2) Kur’ân-ı Kerim yer yer kâinattan Allah’ın varlığına ve birliğine istidlâl eder bu ise “eşya” hakikatinin sabit olduğunu gösterir.
3) Kur’ân-ı Kerim’de mükerrer âyetler kâinatın helâk olacağı üzerinde durmakta ve helâki müteâkip yeni dünyaların müjdesini vermektedir. Helâk; mevcut olan bir şeyin yok olması demektir. Baştan sabit ve mevcut olmayan bir şeyin helâk olacağından bahsetmek abestir. Kur’ân ise abes şeylerden bahsetmekten çok yüce ve müberrâdır.
4) Bütün peygamberler (as) istisnasız büyük küçük her şeyin sonradan yaratıldığı dersini vermekte ve Hâlık ile mahlûk arasındaki münasebetin bir Yaratıcı ve yaratılan münasebeti olduğunu ısrarla telkin etmektedirler. Mutasavvifeye isnat edildiği şekliyle “Vahdet-i Vücûd” düşüncesinde ise hem peygamberlerin hem de onların ellerindeki vahiy hakikatlerinin tekzip edilmesi bahis mevzuu olur ki bu da dünyânın en doğru insanlarına en şenî’ bir tecavüz ve isnat sayılır.
5) “Vahdet-i Vücûd”a mesnet olarak irât edilen delillerin hemen hepsinde dâvâya delâletten daha ziyâde ikilik hissi müşâhede edilmektedir.
6) Kur’ân-ı Kerim’in büyük bir kısmı itaat edenlere mükâfat isyan edenlere de ceza va’d ve tehdidini ifade etmektedir. “Vahdet-i Vücûd” anlayışı içinde bu âyetlerden bir şey çıkarmak imkân haricîdir. Zira “İtaat eden kim? Nimet nerede? Suçlu kim? Azap nedir? ” sualleri buna göre hiçbir zaman cevap bulamayacaktır.
7) Bütün eşya O’ndan ibaret ve bir sel gibi akıp giden hâdiseler O’nun bir çeşit tezâhürü kabul kabul edildiği takdirde şirki ve müşriki putu ve putperesti kınamak haksızlık olacaktır. Zira mâdem her tekevvün O’nun tezâhürüdür bahsedilen şeyleri de O’ndan ayrı görmek düşünülmemelidir. Hâlbuki tevhid akidesini tespit eden Kur’ân ve Sünnet aynı zamanda putun ve putperestliğin de en büyük hasmıdırlar.