şöyle derler: Ne işte idiniz? Onlar: Biz Mekke’de zayıf kimselerdendik,
2
hicret etmekten acizdik derler. Melekler de: Allah’ın arzı geniş değil miydi? Siz de oraya
hicret etseydiniz ya derler. İşte onların yeri cehennemdir. O ne kötü bir dönüş yeridir.”
(Nîsa:97) Hanefîler ise şöyle derler: “Küfür ve bidât yurdundan İslâm yurduna hicret etmek
vaciptir…” Maverdi de şöyle der: (Şafinin görüşü de budur) “Küfür yurdundan herhangi
birinde, Müslüman dinini açığa vurabiliyorsa, böylece orası İslâm yurdu olmuş olur. Orada
ikame etmek, hicret etmekten daha faziletlidir. Çünkü başkasının da İslâm’a girmesi
umulur.” Beğavi, (Fethü-l Bâri de) şöyle der: “Kafirlerle savaşıldığı yani dünyada küfür
yurdu bulunduğu müddetçe dininden döndürülmekten korkan Müslüman için oradan
hicret etmek vaciptir. Şayet yeryüzünde küfür diyarı kalmazsa, ancak o zaman hicret
sürekliliğini kaybeder.”
İslâm yurdunda oturmayan Müslümanlar din hususunda bizden yardım diledikleri zaman
onlara yardım ederiz. Ancak aramızda anlaşma olanlara karşı olursa o başka. Yüce Allah (c.c.)
şöyle buyuruyor: “İman edip de hicret etmeyenlere gelince, hicretlerine kadar sizin için
mirasta onlara hiçbir velayetiniz yoktur. Bununla beraber eğer dinde yardımlarınızı
isterlerse, onlara yardım etmek de üzerlerinize borçtur. Ancak sizinle aralarında antlaşma
bulunan bir kavim aleyhine değil…”(Enfal:72)
Savaş yurdunu da iki kısma ayırmak mümkündür: 1- Aramızda antlaşma bulunan savaş
yurdu. 2- Aramızda antlaşma bulunmayan savaş yurdu. İslâm yurdunu da şu kısımlara ayırabiliriz.
1- Adalet yurdu: İslâm’ın uygulandığı, sünnetin korunduğu ve başında Müslümanlar
için şer’i halife bulunan yurttur. 2- Asiler yurdu (Darûl-Bağiy): Hak imama karşı gelenlerin
hakim olduğu yurttur. Velev ki İslâm’la hükmetsinler. 3- Darûl-Bid’at: Bid’atçilerin hakim
olduğu ve bid’atlerini açığa vurdukları yurttur. 4- Darûl-Ridde(İrtida edenlerin, dinden
dönenlerin yurdu): Halkı veya ona hakim olanlar dinden dönen veyahut halkı kâfir olup ta
İslâm’a girdikten sonra tekrar küfre giden ve bunların hakim oldukları yurttur. 5- Darûl-
Meslûbe(Zorla alınmış yurt): Aslında İslâm yurdu olduğu halde İslâm toprakları dışındaki
kâfirlerin işgal ettikleri yurttur. Bu kısımların hepsi İslâm yurduna dahildir. Ebû Hanife (Rh.)
şöyle der: Savaş ehli yurtlarımızdan birine galip gelirse veya bir memleket ehli irtidat(dinden
dönme) ederek galip gelir ve küfür hükümlerini uygulayacak olursa, veyahut zimmet ehli
antlaşmayı bozar ve memleketlerinde galip gelirlerse, bütün bu şekillerde İslâm yurdu ancak
üç şartla savaş yurduna dönüşür: 1- Şirk ehlinin hükümlerini tamamen uygulamak. 2- İslâm
beldelerinden birine bitişik olmayacak şekilde savaş yurduna bitişik olması. 3- Eski İslâm
emniyeti içerisinde ne bir Müslüman ve ne de bir zımmî kalmış olması. Buna göre Ebû
Hanife’nin görüşü açısından Hindistan, Filistin ve Türkistan gibi yerler İslâm yurdunun
cüzleri sayılırlar. Mürted kâfir grupların veya kâfir bir diktatörün hakim olduğu ve aslında
İslâm yurdu olan ülkeler de bu durumdadır. İmam-ı Azam’ın talebeleri olan İmam Ebû Yusuf
ve İmam Muhammed (Rh.) ise şöyle derler: İslâm yurdu tek bir şartla savaş yurdu olur. O da,
küfür hükümlerinin uygulanmasıdır. Bu görüşe göre şu anda İslâm aleminde çok küçük bazı
bölgeler dışında İslâm yurdu yoktur.
Müslümanların bir halifesi olmadığı ve İslâm şeriatı uygulanarak insanların ona uyması
mecbur tutulmadığı için Darûl-Adl’in olmadığını kabul edersek o zaman İslâm yurdunun
hepsi Darûr-Ridde, Bid’a veya Darûl- Fusuk olur. Bu durumda Müslümanların hepsine ve
özellikle Ehl-i Hal ve Akd’e İmamı tayin etmeleri ve İslâm topraklarının hepsinin geri
alınması için cihad etmeleri farzdır. Müslümanların bir saat bile Halife veya İmamsız kalmaları,
İslâm’ın uygulandığı bir yurtlarının bulunmaması caiz değildir.
İslâm yurdunun tamamı adalet yurdu haline gelince İmamın yeryüzünün tamamı
Müslüman için vatan sayılıncaya kadar cihad bayrağını elinden bırakmaması lazımdır. Adalet
yurdunda bütün idarecilerin ona boyun eğmeleri farzdır. Eğer boyun eğmezlerse zalim âsiler
sayılırlar ve onlara savaş açmak caiz olur. Çünkü İslâm ümmetinin birliği gibi, İslâm
topraklarının da birliği gereklidir. Hz. Ali (R.a.), Hz. Muaviye (R.a.) ile bunun için savaştı.
3
VATAN -IIBütün
bunların tamamı farz olan şeylerdir. Farz oluşları ancak bir durumda ve geçici
olarak kalkar. O da, adalet yurdunun diğer yurtların kuvvetiyle boy ölçüşemeyeceği ve bir
savaş halinde adalet yurdu kuvvetlerinin kesinlikle yenileceği, mağlup olacağı durumudur. Bu
durumda savaşa girmez ve diğer yurtları içlerinden birbirine düşürmeye çalışırız. Çeşitli siyasî
faaliyetlerde bulunuruz. Zayıf olduğumuz durumlarda kuvvetleninceye kadar mallarımızla
düşmanlarımızın gönlünü almamızı Müslüman fakihler kabul etmişlerdir. Burada iki noktaya
dikkat edilmesi lâzımdır.
1- Kuvvetimizi onunla ölçeceğimiz ölçü, İslâm ölçüsüdür. İslâm ölçüsünde bir Müslüman,
onlardan iki kişiye bedeldir.
2- Mevcut zayıflığımız sürekli olmayı gerektirmez. Hangi yönden zayıf isek o yönümüzü
kuvvetlendirmeye çalışmalıyız. İster para yönünden olsun, ister insan yönünden ve isterse
silah ve silah kullanma yönünden olsun… Çünkü farzın veya vacibin ancak onunla yerine
getirilebileceği şeyde farzdır veya vaciptir.
İslâm yurdunda yapılacak en önemli işlerden biri de, düşmanları olan mürted, münafık
ve bid’atçilerden temizlenmesidir. Şayet adalet yurdunun idarecileri bunu yapmazsa, er geç onlar
tarafından bozgunculuk, fitne ortaya çıkacaktır. Allah’ın (c.c.) düşmanları, zayıf Müslümanları,
Allah’ın (c.c.) dostlarına karşı kullanabilirler. “İçinizde de onları dinleyecekler vardı…” (Tevbe:47)
“Celâlim hakkı için, eğer münafıklarla, kalplerinde şehvet hastalığı bulunanlar ve şehirde
Mü’minlerin ayıplarını arayıp yayanlar vazgeçmezlerse, muhakkak seni onlara musallat
ederiz. Sonra seninle o şehirde (Medine’de) az bir zamandan fazla komşu olamazlar.
Kovulmuş olarak nerede ele geçirilirlerse, tutulurlar kıyasıya öldürülürler.” (Ahzab:60)
Adalet yurdu için en büyük tehlike mürtedlerin öldürülmemesi ve fasıkların takip
edilmemesidir. İslâm yurdu, geniş olduğu takdirde idarî taksimat hangi esasa göre yapılacaktır?
Acaba çizilen sınırlar, dış görüntüler ve coğrafî engellere göre mi, müşterek menfaatlere
mi, yoksa aynı dili konuşanları bir araya getirmek temeli üzerinde mi olacaktır? Veya
halkın tabi olduğu Fıkhî mezhepler mi esas alınacaktır? Veyahut bütün bunlar nazara alınmayacak
ve Halife ile Şûrâ ehlinin istediği şekilde mi yapılacaktır?
Daha sonra memleketleri fethedilmiş gayr-i Müslimler bulunur da bunlar İslâm
devletinin hakimiyetini kabul etmek, vergi ve buna benzer yükümlülüklerini mükemmel bir
şekilde yerine getirmek, muâmelatta İslâmî hükümleri kabul etmek ve Müslümanlara, İslâm’a
davet hürriyetini tam bir şekilde kabul etmek şartıyla kendi kendilerini idare etmelerine
müsaade edilebilir mi?
Bu meseleler Raşid Halifeler tarafından uygulananların dışında elimizde nasslar yoktur.
Bu durumda Raşid Halifelerin uygulamalarına bağlı kalmak zorundayız. Peygamber (s.a.v.)
şöyle buyuruyor: “Bana ve benden sonra gelen Raşid Halifelerin yoluna uyunuz.
Dişlerinizle sımsıkı tutunuz.” Bu uygulamaların dışındaki meseleler ise İmamın içtihadına ve
durumun gerektirdiğine bağlıdır. Bu arada asırların getirdiği bir takım ayrı durumların ortaya
çıktığını belirterek Raşid Halifelerin uygulamaları göz önünde bulundurulduğu takdirde
asrımızda bunların nasıl uygulanabileceklerini anlatalım:
Bu konuda dikkat edilecek konular şunlardır:
1- Valileri tayin eden ve vilayetleri taksim eden İmamdı. Taksimatta bazen olaylar göz
önünde bulundurulurdu. Mısır İslâm’dan önce bir Rum vilayeti idi. Fetihten sonra yine vilayet
olarak kaldı. Bazen bu olay kavim esasına dayalı idi. Bazen de birkaç vilayet birbirine
eklenerek bir vilayet oluşturulurdu. Hz. Ömer (R.a.) zamanında Şam ve civarının birbirine
eklenerek tek vilayet sayılması gibi…
2- Raşid Halifeler vilayet halkının validen memnun olmalarına önem verirdi. Öyle ki
şehir halkı validen memnun olmayınca o vali azledilrdi. Hz. Ömer’in (R.a.) metodu bu idi.
4
Velev ki vali suçsuz olsun. Nitekim Sa’d b. Vakkas (R.a.) haklı olduğu halde azledilmiştir.
Bundan anlıyoruz ki vali söz konusu olunca halkın arzusu dikkate alınıyordu. Nasslardan da
açıkça anlaşılan budur: “Üç kişi oldunuz mu, aranızdan birini başkan seçin.” Başa geçirme
hakkı idare edilecek olanlarındır. “Kim, imamlığından hoşlanmadıkları halde bir cemaate
imam olursa, namazı iki kulağını geçmez.” Namaz önderliği İslâm’da, önderlikler arasında
önemli bir yeri vardır.
3- Ayrıca Raşid Halifenin vali seçerken Peygamberin (s.a.v.) sahabelerinden seçtiğine
dikkat etmek gerekir. Çünkü İslâm toplumunda en olgun sınıf sahabelerdi. Fethedilen vilayetlerde
ise, yerli olanlardan İslâm’a girmiş olsalar dahi, İslâmî geçmişleri yeni idi.
Toplumun karakteriyle ilgili başka bir noktaya da temas etmekte fayda vardır. Raşid
Halifelik son buluncaya kadar Müslümanlar fikrî bir birlik teşkil ediyordu. Sayılı bazı fertlerin
ve dar bir çerçevenin dışında ne fikrî ve ne de akidevî mezhepler vardı. Bu meselenin bir
yönüdür. İkinci yönü ise Raşid Hilafet devresinde İslâm tarafından fethedilen memleketlerde
yaşayan nesillerde olgunlaşanların sayıları pek azdı. Bütün bunlardan sonra deriz ki: Bugün,
İslâm âleminde yaşayan nesillerin İslâm’la ilişkileri yüzlerce sene öncesinden başlar. Her
bölgede yaşayanlardan İslâm’da olgunlaşanlar vardır. Çeşitli diller konuşmaktadır. Yine,
ayrıca çeşitli fıkhî veya akidevî mezhepler vardır. Her mezhep ise belli bir bölgede
çoğunluktadır. Bu durum karşısında, bütün bu meseleler göz önünde bulundurularak idarî bir
taksimat yapmaya engel bir şey var mıdır? Bir dili konuşan bölge bir vilayet, her mezhebin
çoğunluğunun olduğu bölgeler bir vilayet olup burada yaşayanlar, Halife tarafından temsil
edilen merkezin emirlerine bağlı olmak kaydıyla idarecilerini kendi aralarından seçemezler
mi? Halife böyle bir taksimat yapmakta fayda görürse şer’i bir sakınca yoktur. Önemli olan
orada yaşayanlarda böyle bir isteğin olması ve bu isteğin çoğunluk tarafından da benimsenmesidir.
Ayrıca bu bölgede çeşitli diller konuşulduğu ve ayrı fıkhî mezhepler bulunduğu halde
o bölgede yaşayanlar genel manadaki İslâm kardeşliği ruhunun etrafında birleşerek bir vilayet
teşkil etmesinde de herhangi bir sakınca yoktur. Bu vilayetleri valiler idare ederler. Ancak
valide bir takım özel sıfatların bulunmasının şart olması da olağandır. Çünkü onun görevi de
vilayetinin sınırları içinde aynen İmamın görevi gibidir. O da, İslâm’ı uygulayacak ve Müslümanların
işlerini idare edecektir. Halife Hz. Ömer (R.a.) in bu konudaki sözleri ilginçtir. “Ey
insanlar, ben yemin ederim ki, yüzlerinize vurmaları ve mallarınızı almaları için size valiler
göndermiyorum. Size dininizi ve yolunuzu öğretmeleri için gönderiyorum. Kim bu şekilde
bir davranışla karşılaşırsa onu bana bildirsin. Ömer’in nefsini kudretinde tutana yemin
ederim ki, onun hakkını ondan alacağım.”
Son olarak deriz ki: genel olarak bütün Müslümanların ve özel olarak her bölgede yaşayanların,
yurtlarını adalet yurdu haline getirmeleri borçtur. Ayrıca bu bölgelerin, kabul edilebilir
bir şekilde ve Müslümanların rızalarına uygun olarak idarî taksimatı yapılmak üzere tek
bir vatan meydana getirmek için birleşmeleri gerekir. Her vilayetin İslâmî kanunları ve kendi
içinde bir nizamı, düzeni olacaktır. Bütün bu vilayetlerin toplamının da kanunları ve iç düzenleri
olacaktır. Ancak tüm ayrıntılarıyla beraber kanun ve nizamları mutlaka kitap, sünnet ve
Raşid Halifelerin uygulamalarından olacak ve Müslümanların her durumda faydaları göz
önünde bulundurulacaktır.
Bütün bu anlatılanlardan sonra bu farzın yerine getirilebilmesi için şu hususları tekrar
hatırlamakta fayda vardır:
Her İslâmî bölgede İslâmî bir hükümetin, idarenin bulunması farzdır.
Adalet yurdunu meydana getirecek şekilde bu bölgelerin birleşmeleri farzdır.
Adalet yurdunun, İslâm Âleminden İslâm’la bağdaşmayan şeylerin atılmasına çalışması farzdır.
İslâm yurdunun, İslâm’ın yeryüzüne yayılmasına çalışması farzdır.
Bütün bu noktaların gerçekleşmesi için her Müslüman’ın çalışması da farzdır.
Velhamdülillahi Rabbi-l Âlemîn.