You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

TEVESSÜL’Ü KUR’AN VE SÜNNETTEN DELİLLERİ

TEVESSÜL’Ü KUR’AN VE SÜNNETTEN DELİLLERİ

Profesör
TEVESSÜL’Ü KUR’AN VE SÜNNETTEN DELİLLERİ
"Ey Sevgili!..
Bir geceliğine değiş tokuş etseydik yüreğimizi,
Taşıyabilir miydin acaba bendeki seni!..
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: TEVESSÜL’Ü KUR’AN VE SÜNNETTEN DELİLLERİ
Orijini:http://www.islamiforum.net/Thread-Caiz-ve-Şirk-Olan-Tevessul-İstiğase-Ve-Şefaat

2) Bid’at Tevessül Ve Çeşitleri:




Allah’ın sevmediği ve hoşnut olmadığı söz, fiil ve inançlarla Allah’a yakınlık aramak bid’at tevessülün kapsamına girer. Bu tevessül çeşidi ile meşgul oluşları, bazı insanları Allah’ın göstermiş olduğu meşru tevessül şekillerinden gaflete düşürüp, onların bütün gayretlerinin boşa çıkıp hüsrana uğramalarına sebep olmuştur.

Şimdi Müslümanları uyarmak ve İslam’ın bu konudaki gerçeğini ortaya koymak üzere bid’at tevessülün bazı türlerini açıklamaya çalışalım.



1) Allah’a Bir Kimsenin Hatırı Veya Makamı-Mevkii İle Tevessül:



Bid’at tevessül türlerinden birisi Allah’tan bir kimsenin hatırı, makamı-mevkii ile istekte bulunmaktır. “Allahım! Peygamberinin veya kulun filancanın yüzüsuyu hürmetine senden isterim” demek böyledir. Böyle bir tevessül anlayışı İslam dininde yoktur. Allahu Teâlâ’nın “Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (Enâm: 6/38) dediği Kur’an’da, veya Ebu Hureyre’nin “Allah Rasulu bize tuvalete girmek dahil herşeyi öğretti diyerek kapsamını ortaya koyduğu sünnette bu tür tevessüle delil yoktur." Aynı şekilde sahabenin yaşantısında da bu türden örneklere rastlamak mümkün değildir.

İslamın emrettiği, Allah’a güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyla tevessülde bulunmaktır. Bu bid’at tevessül türünde şayet kişi Allah’ın sultanlar, krallar gibi aracılara ihtiyacı olduğu şeklinde bir inanca sahip olursa bu onu büyük şirk’e sokar. Çünkü bu yaratıcıyı yaratılana benzetmektir. Bu çok kötü bir kıyastır.

Oysa Allah Subhanehu ve Teâlâ yarattıklarına kıyas edilemez. Allah’ın bir kulundan hoşnut olması için aracı gerekmez. Bir kuluna gazap ettiğinde de hiçbir aracı fayda vermez. Melek, peygamber ya da her ne olursa olsun hiçbir mahluk Allah’a kıyas edilemez. Yaratılan herşey yaratana muhtaçtır. Yaratan ise ne aracıya ne de herhangi bir yaratılmışa muhtaç değildir.

“Onlar, Allah’tan başka, kendilerine göklerde ve yerde olan rızıktan hiç bir şey veremeyen ve buna asla güçleri yetmeyen şeylere ibadet ediyorlar. İşte böylece siz de Allah’a birtakım benzerler icat etmeyin. Çünkü Allah her şeyi bilir. Halbuki siz bilmezsiniz.” (Nahl, 16/73-74)

İşte bu nedenle sahabe, vefatından sonra Allah Rasulu sallAllahu aleyhi ve sellem ile tevessül etmeyi bırakıp dua etmesi için amcası Abbas’a yönelmiştir. Bu, onların Allah Rasulu sallAllahu aleyhi ve sellem’nun sağlığında “Allahım! Peygamberinin yüzüsuyu hürmetine bize yağmur indir” dediklerini, O vefat ettikten sonra ise “Rasulullah’ın amcısı Abbas’ın hürmetine” demeye başladıklarını göstermez. Bu tür bid’at duaların ne Peygamber sallAllahu aleyhi ve sellem’in sünnetinde ne de Allah’ın kitabında bir yeri olmadığını iyi bildikleri için böyle bir şeye başvurmamışlardır.

Peygamber sallAllahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra, bir kimsenin hatırıyla tevessül caiz olsaydı onun hatırıyla tevessül öncelik kazanırdı. Bu tür tevessül Mekke müşriklerinin şirkiyle benzeşmektedir.

“Onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz” (Zümer, 39/3)

Makamı-mevkii ne olursa olsun bir yaratılmış ile herhangi bir fayda sağlamak veya bir zararı başından savmak için güç yetirir olduğuna inanarak tevessülde bulunmak büyük şirktir. Allah korusun insanı dinden çıkarır.



2) Ölmüş Evliya Ve Salihlere Seslenmek, Onlardan Yardım Dilemek, Adaklar Adamak:



Salih kimselere seslenerek, onları çağırmak, onlara adak adamak gibi fiiller Allah’ın dininden değildir. Bunlar tevhidi ortadan kaldıran, büyük şirk kapsamına giren fiillerdir. Bir kimsenin “Ey Seyyidim filan, ey şeyhim falan!... Elimden tut, şu hacetimi gider” türünden sözler sarfetmesi bu türün kapsamındandır. Ölmüş kimselere adak adamak da meşru bir tevessül türü değildir. Bir kimsenin “Ey efendim filan! Allah beni rızıklandırırsa... şu dileğim yerine gelirse... senin için şunları yapacağım, kurban keseceğim” vb. sözleri bu bağlamdadır. Bunların tümü ibadet türü olan dua ve adağı Allah’tan başkasına sarfetmektir ki İslam dini bu gibi şeylerden uzaktır.

“Ekinlerinden, hayvanlarından Allah’a pay ayırıp dediler ki -Bu Allah’ın (iddialarına göre) bu da ortak koştuklarımızındır. Ortak koştukları için olanlardan Allah’a pay düşmez. Allah için ayırdıklarından ise ortak koştuklarına da aktarırlar. Ne kadar kötü hüküm veriyorlar.” (Enâm, 6/136)

Allah’tan başkasına yönelmek, onlara duada bulunmak, onlar için türbeler yapıp içinde mum yakmak -ki günümüzde birçok cahil kimse bunları İslâm adına yapmaktadır.- ne peygamberimizin ne de Selefi Salih’in yapmadığı İslama zıt davranış biçimleridir. Çünkü onlar dua’nın sadece Allah’a edilmesi gerektiğine inanan kimselerdi. Şu ayetle emrolundukları gibi;

“Kullarım sana benden sorarlarsa bilsinler ki ben yakınım. Dua ettiğinde bana dua edene karşılık veririm. Öyleyse çağrıma karşılık versinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulurlar.” (Bakara, 2/186)

Ve Muvahhidlerin İmamı SallAllahu aleyhi vesellem de onlara şunu öğretmiştir:

“Dua, ibadettir.” ( Tirmizi )

Dua ibadet iken nasıl olur da Allah’a mahsus bir ibadet biçimi O’ndan başkasına sarfedilebilir?...

“Eğer onları çağırırsanız, sizin çağırmanızı işitmezler. Faraza işitseler bile size cevap veremezler. Kıyamet günü de sizin (onları Allah’a) ortak koşmanızı reddederler. (Bu gerçeği) sana, herşeyden haberi olan (Allah’tan) başka hiç kimse haber veremez.” (Fatır, 35/14)

Bil ki, bu amellerin bütünü tevhidle, peygamberlerin gönderiliş amacı ile çelişmektedir. Peygamberler, Allah’tan başkasına ibadeti ortadan kaldırıp, ibadeti yalnızca bir olan Allah’a yöneltmek için gönderilmişlerdir. Yine peygamberler, Allah’ın amelleri kabulü için şu iki şartın yerine gelmesi gerektiğini beyan etmişlerdir. Bu şartlar:



a) Amelin salih olması

b) Allah’ın şeriatine uygun olmasıdır.



Allah şirkten başka herşeyi bağışlar.

“Şüphesiz Allah, şirkten başka herşeyi dilediği kimsede bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir iftirada bulunmuştur.” (Nisa, 4/48)





3) Velilerin Ruhlarına Kurban Kesmek Ve Kabirleri Etrafında Ta’zimde Bulunmak:



Günümüzde cahillerin yaptığı işlerden bazıları, velilerin türbeleri önünde kurban kesmek, belirli zamanlarda etrafında toplanıp ta’zimde bulunmak, şifa umuduyla hastaları onlara taşımak, oralarda geceleyip ölmüş olan velilerden şefaat istemek, onlara seslenip dua talep etmek, onlardan meded ummak gibi şeylerdir. Bunların tümü Allah’ın şeriatinde bulunmayan cahiliyye işi sapıkça bid’atlerdir. Allah’a, ibadette başkalarını ortak koşmaktır. Allah, bu tür şirklerden kullarını sakındırmıştır.

“Allah’a ibadet edin. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın” (Nisa, 4/36)

“Bile bile Allah’a eşler koşmayın” (Bakara, 2/22)

Bu işleri yapanla, yapılmasına rıza gösteren hüküm açısından aynı konumdadır. Bu hüküm şirktir, iman ettikten sonra küfre sapmaktır. Allah cümlemizi bundan korusun...

Şaşırtıcı bir gerçektir ki, bu tür bid’at tevessüllere başvuran kimseler meşru tevessül çeşitlerini kullanmak yönünden pek zayıftırlar. Kur’an ve sünnet kaynaklı meşru tevessül çeşitlerini bırakıp kendi uydurdukları dualar ve bid’at tevessül çeşitleriyle Allah’a yakın olmayı ummaktadırlar. Oysa Allah Rasulu sallAllahu aleyhi ve sellem’nun ve ashabının uygulamaları bu konuda en hayırlı ve en faydalı olanıdır.

“Hayırlı olanı daha aşağısıyla mı değişiyorsunuz” (Bakara, 2/61)

İnkar edilmeleri din’de asıl olan, iftira yolu ile ona eklenmeye yeltenilen bu gibi bid’atleri ilk defa reddeden biz değiliz. Bilakis bu, Sahabe, Tabiûn ve Dört İmam ile kıyamete kadar onlara uyan kimselerin yoludur.



MÜSLÜMANLARIN TEVESSÜL KONUSUNDA YANLIŞA DÜŞME SEBEBLERİ


1 ) En önemli sebeb taklittir. Taklit , bir kimsenin herhangi bir delile dayandırmadığı bir görüşünü , kabullenmektir. Bu şer’i açıdan yanlış bir tutumdur ve yasaktır . Mukallid , delilini bilmeden taklit ettiği kimsenin görüşünü aksi sabit olsa da bağnazca savunan kimsedir. Allah bir çok ayette bu tutumdan sakındırmıştır.

“ Onlara _ “Haydi , Allah’ın indirdiğine ve Rasule gelin “ dendiğinde derler ki _ “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyler bize yeter.” Ya babaları bir şey bilmeyen , doğru yola ermemiş kimsele idiyse?...”(Maide 104)

Selef alimleri ve müctehid imamlar aynı şekilde taklitten sakındırmışlardır. Zira taklit , çekişme , zayıflık ve saflarda bölünme sebebidir . Bu nedenle bütün meselelerde tek bir kişiyi taklit eden bir sahabiye rastlamak mümkün değildir. Dört imam da bu görüşlerinde bağnaz bir tutum içerisine girmeyip kendilerine Allah rasulunün (s. a.v.) sahih bir hadisi ulaştığında derhal görüşlerini terk etmişlerdir. Ayrıca kullandıkları delilleri bilmeksizin kendilerini taklit etmekten başkalarını sakındırmışlar , şu ayetin manasını hakkıyla anlamış olduklarını ortaya koymuşlardır :

“ Size indirilene uyun. Ondan başkasını dost edinip de uymayın .Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz ! ..”(Araf 3)



2 ) Bir konuyu değerlendiriken ayet ve hadislerin bir kısmını alıp bir kısmını almamak. Bununla beraber , delil edindikleri ayet ve hadisler de , halbuki ne onların ispat etmek istediklerine delil olabilir , ne de görüşlerini destekler mahiyettedir. Ancak kesin olan şu ki ; onlar nasların delalet ettiği doğru tefsiri bilmiyorlar , ya da onları delalet ettiğinden çok uzak anlamlarla tevil ediyorlar. Şu ayette olduğu gibi :

“ Ey iman edenler ! Allah’tan sakının ve ona vesile arayın “ (Maide 35)

Bu ayette “vesile” den maksat , taat ve hoşnut olduğu amellerle Allah’a yakın olmaktır. Oysa bazı kimseler bu ayeti Allah’tan başkasından meded ummaya delil getirmektedirler. Bu , Allah’ın kelamını tahrif etmektir. Allah’ın emrettiği vesile , müfessirlerin ittifak ettiği gibi Salih ameller vasıtasıyla Allah’a yakın olma talebidir.

Yine hadislerden ise bazı kimselerin bahsi geçen “Yağmur Duası“ hadisinde Hz. Ömer’in , Hz. Abbas’la yaptığı tevessülü , Allah rasulüne (s.a.v.) yakınlığı nedeniyle zatiyle yapmış bir tevessül olarak değerlendirmeleri buna örnektir. Peki o zaman , Hz. Muaviye’nin ve diğer Müslümanların Yezid b. Esved el Curaşi ile yaptıkları tevessüle ne buyrulur ? … Curaşi dua eder etmez yağmur yağmaya başlamıştır. Bu konuya örnek olarak “Ama” hadisini de verebiliriz.



Ama’nın biri Allah rasulüne (s.a.v.) gelerek _ “Bana afiyet vermesi için Allah’a dua et “ der. Allah rasulu (s.a.v.) ona _” Dilersen dua ederim. Dilersen sabredersin. Bu senin için daha hayırlıdır“ der.

Ama' da _ “dua et” diye ısrarını bildirir. Bunun üzerine Allah rasulu (s.a.v.) ona güzel bir şekilde abdest alıp şu duayı söylemesini emreder._” Allah’ım sana peygamberin rahmet peygamberi Muhammed (s.a.v.) ile yöneliyorum. Ey Muhammed ! Hacetimin giderilmesi için seninle Rabbime yöneliyorum . Allah’ım ! Benim hakkımda onu şefaatçi kıl ! “



Hadiste görüldüğü gibi Allah rasulunden (s.a.v.) dua talebi vardır . Aynı zamanda Allah’ın peygamberinin duasını kabulu için “ama dua etmekte _” Allah’ım ! Benim hakkımda onu şefaatçi kıl “ demektedir .




3) Aslı astarı olmayan hatta bazen dinin asıllarıyla çelişen uydurma hadislerle ve Allah rasulune (s.a.v.) nisbeti kesinlik kazanmamış zayıf hadislerle amel etmek. Örnek olması sebebiyle birkaç tanesini buradaki ortama aktaralım.

“ Makamımla tevessulde bulunun. Şüphesiz Allah katında makamım büyüktür “

Bu hadis (!) uydurmadır , batıldır.



“_Adem günah işleyince dedi ki _ Ya Rab ! Muahmmed’in hakkı için senden beni bağışlamanı dilerim.
Bunun üzerine Allah Teala _ Ey Adem ! Henüz yaratmadığım halde Muhammed’i nasıl biliyorsun? diye sordu?
Adem _ Ya Rab ! Beni elinle yaratıp bana ruhundan üfleyince başımı kaldırdım ve arşın direkleri üzerinde şu yazıyı gördüm : La ilahe illAllah Muhammedur Rasulullah. Bildim ki Sen adının yanına ancak en sevdiğin kimsenin adını yazarsın.

Allah da şöyle buyurdu._ Seni bağışladım , Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım.”



Uydurmadır.

Râvilerinden olan Abdurrahm an b. Zeyd b. Eslem hakkında İbn Hibbân şöyle der: «Hadis uydurmakla itham olunmuş, Leys, Malik ve İbn Lehi’a üzerine hadisler uydurmuştur. Dolayısıyla imâm ez-Zehebî rivâyet hakkında uydurma ve batıl derken, İbn Hacer el-Askalânî de ona katılır.

Zehebi, bu hadis hakkında: ''Hadis uydurmadır. Abdurrahman yalancıdır. Ve Abdullah İbni Meslem el-Fahri'nin kim olduğunu bilmiyorum'' demektedir.

Mizan'ul-İtidal'de bu hadis için ''batıl bir haberdir'' denilmektedir.

Beyhaki Delail Nübüvve'de ''Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem zayıf ravilerdendir'' der.

El-Elbani bu hadisi aktardıktan sonra '' Sonuç olarak ben derim ki: Bu hadisin Peygamber (sav)'den aslı yoktur. Bu hadise iki muhterem hafız -Askalani ve Zehebi- batıl hükmü vermiştir. (Zayıf Hadisler Silsilesi 1/hadis no 25) diyerek hadisi eleştirmektedir.



Şeyhul İslam İbni Teymiyye (ra): ''Hakim bu rivayeti sahihi sakimden (zayıf) ayırma babının girişinde aktarmakta ve Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eslem'in babasından rivayet ettiği hadisler uydurmadır'' demektedir.



El-Sagani “uydurulmuş” dedi. (El-Sagani El-Hadis El-Mevzuat sy.7) Elbani de aynı şeyi söylemiştir. (Silsile el-Zayif 1/450 no 282)

El Acluni Uydurma olduğunu söylemiştir (el-Aclunî, Keşfu'l-Hafâ, II, 214.)

Şeyh Molla Aliyyul Kari "Zayıftır ama anlamı doğrudur… ” (Aliyyu'l Kari El-Esrar El-Merfuat sy 67-68)der ve şu iki hadisi bu görüşüne delil getirir:


a. İbn Esakir tarafından nakledilen hadis ”sen olmasaydın dünya yaratılmazdı.” İbni Cevzi bunu nakletti ve şöyle dedi: ”uydurulmuştur” (İbni Cevzi El-Mevzuat 1/288) ve Suyuti’de aynı şeyi söylemiştir. (Suyuti El-Laai 1/272)



b. Deylemi’den nakledilen bir hadis ”Ya Muhammed! Sen olmasaydın Bahce (cennet) yaratılmış olmazdı ve Sen olmasaydın ateş (cehennem) yaratılmış olmazdı.”

ElBani derki ”Deylemi’den hadisin sahih olduğunu ortaya koymadan gerçekliğini onaylamak doğru olmaz ki Hiç bir alimin bu konu üzerinde durmuş olmasına rastlamış değilim… Deylemi’nin bunu aktaran tek kişi olması benim için bu hadisin zayıf olduğuna inanmak için yeterlidir, dahası Musned’inde (Deylemi, Musned 1/41/2) rastladığımda zayıf olduğuna inandım. (El Elbani Silsile El-Zayıf 1/451 no.282)



Yukarıdaki sözün uydurma olduğuna bir delil de yine başka bir rivayetten ! Akıl sahiplerini çelişkiyi görmeye davet ediyorum :

Adem (a.s.)’ın Nebî (s.a.s.)’i, kendi yaratılışından sonra cennette iken yer yüzüne inmesinden bilmesidir. Halbuki zayıf, ancak daha iyi bir senedle gelen başka rivayette:

Adem (a.s.) Hindistan'a iner ve yanlızlık hisseder, bunun üzerine Cebrâil inerek; Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Eşhedu En Lâ İlâhe İllallâh (iki defa), Eşhedu Enne Muhammeden Rasulullâh (iki defa) deyip ezan okur.
Adem şöyle der: «Muhammed de kim»?
Cebrâil: «Peygamberlerden son oğlundur» der.
(İbn Asâkir (1/323/2).



Râvilerinden Ali b. Behrâm bilinmemekte, diğer bir râvi olan Muhammed b. Abdullâh b. Suleyman aynı şekilde bilinmemektedir.

Bir önceki rivâyette Âdem (a.s.) daha cennette iken Peygamber (s.a.v.)’i tanıyordu, bu ikinci rivayette ise, Âdem (a.s.) yer yüzüne indiği halde Muhammed (s.a.v.)’i tanımamıştır.



Bununla birlikte Allah c.c. Her şeyi bilmiyormuş gibi Hz. Adem’in Hz.Muhammed(s.a.v) adını nerden gördüğünü bilmiyor da yarattığı Adem’e sorarak cehaletini gideriyor (haşa! Summe haşa)



Son Olarak :

Muvahhid bir kula düşen , kişiyi büyük şirke , küçük şirke veya haram olan bid’ate düşüren bid’at tevessül türlerinden sakınmaktır . Zira bu , duada haddi aşmaktır , ve duanın karşılıksız kalmasını gerektirir. Çünkü Allah azze ve celle ancak şer’i ölçüler içerisindeki duaları kabul eder.Ayrıca mü’min kul ,dualarını Kur’an ve sünnetten seçmeye özen göstermelidir. Zira bu kabul edilme açısından daha güvenilirdir ve de kişiye sevap kazandırır.

Bir hadiste _ “haramlar bellidir , helaller bellidir. Birde ikisi arasında şüpheli şeyler vardır . Bunlardan sakınmayan tehlikeye girer “ manasındaki hadisi şerife göre bile en azından hareket etmenizi , görüyorsunuz ki Bid’at olan tevessulleri en azından ben bunlardan beriyim diyerek reddetmenizi bekleriz.

Allah’ım ! Güzel isimlerin yüce sıfatların ; sana olan imanımız , Rasulüne duyduğumuz sevgi ve sünnetine olan bağlılığımız ; ancak senin rızanı gözettiğimiz Salih amellerimiz ve içimizden Salih kimselerin duasıyla sana yakınlık umar ; bizleri yolunda çaba gösteren , yoluna çağıran Peygamberinin (s.a.v.) sünnetine bağlı , haktan ayrılmayan muvahhid kimseler kılmanı , bizi düşmanlarımıza galip getirp aziz dinin İslam’ı yüceltmeyi bizlere nasib etmeni Senden dileriz
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: TEVESSÜL’Ü KUR’AN VE SÜNNETTEN DELİLLERİ
5- Rasulullah Sallallhu Aleyhi ve Sellem, hem âmâya dua edeceğini vaadetmiş, hem de ona, nasıl dua edeceğini öğretmiştir.
"Dilersen sana dua ederim, dilersen sabredersin ve bu senin için daha hayırlı olur."
Bu ikinci emir, Rasulullah (s.a.v.)'in, Rabb'inden rivayet ettiği bir hadistir:
"Ben kulumu iki sevgilisiyle (gözüyle) imtihan ettiğimde sabrederse, Cennet'te onun karşılığını ona veririm"
(Buhari, Enes'ten rivayet etmiştir. El-Ehadis es-Sahiha: 2010)


6- Âmânın ısrarla "bana dua et" demesi, Rasulullah (s.a.v.)'in ona dua ettiğini gösterir. Zira O, vaad edenlerin en hayırlısıdır.
Biraz Önce geçtiği üzere Rasulullah (s.a.v.) onun için dua edeceğine söz vermişti. Âmâ ise duada ısrar ediyordu. Rasulullah (s.a.v.) de bu ısrar karşısında ona dua etti. Böylece âmânın muradı oldu.
AllahRasulu (s.a.v.) merhametinden ötürü âmâya yapması gerekeni ısrarla gösterdi ki, Allah Azze ve Celle onun duasını kabul etsin. Meşru olan ikinci tür tevessüle başvurmasını ona tavsiye etti. Bu ikinci tür tevessül, daha önce açıkladığımız gibi, salih amel ile tevessülde bulunmaktır.
Rasulullah (s.a.v.), bununla ona daha büyük bir hayrın ulaşmasını diliyordu. Bunun için de ona abdest almasını, iki rekat namaz kılarak kendisi için dua etmesini söyledi. Bu amellerin hepsi Allah Subhanehu ve Tealaya itaattir.
Allah Rasulu Sallallahu Aleyhi ve Sellem dua etmeden o bu ameli işliyor. Bu amel de "O'na vesileyi arayınız" hükmüne dahildir.

İşte böylece Rasulullah (s.a.v.) sadece âmâya dua etmekle yetinmedi, üstelik onu Allah Azze ve Celle'ye itaat ve yakınlık ifade eden amellerle meşgul etti.
Böylece mesele her yönüyle tamamlanarak, Allah Teala'nın rızasına daha yakın olmasına çalışılmıştır. Böyle olunca da onların zannettiklerinin aksine, olayın tamamı "dua" etrafında dolaşmaktadır.

Hadisi çarpık itikad sahibi tasavvufçulara uygun hale getirmeye çalışan Şeyh el-Gimari ya gafildir, ya da gafil gibi davranmaya çalışıyor.
Çünkü el-Misbah adlı eserinde (sh. 24) şöyle diyor: "Dilersen dua ederim, dilersen senin edebileceğin bir duayı sana öğreteyim."

Bu tevil, hadisin başı ile sonunun uyuşması için gereklidir."
Ben de bu tevilin batıl olduğunu söylüyorum. Çünkü batıl oluşunun birçok yönü vardır.

Temiz Akıl sahibleri Dikkat edelim:

Âmâ kişi O'ndan kendisi için dua etmesini ister. Kendisine dua etmeyi öğretmesini değil!..
Rasulullah (s.a.v.) ona "dilersen sana dua ederim" dediğine göre, Rasulun ona dua etmesi kesinlik kazanmış oluyor. Bu, hadisin sonuyla uyuşan bir anlamdır.
Yine görüyoruz ki, el-Gimari, hadisin sonundaki "Allah'ım! O'nu bana şefaatçi kıl, beni de O'na şefaatçi kıl!" sözüne hiç değinmiyor. Zira bu ifade daha önce de söylediğimiz gibi, Rasulullah (s.a.v.)'in duasına tevessülün apaçık bir isbatıdır.

Rasulullah (s.a.v.) 'in âmâya öğrettiği dua : "Allah'ım! Onu benim için şefaatçi kıl." (Bu cümle Ahmed b. Hanbel'in Musned'indedir. El-Hakim de onu nakleder. İsnadı sahihtir.)
Bu ibareyi, Rasulullah(s.a.v.)'in zatına, makamına veya haklarına hamletmek mümkün değildir. Çünkü bu cümledeki anlam; "Allah'ım, benim hakkımda gözlerimin iyileşmesi için O'nun şefaat ve dualarını kabul et" şeklindedir.

Şefaat, lugatta dua demektir.
Bu da hem Rasulullah (s.a.v.), hem de diğer rasuller için kıyamet günü sabit olan şefaattir. Bu da bize göstermektedir ki, şefaatten daha özel birşeydir.
Şefaat ise, ancak iki kimsenin olmasını gerektirir. Bu da, birisinin diğerinden, kendisine şefaatçi olması için dua etmesini istemesidir. Bu, başkasına şefaat etmeyen kimsenin haline benzer. Lisanu'l-Arab'da şöyle denir;
"Şefaat; şefaatçi olacak olanın, bir sultana veya padişaha, bir başkasının ihtiyacının görülmesi için aracılık etmesidir. Başkası için şefaat taleb eden kimse, bununla, istenen şeyin elde edilmesine vasıta olur. Denilir ki, falan kimse, falan için falancanın şefaatini diledi, o da ona şefaatte bulundu ve beni şefaatçi kıldı."
Bununla, Âmânın, Rasulullah (s.a.v.)'in zatına değil, duasına tevessül etmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Rasulullah (s.a.v.)in âmâya öğrettiği "beni de O'nun için şefaatçi kıl", yani "benim de O'nun hakkındaki şefaatimi kabul et" sözü (Bu cümle hadiste sahih olarak varid olmuştur. Ahmed ve el-Hakim bunu rivayet etmişler ve ez-Zehebi de sahih olduğuna muvafakat etmiştir. Bu, tek başına bile kesin bir hüccettir. Zat ile tevessül hakkında hadisi yorumlamak batıldır. Ancak, bazı yazarlar son zamanlarda zat ile tevessüle cevaz verirler. Anlaşılan odur ki, onlar bu gerçeği bilmelerine rağmen, bu kanaati zikretmektedirler.
Ayrıca onlar, hadiste bundan önceki "Allah'ım, O'nu benim için şefaatçi kıl" cümlesini naklettiler. Bu da onların nakildeki güvenilirliklerinin delilidir. Onlar bu cümleyi zat ile tevessüle delil göstermektedirler. Ancak, okuyuculara bunun nasıl delil olduğunu açıklamaktan kaçınıyorlar.) "O'nun benim gözümün iyileşmesi hakkındaki duasını kabul et" demektir.

İşte böyle bir bir mana taşıdığından dolayı, bize muhalif olanların bu cümleye uzaktan veya yakından temas etmediklerini görürsünüz. Çünkü bu cümle, onların düşüncelerini temelden yıkmakta, kökünden sökmektedir.

Bunu onlara söylediğiniz zaman size bayılacakmış gibi bakarlar. Çünkü Rasulullah (s.a.v.), âmâ hakkındaki şefaati anlaşılan bir şeydir; ancak âmânın Rasulullah hakkındaki şefaat; nasıl olur? Bu sorunun onların yanında asla cevabı yoktur.

Onların bu cümleyi anlamadıklarına dair delile ve onların batıl tevillerini anlamaya gelince; onların dualarında, "Allah'ım, Nebi'ni benim için şefaatçi kıl, beni de O'nun hakkında şefaatçi kıl" cümlesini söylemediklerini görürsünüz.


Sonra el-Gimari şöyle der:
"Allah Rasulu'nün âmâya dua ettiğini düşünsek bile bu, hadisin başkasına da genellenmesine engel değildir."

Bu apaçık bir saçmalıktır. Çünkü hadisin, dua halinde âmânın dışındaki kimseler için genellenmesine bir engel olmadığını inkar eden kimse yoktur.
Ancak, Rasulullah (s.a.v.)'in, ölümünden sonra kendisine ihtiyaçları için tevessülde bulunanlar hakkında dua bilinmediği için, onlar bu şekilde doğrudan doğruya Rasulullah (s.a.v.)'in duasına tevessül etmiş olmamaktadırlar. Bundan dolayı, hükümde ihtilaf sözkonusudur.
EI-Gimari'nin bunu söylemesi, onun aleyhinde bir huccettir.



7- Bu hadisi alimler, Rasulullah (s.a.v.)'in mucizelerinden olarak görürler.
Rasulullah (s.a.v.)'in kabul edilen bir duasını beyan eden hadis, Allah Azze ve Celle'nin, O'na duasıyla ne harikulade işlerin kolaylaşmasını ikram ettiğini de göstermektedir. İnsanların O'nun duasıyla hastalıklardan iyileşmesi gibi. Allah Teala, O'nun duasıyla âmânın gözlerini de iyileştirmiştir.

Bu nedenle "Delailu'n - Nubuvve" adlı kitabında el-Beyhaki ve diğer bazı alimler, bunu böyle rivayet etmişlerdir. Bu da âmânın şifa bulmasının sırrının, ancak Rasulullah (s.a.v.)'in duasıyla olduğuna delildir.
Körlerden Allah Azze ve Celle'ye ihlasla dua ederek şifa isteyip de herhangi birinin şifa bulup bulmamasına bakılırsa, dediklerimizin doğruluğu anlaşılır. Bugün herhangi bir körün bu yöndeki bir duası kabul olmamaktadır. Bu da, hadiste geçen âmânın gözlerinin iyileşmesinin, Rasulullah (s.a.v.)in duasıyla olduğunu gösterir. Yoksa, âmânın gözlerinin iyileşmesindeki sır O'nun, Rasulullah (s.a.v.)'in zatına, Allah-Azze ve Celle katındaki makamına veya hakkına tevessül değildir. Eğer zata tevessülden dolayı iyileşmiş olsaydı, ondan başka körlerin de Rasulullah (s.a.v.)'in makamına, haklarına veya zatına tevessül etmelerinden dolayı gözlerinin iyileşmesi gerekirdi.

Böyle bir görüşü savunanlar kimi zaman da diğer bütün Peygamberlerin, velilerin, şehidlerin, salihlerin ve Allah Teala'nın katında bir makam ve değer sahibi olan herkesin, ayrıca meleklerin, insan ve cinlerin hepsine tevessülü de buna eklemektedirler.
Şimdiye kadar biz böyle birşey bilemediğimiz gibi; herhangi bir kimsenin de Rasulullah (s.a.v.)in ölümünün üzerinden bunca asır geçmiş olmasına rağmen, böyle bir şeyin meydana geldiğini bildiğini zannetmiyoruz.

Eğer kıymetli araştırıcı kardeşler izah etmeye çalıştığımız âmâ hadisinin sadece Rasulullah(s.a.v.)in duasına tevessülle ilgisi olduğu, kesinlikle zata tevessülle bir ilgisi olmadığı anlaşılırsa; âmânın, "Allah'ım, ben senden diliyorum ve senin Nebin Muhammed ile sana tevessülde bulunuyorum" sözünün anlamının ve maksadının da "sana Nebin Muhammed'in duasıyla tevessülde bulunuyorum" demek olduğu anlaşılacaktır.

Bu, kendisine izafe edilen cümlenin hafzı demek olup, Arap dilinde bilinen birşeydir. Tıpkı, Kur'an'da geçen "istersen bulunduğun köye ve beraber olduğumuz kafileye sor" ayetinde olduğu gibi.
Yani, "köyün ahalisine" ve "kervanın sahiplerine" demektir.
Biz ve bize muhalif olanlar, cümlede "tamamlayan"ın kaldırılmış olduğunda hemfikiriz. Bu da tıpkı, Ömer Radıyallahu Anh'ın, Abbas Radıyallahu Anh'ın duasına tevessülü gibidir.
Ancak, bu hadisteki anlamın; "ben sana, Nebi'n Muhammed'in (makamı) ile yöneliyorum" veya "Ey Muhammed, ben senin zatın veya makamın ile Rabb'ime yöneliyorum" şeklinde yorumlanması yanlıştır.
Hadisteki anlamın, "Rabb'im, ben sana Nebi'n Muhammed'in duası ile yöneliyorum" veya "ey Muhammed, ben senin duan ile Rabb'ime yöneldim" sözlerinden birisi olduğunu, bu hadis veya bir başka hadisin delil oluşundan ötürü kabul etmemiz gerekir.
Zira, bu sözün siyakında Rasulullah (s.a.v.)'in makamına açıkça işaret eden veya buna delalet eden herhangi birşey yoktur.

Onların "makam ile tevessül" şeklindeki düşünce ve yorumlarına ne Kuran'dan, ne Sünnet'ten ve ne de Sahabe'nin sözlerinden bir tek delil vardır. Böylece, onların tercih edilecek bir yeri olmayan takdir ve yorumların kendiliğinden sakıt olmaktadır.


Burada hatırlatılması gereken bir diğer mesele de; eğer o kör (ama) Sahabi hadisi, olduğu gibi zahirine hamledilse bile, ki bu da Rasulullah (s.a.v.)'in zatına tevessüldür, bu ifade kendisinden sonra gelen "Allah'ım, O'nu bana şefaatçi kıl, beni de Ona şefaatçi kıl" cümlesini iptal edip anlamsız kılar.
Bu da, bilindiği gibi caiz değildir. Öyleyse geriye, bu cümle ile ondan önceki cümlenin arasını bulmak kalıyor.
Bu da olsa olsa, ancak tevessülün dua ile olduğunu ortaya koyar. Böyle bir durum, hadisten anlaşılan şeyin ne olduğunu bize İspat etmiş olur. Dolayısıyla, hadisi zat ile tevessüle delil göstermeye çalışanların delil-lendirmeleri geçersiz kalmış olur.

Buna rağmen diyorum ki, ama'nın Rasulullah (s.a.v.)'in zatına tevessül etmesi sahih olsa bile, bu ancak O'nun zatına özgü bir hüküm olmuş olur. Ne Peygamberlerden, ne de salihlerden hiç kimse, Onun bu durumuna ortak olamaz.
Onları AllahRasulü(s.a.v.)'in hükmüne dahil etmeyi, doğru ve sağlıklı olan bir düşüce kabul etmez. Çünkü O, onların seyyidi ve en faziletlilerindendir.
Birçok salih haberde bize geldiği gibi, bu Özellik, Allah Subhanehu ve Teala'nın, Rasulullah (s.a.v.)i diğer Peygamberlere karşı faziletli kıldığı birşey olabilir ilgili meselelere kıyas müdahale edemez.
Kim körün Rasulullah (s.a.v.)in zatı ile Allah Azze ve Celle'ye tevessül ettiğini söylüyorsa, yapması gereken, orada durmaktır.
İmam Ahmed ve İz b. Abdusselam'dan da benzeri sözler nakledilmiştir.
İşte bu, bilimsel araştırmanın insafla beraber gerektirdiği şeydir. Doğruya eriştiren Allah Azze ve Celle'dir.


Bir Uyarı

Âmâ hadisiyle ilgili olarak bazı rivayet yollarında iki ziyade vardır. Bu ziyadelerin zayıflığını ve garibliğini açıklamak bir zorunluluktur. Ta ki okuyan kimse bu iki ziyade hakkında bilgi sahibi olsun ve bununla gerçeğin ve doğrunun aleyhine delil getirmek isteyenlere aldanmasın.

Hadisteki 1. Fazlalık:

Hammad b. Seleme'nin ziyadesidir.
Hammad b, Seleme diyor ki; "Ebu Cafer el-Hatmi bunu bize rivayet etti."
Tıpkı Şu'be'nin rivayetine benzer bir şekilde isnadından söz etti. Hakeza metin de böyledir. Ancak o kısmen de olsa metni kısaltmıştır. Hadisin sonundaki "Nebini gözümün bana geri verilmesinde şefaatçi kıl" lafzından sonra ziyade olarak, "eğer herhangi bir İhtiyaç olursa bunun gibi yap" lafzı vardır. Bunu Ebi Bekir b. Hayseme "Tarih"inde rivayet eder. Bunu kendisine Muslim b. İbrahim'in, ona da Hammad b. Seleme'nin söylediğini yazar.

Şeyhulislam İbn-i Teymiyye, "el-Kaidetu'l-Celiyye"de (sh. 102) bu ziyadenin illetli olduğunu söyler. Sebebi de, Hammad b. Seleme'nin bu hadisi tek başına rivayet etmesi ve Şu'be'nin rivayetine de muhalif olmasıdır. Şu'be ise, bu hadisi rivayet eden ravilerin en güvenilirlerindendir. Hadisteki bu illetin tesbiti hadis kaidelerine uygun olup, kesinlikle aykırı değildir.

El-Gimari'nin "eI-Misbah"da (sh. 30) Hammad b. Seleme için "O Sahih'in ricalindendir. Sikadır. Sikanın hadiste zikrettiği ziyade makbuldür" demesi, ya onun hadis ıstılahında belirtilmiş olan şeyden gafil olmasından, veya kasıtlı olarak bilmiyor gibi davranmasmdandır. Zira hadis ıstılahında bilinen bir şart vardır, o da ravinin kabulü için, kendinden daha güvenilir raviye muhalefet etmemesi gerekir.

İbn-i Hacer "Nuhbetu'l-Fiker" adlı eserinde, "hadiste fazlalık, ravinin kendisinden daha güvenilir olanın rivayetine aykırı olmadığı zaman makbuldür. Daha tercih edilene aykırı olursa, tercih edilen, daha iyi korunan rivayettir. Bunun karşıtı da "söz" olur." der. İşte bu şart, burada sözü edilen ziyade için yoktur.
Çünkü Hammad b. Seleme, Müslim'in ricalinden olsa bile, onun hadis ezberinde Şu'be'den daha zayıf olduğunda şüphe yoktur. Bunu daha iyi anlamak için, alimlerin bu konuda yazdıkları kitaplara bakmak yeter.

Birincisini ez-Zehebi, "el-Mizan"da zikretti.
Ez-Zehebi, ancak kendileri hakkında konuşulmuş olanları ve sika (güvenilir) oldukları halde rivayetlerinde evham bulunanları zikreder. Halbuki O, kitabında Şu'be'ye kesinlikle yer vermemiştir.
Öte yandan, Hammad ile Şu'be'nin hayatı hakkında İbn-i Hacer'in "eI-Takrib"de yazdıklarını iyice düşünenler, aradaki farkı daha iyi anlarlar.
O diyor ki; "Hammad b. Seleme güvenilir ve ibadet sahibi olan bir kişidir. Güvenilir olanların en güveniliridir. Hayatının sonunda hıfzı değişmiştir."
Sonra şöyle devam ediyor:
"Şu'be İbnu'l-Haccac güvenilir, hafız ve hadisi çok iyi bilen bir insandır. Es-Sevri, O'na, "hadiste emiru'l-muminin" derdi. Irak'ta ilk kez hadis ricali hakkında araştırmada bulunan ve Sünnet'i savunan O'dur. İbadet ehli bir İnsandı."

Bu bilgilere sahip olduktan sonra anlarız ki, Hammad b. Seleme'nin bu hadiste Şu'be'nin aksine olarak zikrettiği ziyadesi makbul değildir. Çünkü onun bu rivayeti, kendisinden daha güvenilir olan ravinin rivayetine aykırıdır. Böylece bu, şaz bir rivayet olmaktadır. Tıpkı İbn-i Hacer'in biraz yukarıda işaret ettiği gibi. Olabilir ki, Hammad bu ziyade lafzı ezberinin zayıfladığı bir dönemde rivayet etmiştir. Dolayısıyla hataya düşmüştür.

Ahmed b. Hanbel de rivayetinde sanki bu fazlalığa değinmiş gibi. O bu hadisi Muemmel (İsmail) yoluyla Hammad'dan rivayet etmektedir.
Bunu Şu'be'nin rivayetinden sonra zikretmesine rağmen, hadisi lafzıyla ele almamıştır. Aksine, doğrudan doğruya Şu'be'nin rivayet ettiği lafzı esas alıyor.
Hadisi zikrettikten sonra şöyle diyor: "Muemmel'in Hammad'dan rivayetinde fazlalık olması muhtemeldir."
Bunun için İmam Ahmed de, diğer hafızların âdeti olduğu gibi, bu rivayeti diğerine havale ettiğinde, havale edilen rivayetteki fazlalığı belirttiği gibi, işaret etmedi.

Sözün Özü şudur:
Hadisteki ziyade şâz olduğundan dolayı sahih değildir. Olsa bile, Rasulullah (s.a.v.)'in doğrudan zatına tevessüle delil olamaz. Çünkü, "bunun gibi yap" sözünün anlamının, "hayatında iken yine çıkıp Rasulullah (s.a.v.)e gelmesi, O'ndan dua isteyip tevessül etmesi, sonra da abdest alıp Allah Rasulü (s.a.v.)'in kendisine emrettiği gibi namaz kılıp dua etmesi" şeklinde olması da muhtemeldir. Allah Subhanehu ve Teala daha iyi bilir.


Hadisdeki 2. Fazlalık :

Osman b. Afvan Radıyallahu Anh'a tevessül edip ihtiyacını gören bir kimsenin durumunu anlatan bu ziyadeyi Taberani "el-Mu'cemu's-Sağir"de (sh. 103-104) ve "el-Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir. Rivayet zinciri şöyledir: Tabera-ni, Abdullah b. Vehb'den, O Şebib b. Said el-meki'den, O Ruh İbnu'I-Kasım'dan, O Ebu Ca'fer el-Hatmi el-Medeni'den, O Ebu Umame b. Sehl b. Hanifden, o da amcası Osman b. Haniften rivayetle şöyle diyor:

Bir adam vardı. Sık sık Osman'a gelir, fakat Osman onun ihtiyacına bakmazdı. Adam, Osman b. Hanif'Ie karşılaşınca durumu O'na şikayet etti.
Osman b. Hanif O'na, abdest yerine gidip abdest almasını, sonra mescide gidip iki rekat namaz kılmasını, sonra da; "Allah'ım, ben seni diliyor ve senin Nebi'n, rahmet Nebi'siyle tevessülde bulunuyorum. Ey Muhammed, ben seninle, Rabb'im Azze ve Celle'ye ihtiyacını görmesi için yöneldim" diye dua ederek ihtiyacını zikretmesini söyledi.
Adam da bunu yerine getirdi.
Sonra O'na dedi ki; "benimle beraber gel, Osman'a gidelim." O adam da Osman b. Hanif'le beraber Osman b. Afvan'ın kapısına geldi.
O'nu gören kapıcı, geldi, elinden tutup Osman'ın yanına götürdü ve minderin üstüne oturttu.
Osman b. Afvan O'na, "ihtiyacın nedir?" diye sordu.
Adam da ihtiyacını O'na söyledi. Osman da onun ihtiyacını giderdi. Sonra adama, "bu ana kadar senin ihtiyacını görmeyi hatırlayamadım. Eğer bundan sonra bir ihtiyacın olursa bize gel" dedi.
O adam Osman b. Afvan'ın yanından ayrılınca Osman b. Hanif'le karşılaştı. O'na, "Allah senden razı olsun! Sen O'nunla konuşuncaya kadar O bana hiç bakmıyor ve ne demek istediğimi anlamıyordu" dedi.
Osman b. Hanif, "vallahi ben O'nunla konuşmadım" dedi. Sonra şöyle devam etti:

- Ben Allah Rasulu zamanında O'na kör bir adamın gelip şikayetlendiğini, sonra da iyileştiğini gördüm.
Allah Rasulü sana dediğimi ona söyledi, o da bunu yaptı ve gözleri iyi oldu.
O adam Allah Rasulune, "ey Allah'ın Rasulü! Ben kör bir insanım. Elimden tutup bana yol gösterecek olan kimsem yok. Çok zorlanıyorum" dedi. Rasulullah (s.a.v.)de ona şöyle söyledi.
"Abdest alma yerine git, abdest al. Sonra iki rekat namaz kıl. Sonra şu dualarını et."
Osman b. Hanif bu olayı anlatırken diyor ki; "vallahi biz daha oradan ayrılmamış ve aradan fazla vakit geçmemişti ki, o adam yanımıza sanki hiç kör değilmiş gibi çıkageldi."

Taberani diyor ki: "Bunu Ruh İbnu'l-Kasım'dan Şebib b. Said, O'ndan da Ebu Said el-Mekki rivayet etmiştir. Güvenilirdir.
Ahmed b. Şebib ve babasından, Yunus b. Yezid el-Eyli'den hadis rivayet eden O'dur. Bu hadisi Ebu Ca'fer et-Hutami'den (adı Umeyr b. Yezid'dir) Şu'be rivayet etmektedir.
O güvenilirdir. Şube'den de bunu tek başına Osman b. Ömer b. Faris rivayet etmiştir. Hadis sahihtir."

Bu hadisin sahih olduğunda şek yoktur. Ancak burada söz konusu olan, et-Taberani'nin de dediği gibi, Şebib b. Said'in naklettiği kıssadır.
Şebib denen bu adam, hakkında konuşulmuş bir kimsedir. Özellikle İbn Vehb'in ondan rivayetinde... Ancak, onu Şebib yoluyla İsmail ve Ahmed (Şebib b. Said'in oğulları) takip etmişlerdir. Yalnız bu İsmail denen kimseyi tanımıyorum ve ondan söz eden bir kimseyi de görmedim. Hatta öyle ki, babasından hadis rivayet edenler arasında bile sayılmadı. Ancak onun kardeşi Ahmed doğru birisidir.
Babası Şebib'e gelince, onun hakkında söylenen sözün özü;
"o güvenilirdir, yalnız ezberinde zayıflık vardır." şeklindedir.
Sadece oğlu Ahmed'in ondan ve Yunus'tan rivayeti hüccettir. Ez-Zehebi "el-Mizan"da, "O saduktur, garib hadisler rivayet eder" der.
İbn-i Adiyy de el-Kamil'de; "Onun Yunus b. Yezid'den rivayet ettiği düzgün bir nüshadır. İbn Velid bazı münker rivayetlerin yanında ondan da hadis nakleder" der.
İbnu'l-Mediyni diyor ki; "Mısır'a ticaret için gidip gelmekteydi. Onun nüshası (kitabı) sahihtir, Onu oğlu Ahmed'den alarak yazdım."
İbn-i Adiyy de şöyle der: "Şebib hıfzından konuştuğu zaman hem karıştırıyor, hem de hata ediyordu. Dilerim ki bunu kasıtlı olarak yapmamıştır. Oğlu Ahmed, Yunusun hadislerini ondan rivayet ettiğinde, sanki Yu-nusmuş gibi güzelce rivayet eder."

Bu sözlerden anlaşıldığına göre, Şebib'in rivayeti iki şartla kabul edilir:

Birinci Şart: Rivayetin, oğlu Ahmed'in ondan yaptığı rivayet olması gerekir.

İkinci Şart: Şebib'in Yunus'tan yaptığı rivyet olmasıdır. Bunun sebebine de gelince; yanında Yunus b. Yezid'in kitaplarının bulunmasıydı.

İbn Ebi Hatim, "Ec-Cerhu ve't-Ta'dil" adlı kitaında onun babası için şunu söyler:
"O, kitaplarından hadis söylediğinde güzel hadis rivayet eder. İbn Adiyy'in dediği gibi, ezberinden konuştuğunda ise, İbn-i Vehb'in değil, oğlu Ahmed'in rivayeti olması şartıyla, rivayetinde herhangi bir sakınca yoktur."

İbn-i Hacer' de "et-Takrib" adlı eserinde onun hayatını anlatırken böyle söyler. Zira o tartışmalıdır. Çünkü o, oğlu Ahmed'in babasından hadis rivayetinde "kesinlikle bir sakınca olmadığı"nı söylemekle vehimde bulunmuştur. Aslı böyle değildir. Aksine, Ahmed'in böyle bir rivayetinin sahih olabilmesi için, mutlaka kendisinin bizzat Yunus'tan rivayet etmesi şartı vardır. Bu şartı, İbn-i Hacer'in işaretiyle anlıyoruz. Zira İbn-İ Hacer, Şebib'i Buhari'nin tenkit edilen ravileri arasında saymıştır.
(Fethu'l-Bari, Mukaddime, 5:133)

Daha sonra, İbn-i Adiyy'in de onun hakkındaki sözlerini naklederek, onun güvenilir olduğunu söylemiş ve Onu tenkitten kurtarmak istemiştir.
Diyor ki; "Buhari, oğlunun ondan ve Yunus'tan yaptığı rivayetleri kabul etmiştir. Ancak, Yunus'tan, başkasından rivayet ettiği hadislerini almadığı gibi, îbn-i Vehb'in de ondan rivayetlerini almamıştır."
Bu şekilde onun tenkidi, Yunus'tan başkasından rivayet etmesi şartına bağlanmıştır. Velev ki oğlu Ahmed yoluyla gelmiş olsa da. Biraz önce değindiğimiz gibi, doğru olan da budur.

Bu noktada, İbn-i Hacer'in "et-Takrib"deki her iki sözünün arasındaki çelişkinin kaldırılması, bu sözlerin arasının bulunması gerekmektedir. Bundan da, hem bu kıssanın, hem de onu delil göstermenin zayıflığı ortaya çıkmış oluyor.

Bunun ardından, rivayet hakkında bir diğer illetle karşılaştım. O da, rivayet konusunda Ahmed'in de tartışılmasıdır.
İbnu's-Sunni bu rivayeti, "Amelu'l-Yevmi ve'l-Leyf'de (sh. 202), el-Hakim "el-Mustedrek"te d/562), Şebib'in oğlu Ahmed'den üç yolla rivayet etmektedir.
Ayrıca Avn b. Umare el-Basri diyor ki, "İbnu'l-Kasım bunu bize rivayet etti." (El-Hakim rivayeti) Fakat Avn denen bu kişi zayıftır. Ancak rivayeti, Şu'be, Hammad b. Seleme ve Ebu Ca'fer el-Hutami yoluyla gelen riveyete uygun olması nedeniyle daha iyidir.

Sözün özü, bu kıssa gerçekten üç sebepten dolayı zayıf ve çirkindir:

1- Bu hadisi tek başına rivayet eden kimsenin zayıflığı,

2- O'nun hakkında ihtilaf edilmiş olması,

3- Hadisi rivayet edenlerin, güvenilir hadis ravilerinin rivayetlerine aykırı hadis rivayet edip, onun adını zikretmemeleri.

Bu nedenlerden bir tanesi bile, sözkonusu rivayetin kabul edilmemesi için yeter.

Ne garip bir taassup veya hataya uymaktır ki; Şeyh El-Gimari bu rivayetleri "el-Misbah" adlı eserinde (sh. 12,17) Beyhaki'nin "Delailu'n-Nubuve"sine ve et-Taberani'ye atıfta bulunarak nakletmiştir. Daha sonra da bir kez olsun bu rivayetlerin sahihliği veya zayıflığı üzerinde tek bir söz bile söylememiştir. Nedeni gayet açık. Bu rivayetleri sahih göstermeye gelince, bunun imkanı yoktur. Ancak, rivayetlerin zayıflığını iptal mümkündür.
Ancak, "el-İsabe" (sh. 21-22) hakkında konuşanlar da bu rivayet hakkıda doğruyu bulamamışlardır. Buna rağmen, "bu hadis, et-Taberani, el-Mu'cemu's-Sağir ve el-Kebir'de sahihtir" diyebilmişlerdir. Bu söz önemsiz olmasına rağmen, birkaç yönden cehaletle doludur:

1-Taberani, bu hadis için "sahih" dememiştir. Aksine, sadece "es-Sağir"de böyle demiştir. Onlar hadis ilmini bilmedikleri için, vasıtalar aracılığıyla hadisi rivayet etmektedirler. Biz ise, hadisi doğrudan doğruya kaynağından aldık. "Kim denize ulaşırsa, su çeken dolaplara muhtaç olmaz."

2- Taberani bu kıssaya değil, sadece hadise "sahih" demiştir. Daha önce buna değinmiştik. "Şu'be de bu hadisi rivayet etmiştir. Hadis sahihtir" sözüyle, Şu'be'nin hadisini kastetmiştir. Şu'be ise bu kıssayı rivayet etmemiştir. Öyleyse et-Taberani kıssayı sahih görmemiştir. Bu nedenle hüccet olamaz.

3- Osman b. Hanifin kıssası sabit olsa bile, Osman b. Hanif o adama kıssadan anlaşıldığı kadarıyla nasıl dua edeceğini tam olarak öğretmemiştir. Zira o duadan, "Allah'ım, O'nu bana şefaatçi kıl, beni de O'na şefaatçi kıl" sözünü çıkarmıştır.
Zira o, Arapça bilgisi gereği biliyordu ki, Rasulullah (s.a.v.), o duayı yalnız o kör adam için yapmıştı. Bu adam için aynı dua söz konusu olmadığına göre, bu cümleyi zikretmedi.

Şeyhulislam İbn-i Teymiyye şöyle diyor:
"Bilinen bir şeydir ki, bir kimse Allah Rasulunün ölümünden sonra, "Allah'ım, O'nu bana şefaatçi kıl, beni de O'na şefaatçi kıl" dese bile, Rasulullah bu kimse için herhangi bir duada bulunmamıştır. Öyleyse, onların sözleri batıldır.
Osman b. Hanif o kimseye Allah Rasulü'nden birşey istemesini söylemediği gibi, "O'nu buna şefaatçi kıl" demesini de istememiştir. Daha doğrusu, bu rivayet edilen duayı olduğu gibi okumasını ona söylememiştir. Ancak bu duanın sadece bir kısmını okumasını söylemiştir.
Burada Nebi'den ne bir şefaat söz konusudur ve ne de şefaat zannedilen bir şey vardır. Velev ki o, "O'nu bana şefaatçi kıl" dese bile, bunun bir anlamı yoktur. Bunun için Osman, bunu emretmedi. Onun o adama söylediği dua, Allah Rasulunden gelen dua değildir. Böyle şeylerle Şer'i olan bir amel kanıtlanamaz. Tıpkı bazı Sahabilerden gelen, ancak diğer Sahabilerin muvafakat etmedikleri, ibadetlerin güzelliği, mubah, vacip veya haram olan ameller hakkındaki haberler gibi."

Bu da yine, Rasulullah (s.a.v.)den rivayet edilenlere aykırı olan bir haber olması şartına bağlıdır. Böyle olunca da bu şekilde bir davranış, müslümanların hepsinin uyması gereken bir amel değil, aksine gayesi ictihad olan ve ümmetin üzerinde tartıştığı bir şeydir. Bunun da Allah Azze ve Celle'ye Ve Rasulullah (s.a.v.)'e götürülmesi gerekir.

Biz de biliyoruz ki, Ömer Radıyallahu Anh ve Sahabenin büyükleri, hayattayken kendisine tevessül ettikleri Rasulullah Sallallahu Aleyhi vessellem'e öldükten sonra tevessülde bulunmadılar. O ölünce O'na tevessül etmediler. Bilakis kuraklık yılında kıtlık çok şiddetli bir şekilde bastırınca Ömer Radıyallahu Anh, tüm ilim ehlinin de bildiği gibi ve Ensar ve Muhacirin'in de şahid olmasıyla, insanların eline yiyecek birşeyler geçinceye kadar yağlı yemek yemeyeceğine dair yemin etmiştir. Sonra da "istiska"da bulunmak için Abbas Radıyallahu Anh'a başvurunca şöyle dua etmiştir:

"Allah'ım! Biz kuraklık gördüğümüzde senin Nebi'n ile sana tevessülde bulunuyorduk, sen de bize yağmur gönderiyordun. Şimdi ise senin Nebi'nin amcası Abbas ile sana tevessülde bulunuyoruz. Bize yağmur ver!"

Allah Teala da onlara yağmur göndermiştir. Bütün Sahabenin kabul ettiği ve meşhur olması nedeniyle hiçbirisinin inkar etmediği dua budur. Bu, icma edilen konuların en meşhurlanndandır.

Muaviye b. Ebu Sufyan da Hilafeti döneminde böyle dua etmiştir. Eğer onlar, Rasulullah (s.a.v.)'in ölümünden sonra tevessül etmek hayattayken tevessül etmek gibi olsaydı, "nasıl olur da Abbas ve Yezid İbnu'l Esved'e ve başkalanna tevessülde bulunuyoruz da insanların en faziletlisi olan Rasulullah (s.a.v.)'e tevessülü terkediyoruz? Halbuki O'na tevessül, tevessüllerin en faziletlisi ve en büyüğüdür." diyerek Sahabe bunu icra ederdi. Ancak, bu sözü onlardan hiç kimse demediği ve hayattayken Rasulullah (s.a.v.)'in duasına ve şefaatına tevessül edildiği gibi, O Öldükten sonra O'ndan başkasının duasına ve şefaatına tevessül ettikleri bilindiğine göre; onlar nezdinde meşru olan tevessülün kişinin zatıyla değil, duasıyla olan tevessül olduğu da bilinmiş olur.

Bununla beraber bu kıssada, düşünen akıllı bir insanın rahatlıkla görebileceği gibi, Osman Radıyallahu Anh gibi bir Halife'nin faziletine gölge düşüren bir cümle vardır. O da, Raşid Halife'nin, ihtiyacı olan bir adama hiç yüz vermemesidir. Bu İfade, Rasulullah (s.a.v.)'in kendisinden meleklerin bile haya ettiğini söylediği ve özellikle yumuşaklığı, iyiliği ve insanlara karşı hoşgörülülüğü ile tanınmış Osman Radıyallahu Anh'ın ahlakıyla uyuşmamaktadır. İşte bu durum, kıssanın sıhhatli olması ihtimalini tamamen uzak görmemize neden olmaktadır. Zira bu, Osman Radıyallahu Anh'n ahlakına ters düşen bir zulümdür.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: TEVESSÜL’Ü KUR’AN VE SÜNNETTEN DELİLLERİ
Hz. Osman r.a. Dönemindeki Hadise

أن رجلا كان يختلف إلى عثمان بن عفان رضي الله عنه في حاجة له فكان عثمان لا يلتفت إليه ولا ينظر في حاجته فلقي عثمان بن حنيف فشكا ذلك إليه فقال له عثمان بن حنيف
ائت الميضأة فتوضأ ثم ائت المسجد فصلي فيه ركعتين ثم قل اللهم إني أسألك وأتوجه إليك بنبينا محمد صلى الله عليه وسلم نبي الرحمة يا محمد إني أتوجه بك إلى ربك ربي جل وعز فيقضي لي حاجتي وتذكر حاجتك ورح إلي حتى أروح معك
فانطلق الرجل فصنع ما قال له عثمان ثم أتى باب عثمان فجاء البواب حتى أخذ بيده فأدخله عثمان بن عفان فأجلسه معه على الطنفسة وقال حاجتك فذكر حاجته فقضاها له ثم قال له ما ذكرت حاجتك حتى كانت هذه الساعة وقال
ما كانت لك من حاجة فأتنا ثم ان الرجل خرج من عنده فلقي عثمان بن حنيف فقال له جزاك الله خيرا ما كان ينظر في حاجتي ولا يلتفت إلي حتى كلمته في فقال عثمان بن حنيف والله ما كلمته ولكن شهدت رسول الله صلى الله عليه وسلم وأتاه ضرير فشكا عليه ذهاب بصره فقال له النبي صلى الله عيه وآله وسلم أفتصبر فقال يا رسول الله إنه ليس لي قائد وقد شق علي فقال له النبي صلى الله عليه وسلم
إيت الميضأة فتوضأ ثم صل ركعتين ثم ادع بهذه الدعوات قال عثمان فوالله ما تفرقنا وطال بنا الحديث حتى دخل علينا الرجل كأنه لم يكن به ضرر قط

Osman Bin Huneyf radıyallahu anh’den;
Bir adam, bir haceti için Osman Bin Affan radıyallahu anh’a gelir, giderdi. Fakat Osman radıyallahu anh, ona aldırış etmezdi. Derken adam, Osman Bin Huneyf ile karşılaşır ve durumu ona arz eder. Bunun üzerine Osman Bin Huneyf, ona şunları söyler;
“Su kabını getir ve abdest al. Sonra mescide git ve iki rekât namaz kıl. Sonra da; “Allah’ım! Peygamberimiz, rahmet Peygamberi Muhammed (s.a.v.) ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Ya Muhammed! Seninle hacetimin yerine getirilmesi için rabbime yöneliyorum” diye söyle ve ihtiyacını arz et. Sonra bana gel ve beraber Osman radıyallahu anh’ın yanına gidelim.”
Nihayet adam gitti ve söylenileni yaptıktan sonra Osman Bin Affan radıyallahu anh’ın kapısına geldi.
Kapıcı gelip adamın elinden tutarak, Osman R.a.’ın huzuruna götürdü ve onu sergi üzerine, Osman R.a.’ın yanına oturttu. Osman Radıyallahu anh;
“Nedir hacetin?” diye sordu.
Adam hacetini söyledi ve Osman Radıyallahu anh da onun işini gördü… Adam sonra Osman Bin Huneyf Radıyallahu anh ile karşılaştı ve ona;
“Allah seni hayırla mükâfatlandırsın! Benim hakkımda sen Osman ile konuşana kadar işime bakmıyordu” dedi.
Osman Bin Huneyf Radıyallahu anh de; “Vallahi senin hakkında Hz. Osman(Radıyallahu anh) ile görüşmedim. Ancak a’ma bir adamın Efendimiz (s.a.v.)’e gelerek duyduğu rahatsızlıktan şikayeti üzerine Rasulullah (s.a.v.) ona;
“Sabreder misin?” dediğine şahid oldum.
Adam; “Ya Rasulullah! Yanımda (elimden tutarak) beni götürecek kimse yok! Bu ise benim için zor oluyor.” dedi. Bunun üzerine buyurdu ki;
“Su kabını getir ve abdest al. Sonra iki rekât namaz kıl. Daha sonra da şu şekilde dua et;” Vallahi biz aramızdaki konuşmanın uzaması sebebiyle henüz ayrılmamıştık, O a’ma zat, sanki daha önce hiçbir rahatsızlığı yokmuş gibi, şifa bulmuş olarak geldi.”
(Taberani(9/30) Taberani Sağir(1/306 no;508) Tergib(1/273) Beyhaki Delail(6/168) Mecmauz Zevaid(2/279) Gımari Misbah(s.21) İbni Sunni Amelul Yevm(s.202) Muhammed Nasib er Rıfai Tevessül(s.237) Gımari İrgamul Mubtedi(s.11) Muhammed Bin Alevi el Maliki Fi Sebilil Hedyi Ver Reşad(s.135) )

Bu hadise, Rasulullah (s.a.v.)’in vefatından sonra da Onunla tevessül edilmesi hususunda bunun cevazına delil gösterilmektedir.
Taberani bu rivayetin hemen ardından bunun başka bir tarikle geldiğini ancak onda Osman Bin Ömer Bin Faris bin Şube’nin teferrüd ettiğini, hadisin ise sahih olduğunu belirtmiştir. (Taberani MucemusSağir(1/306)


Taberani’nin bahsettiği diğer tarik, merfu olarak rivayet edildiği tariktir. Bu da, onun sadece merfu rivayete sahih dediğinin delilidir. Ancak hala bu sahih hükmünün, sadece hadisin merfu kısmına değil, Osman radıyallahu anh’ın hilafeti zamanında geçen hadiseyi de kapsadığını iddia edenler vardır.
Şimdi bunu inceleyelim;
Taberani bunu; Abdullah Bin Vehb – Şebib Bin Said el Mekki – Ruh Bin el Kasım – Ebu Cafer el Hutami el Medeni – Ebu Umame Sehl Bin Huneyf – Amcası Osman Bin Huneyf Radıyallahu anh senedi ile rivayet etmiştir.
Bu isnad, İbni Vehb’in Şebib bin Said’den rivayeti olması sebebiyle münkerdir. Benden öncekilerin değinmediği bir illet daha vardır ki, İbni Vehb’in güvenilir olmakla birlikte hadis ahzında gevşek oluşu ve müdellis oluşudur. (İbni Hacer Tehzibut Tehzib(6/66) İbni Hacer Tabakatul Mudellisin(s.22) Nesai ve Sâcî onun hadis ahzında mutesahil olduğunu belirtmişlerdir)

Bu rivayeti de tedlis sigası olan “an’ane” ile yapmıştır. Rivayet her bakımdan zayıf olup, delil olamaz.
Şebib hakkında; Ebu Hatem ve Ebu Zura; “beis yok, salihul hadis” dediler. (EbulVelid el Baci Tadil ve Tecrih(3/1159) İbni Ebi Hatem Cerh ve Tadil(4/359 no;1572)
İbni Hibban, İbnul Medini, Mizzi; “güvenilir” dediler.(İbni Hibban Sukat(8/310 no;13614) Zehebi Mizanul İtidal(3/362 no;3663) Mizzi Tehzibul Kemal(12/360 no;2690)
Hakim; “güvenilir, me’mun”,(Hakim Mustedrek(1/526) Zehebi; “saduk” dedi.(Zehebi Kaşif(1/479 no;2235) Zehebi Mizan(3/361) bkz. İbni Adiy(4/30 no;891)
İbni Ebi Hatem, Şebib’in Ruh Bin el Kasım, Yunus Bin Yezid ve Muhammed Bin Amr’dan rivayette bulunduğunu zikreder.
İbni Adiy Kamil’de şöyle der; “Onun yanında Yunus Bin Yezid’in Zuhri’den rivayet ettiği düzgün bir nüsha vardı. İbni Vehb ondan münker rivayetler nakletmiştir. Sanki o, Mısır’a gelince ezberinden rivayet ederek hata ve vehmiştir. Umarımki kasten yalan söylememiştir. Oğlu Ahmed ondan rivayet ettiğinde sanki başka bir Şebib’den bahseder gibidir. Zira o, isnadı güzelleştirmeye çalışırdı.” (İbni Adiy Kamil(4/30) Mizanul İtidal(3/362)
Şebib Bin Said; Buhari Ricalindendir. (Hakim Tesmiye(s.137) Tehzibul Kemal(12/360) Tadil ve Tecrih(371159) Ancak Buhari ondan rivayetini bahsi geçen düzgün nüshasından olmak üzere tek bir yerde mutabi olarak yapmıştır.
İbni Hacer Takrib’de ve İbni Adiy Esamî’de derler ki; İbni Vehb’in Şebib’den rivayeti münkerdir. (Kitabu Esami Men Rava Anhum Buhari(s.77) Takrib(1/263)
İbni Hacer, Fethul Bari Mukaddime’sinde der ki; “Buhari, İbni Şebib’in Yunus’tan rivayetini, İbni Vehb dışındaki rivayet yoluyla tahric etmiştir.” (Hedyus Sari(Fethul Bari Mukaddimesi s.409)
Bu sözlerden anlaşıldığına göre, Şebib’in rivayeti iki şartla kabul edilir; birincisi; rivayetin, oğlu Ahmed’in ondan yaptığı rivayet olması, ikincisi; Şebib’in Yunus’tan yaptığı rivayet olmasıdır… (Elbani Tevessul(s.121-124))
İbni Ebi Hatem, babasından naklen Şebib’in Ruh Bin Kasım’dan rivayetini, merfu olarak şahid göstermek için rivayet etmiştir ve onda kıssa zikredilmemiştir. (İlelu İbni Ebi Hatem(2/190)
İbni Hayseme Tarih'inde; Muslim Bin İbrahim – Hammad Bin Seleme – Ebu Cafer el Hutami – Umara Bin Huzeyme – Osman Bin Huneyf radıyallahu anh senedi ile rivayet ediyor;
“Bir a’ma adam Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve gözü için kendisine dua etmesini istedi. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;
“Git abdest al, iki rekat namaz kıl ve sonra da şöyle söyle; “Rahmet peygamberin olan Muhammed ile senden istiyor ve sana yöneliyorum! Ey Muhammed! Rabbimden seninle gözüme şifa taleb ediyorum. Allah’ım! Duamı kabul et ve gözümün şifa bulması hakkında Peygamberin duasını da kabul eyle!” buyurdu. Ne zaman bir haceti olursa böyle yapar!” (Gımari İrgamul Mubtedi(s.17) Misbahuz Zucace(s.30)

Bu rivayetin isnadı sahihtir. Ancak son cümlenin ravinin ifadesi olduğu anlaşılmaktadır.
Elbani ve İbni Teymiye bu son rivayetteki ziyade kısım hakkında şaz olduğunu belirtmişlerdir; zira güvenilir bir ravi olan Hammad Bin Seleme, kendisinden daha güvenilir olan Şube’nin rivayetine muhalif bir ziyade ile rivayet etmiştir.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: TEVESSÜL’Ü KUR’AN VE SÜNNETTEN DELİLLERİ
Hz. Abbas r.a. ile ilgili Tevessul


Enes Bin Malik radıyallahu anh’den;
“Halk kıtlığa maruz kaldığı zaman Ömer Bin Hattab radıyallahu anh, Abbas radıyallahu anh ile istiskada bulunarak;
“Allah’ım! Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik de bize yağmur verirdin. (şimdi ise) Peygamberimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz, bize yağmur ver!” dedi. Bunun üzerine yağmur yağar ve halk suya kavuşurdu.”
(Buhari(istiska,3) Hakim(2/32,3/334) FethulBari(2/413) İbni Huzeyme(2/337) Kenzul Ummal(9/5) Kurtubi(6/159) Ayni Umdetul Kari(3/437) Kirmani Şerhu Buhari(5/103) Kastalani İrşadus Sari(2/228) Neylul Evtar(4/32) İbni Abdilberr İstiab(2/815) Temhid(23/434) İbni Hibban(7/111) Zübeyr Bin Bekkar Ensab(2/166) Taberani(84) Taberani Evsat(3/49) Mizzi Tehzib(14/228) Begavi Şerhus Sünne(1165) İbni Kesir Şemail(s193) İbni Hacer Buluğul Meram(540) İbni Kudame elMuğni(16/295) Cem’ül Fevaid(2085) İbni Sa’d(3/321) Nebhani ŞevahidulHak(s.137) İbni Mulakkin Bedrul Münir(639) İbni Hacer TelhisulHabir(2/101) İbni Teymiye Kaidetul Celile(s.140) Mevahibul Celil(3/265) Hattabi elGunye(1/8) Tuhfetul Ahvezi(10/27) Zehebi Siyer(2/91,93) Sehavi Tuhfetul Lutfiye(2/14) Ahmed Bin Hanbel Fadailus Sahabe(2/932))

Bu hadis ittifakla sahihtir. Ancak âlimler, hadisin metninde geçen; “bi nebiyyina” (peygamberimiz ile) ve “bi ammi nebiyyina” (peygamberimizin amcası ile) ibarelerine, dua ve şefaat kelimelerini takdir etmişler, bunun; “peygamberimizin amcasının duasıyla…” manasına geldiğini, bu yüzden de Ömer radıyallahu anh’ın Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem‘i bırakarak, amcası Abbas radıyallahu anh’ı vesile ettiğini ve bunun zat ile değil, dua nitelikli bir tevessül çeşidi olduğunu belirtmişlerdir.
(İbni Teymiye Kaidetul Celile(s.49,64) Elbani Tevessul(s.93) Hattabi elGunyetu Anil Kelam Ve Ehlihi(1/52)

Bu hadis, vefatından sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile tevessül edilemeyeceğine dair bir delildir.
Zat ile tevessülü savunanlar şöyle bir delil getirdi;
İbni Abdilberr’in birçok tarikten geldiğini belirttiği rivayette; “Ömer radıyallahu anh, istiskada bulunmak üzere Abbas’ı da yanına alarak (musalla’ya) çıktı ve şöyle dedi; “Allah’ım! Biz, peygamberimizin amcası ile sana yaklaşıyor ve Onun şefaatçi olmasını diliyoruz. Peygamberin için Onu gözet. Nitekim sen, ana babasını iyilik ve salahı sebebiyle iki (yetim) çocuğu gözetmiştin. ( Kehf; 82)
Biz, istiğfar ve istişfa ederek Onu sana aracı kıldık.” Sonra Ömer radıyallahu anh, insanlara yönelerek şöyle seslendi;
“Rabbinizden mağfiret dileyin. Zira O, çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki) üzerinize bol bol yağmur yağdırsın, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın!”( Nuh; 10-12)
Sonra da Abbas radıyallahu anh ayağa kalkarak dua etti. Abbas radıyallahu anh’ın gözleri yaşlarla doluydu. (bu vesile ile Allah’ın yağmur vermesinden sonra) halk; “Seni tebrik ediyoruz ey Harameyn sakisi!” diyerek Abbas’a ellerini sürmeye başladılar.”
Buradaki “Peygamberin için onu gözet” ibaresini zat ile tevessüle delil getirmiştir. Ancak burada terceme hatası olduğu için önce Arapça metni veriyorum;
İbni Kuteybe’nin metni;
وقال عمر رضي الله عنه في خطبته يوم استسقى بالعباس اللهم إنا نتقرب إليك بعم نبيك صلى الله عليه وسلم وبقية آبائه وكبراء رجاله فإنك تقول وقولك الحق وأما الجدار فكان لغلامين يتيمين في المدينة وكان تحته كنز لهما وكان أبوهما صالحا فأراد ربك أن يبلغا أشدهما ويستخرجا كنزهما فحفظتهما لصلاح أبيهما فاحفظ اللهم نبيك في عمه فقد دلونا به إليك مستشفعين ومستغفرين
Buradaki doğru terceme şu şekilde olacaktır;
“Ey Allah’ım! Amcası hakkında peygamberini(n şerefini ve izzetini) koru! Nitekim biz onunla (amcası Abbas radıyallahu anh ile) bize şefaat etmesini ve bağışlanma dilemesini isteyerek sana yaklaşmaya vesile ettik.” (İbni Kuteybe Te’vilul Muhtelef(s.253 tercemesi; s.386)

İbni Abdilberr’in metni şöyle;
اللهم إنا نتقرب إليك بعم نبيك ونستشفع به فاحفظ فيه نبيك كما حفظت الغلامين لصلاح أبيهما وأتيناك مستغفرين مستشفعين
“Allah’ım! Şüphesiz bizler, sana peygamberinin amcasından şefaat etmesini isteyerek yaklaşıyoruz. Onun hakkında peygamberini(n şerefini), babaları sebebiyle koruduğun iki genci koruduğun gibi koru. Bağışlanma ve şefaat isteyerek sana geldik.” (İbni Abdilberr Temhid(23/434) İbni Abdilberr el İstiab(2/815)

Görüldüğü gibi burada Abbas r.a.’ın duası ile tevessül sözkonusudur.
Mervezi, Müsned-i Ebubekr’de; Ahmed Bin Ali – Osman Bin Ebi Şeybe ve Ebu Hayseme – Yezid Bin Harun – Hammad Bin Seleme – Ali Bin Zeyd – Kasım Bin Muhammed – Aişe r.a. senediyle rivayet ediyor;
“Aişe radıyallahu anha dedi ki;
“Ben babam Ebu Bekir halife iken, şu beyti okudum;

وأبيض يستسقى الغمام بوجهه
ثمال اليتامى عصمة للأرامل
“Beyazdır, yüzü suyu hürmetine yağmur istenir.
Yetimlerin sığınağı, dul kadınların koruyucusudur.”

Ardından Ebu Bekr radıyallahu anh dedi ki; “O, Rasulullah (s.a.v.)dir”
(Ahmed(1/7) Bezzar(1/128,185) Mervezi Musnedi EbuBekr(s.91, no;39) İbni Ebi Şeybe(5/279) Mecmauz Zevaid(8/272) Mizanul İtidal(5/158) beyit Ebu Talib’e aittir. Ahmed(2/93) İbni Mace(1272) Ramehurmuzi Emsal(s.47) İbni Asakir Tarihu Dımeşk(3/356,66/315) İbni Abdilberr Temhid(22/65) el İsabe(7/235)

İbni Ebi Şeybe Yezid Bin Harun’dan aynı isnad ile rivayet eder. Heysemi bunu Ahmed ve Bezzar’a isnad edip ricalinin güvenilir olduğunu söylemiştir. Lakin Ali Bin Zeyd bin Cudan zayıf olup bu rivayetlerde tek kalmıştır.
İbnu Ömer r.a de yağmur duasından sonra bol yağmur yağması üzerine, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yüzüne bakıp bu beyti hatırladığını söylemiştir. (Ahmed(2/93) İbni Mace(1272) Fethul Bari(2/494)
Ancak bunda tevessüle delil olacak bir yön yoktur.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: TEVESSÜL’Ü KUR’AN VE SÜNNETTEN DELİLLERİ
Hz. Ömer r.a. Döneminde Kabr-i Şerif İle Tevessul
1_


Ömer radıyallahu anh’ın haznedarı Malik ed Dar Radıyallahu anh anlatıyor;
“Ömer radıyallahu anh’ın zamanında halk şiddetli bir kıtlığa maruz kalmıştı. Derken bir adam Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kabrine gelerek; “Ya Rasulullah! Ümmetin için yağmur iste! Zira onlar helak oldular.” Dedi.
Bunun üzerine adama rüyasında şöyle buyruldu;
“Ömer’e git, ona selam götür, halkın suya kavuşacağını haber ver ve ona şunu söyle; “Senin vazifen, iyi muamelede bulunmak, ölçülü ve güzel hareket etmektir”

Adam derhal giderek durumu Ömer radıyallahu anh’e bildirdi. Bunun üzerine Ömer radıyallahu anh ağladı ve; “Rabbim! Üstesinden gelemediğim şeyler hariç, çaba sarfetmekten geri durmuyor ve elimden geleni yapıyorum!” dedi.
(İbni Ebi Şeybe(6/356) Fethul Bari(2/397,495) El İsabe(3/484) İbni Abdilberr İstiab(3/1149) Kastalani Mevahib(2/365) Kenz(4/289) Halili İrşad(1/313-314) Şerhu Süneni İbni Mace(Suyuti-Abdulgani-FahrulHasen Dehlevi şerhi s.99) İbni Kesir Bidaye(7/149-151) Tarihut Taberi(3/192) Münziri Tergib(2/41) Şevahidul Hak(s.137) Hayatus Sahabe(4/470) Futuhatur Rabbaniye(5/35) Mecma(3/125) Zürkani Şerhul Mevahib(8/80) Beyhaki Delail(7/47) İbni Asakir(53/294)

Hafız İbni Hacer, Ebu Salih es Semman’a kadar olan isnadının sahih olduğunu belirtmiş, kabre gelen adamın Bilal Bin Haris olduğunu belirtmiştir. (Fethul Bari(2/412)
Elbani , üç gerekçe öne sürerek bu rivayeti kabul etmemiştir;

1- Ravi Malik ed Dar’ın zabt ve adaleti maruf değildir, o mechul bir ravidir. İbni Hacer, Malik’in mechul oluşuna işaret etmiştir.

2- Hadisin metni şeriatta mustehab olan istiska namazına ve bazı aqyetlerin ifade ettiği dua ve istiğfara aykırıdır.

3- Rivayetin sahih olduğu kabul edilse bile bu konuda hüccet olamaz. Çünkü rivayet ismi bilinmeyen bir adama dayanmaktadır. O da mechuldür. Seyf’in rivayetine dayanarak onun adının Bilal olduğunu söylemekte bir şey ifade etmez, zira seyf Bin Ömer et Temimi ittifakla zayıf bir ravidir…”



İbni Sa’d der ki; “Malik ed Dar, Ömer Bin Hattab’ın azatlısıdır. Cublan’lı, Himyer kabilesindendir. Ebu Bekr ve Ömer radıyallahu anhuma’dan hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Ebu Salih es Semman rivayette bulunmuştur. O maruf idi.” (İbni Sad Tabakat(5/12)




İbni Hibban, onu güvenilir ravilerin ismini saydığı Sükat adlı eserinde zikretmiş, İbni Sa’d’ın verdiği bilgileri vermiş, hakkında menfi bir söz söylememiştir. (İbni Hibban Sukat(5/384 no;5312)
Lakin İbni Hibban hakkında cerh varid olmamış meçhul ravileri güvenilir saydığından, buna itibar edilmemektedir.
Hafız İbni Hacer de şunları söyler; “Malik ed Dar diye bilinen zat, Malik Bin Iyad’dır ve Asrı seadete yetişmiştir. Muaz ve Ebu Ubeyde’den rivayetleri vardır. Kendisinden iki oğlu; Avn ve Abdullah rivayette bulunmuştur. Buhari Tarih’te Ebu Salih Zekvan tarikiyle Malik ed Dar’dan, Ömer radıyallahu anh’ın kıtlık senesindeki sözünü (muhtasar olarak) rivayet etmiştir. (Buhari Tarihu Kebir(7/304)
Aynı rivayeti tafsilatlı olarak İbni Ebi Hayseme de tahric etmiştir… İbni Sad onu Medineli tabiilerin ilk tabakası içinde zikretmiştir. Ömer ve Osman radıyallahu anhuma onu mali işlerde görevlendirmiş ve bu yüzden de ona Malikud Dar adı verilmiştir. Ali İbnul Medini’den rivayete göre o, Ömer radıyallahu anh’ın haznedarı idi.” (İbni Hacer El İsabe(6/274)

İbni Ebi Hatem der ki; “Malik ed Dar, Ömer radıyallahu anh’ın azadlısıdır. Ebu Bekr ve Ömer radıyallahu anhuma’dan rivayeti vardır. Ondan da Ebu Salih es Semman rivayette bulunmuştur. Bunu babam(Ebu Hatem)dan böyle işittim.” (İbni Ebi Hatem Cerh ve Ta’dil(8/213, no;944) Mizzi Tehzibul Kemal(22/624)
Malik ed Dar’ın meçhulul aynlık vasfı kalkmış, lakin meçhulul hal (mestur) sıfatı devam etmektedir. Nitekim Hafız Munziri de; “Malik ed Dar’ın durumunu bilmiyorum” der. (Tergib(2/29) Böyle bir ravinin rivayeti zayıf hadisler kapsamındadır.
Muhammed Bin Yahya ez Zuheli der ki; “Meçhul ravi, kendisinden iki veya daha fazla kimselerin rivayette bulunması ile meçhullükten kurtulur.”(İbni Raceb elHanbeli Şerhu İlel(1/82)

Hatib el Bağdadi de der ki; “Meçhul olan bir ravi, ilimle şöhret kazanmış iki ve daha fazla kimsenin kendisinden hadis rivayet etmesi halinde meçhul olmaktan kurtulur.” (Hatib el Kifaye Fi İlmir Rivaye(s.89) İbnu Salah Ulumul Hadis(s.113) Talat Koçyiğit Hadis Terimleri Sözlüğü(s.260)

Bu durumdaki bir ravi, meçhulül ayn olmaktan kurtulur, fakat meçhulül hal (mestur) olma vasfı devam eder
Bazıları, Ömer radıyallahu anh’ın onu mali işlerde görevlendirmesini, Malik ed Dar’ın hıfz ve adalet bakımından güvenilir oluşuna delil getirmek istemiştir. Lakin bu rivayetin metninde de belirtildiği gibi, o sadece yiyecek dağıtımında görevlendirilmişti.
Nitekim İbni Kuteybe der ki; “Ömer Bin Hattab’ın azatlılarından biri de Malik ed Dar idi. Ömer radıyallahu anh ona bir ev vermişti ki, o bu evde halk arasında bir şeyler bölerdi.” (İbni Kuteybe Maarif s.129)
Ebu Ya’la el Halili de, “Malik ed Dar’ın kadim bir Tabii oluşunda ittifak edilmiştir” der ve Tabiin’in ondan övgü ile bahsettiklerini belirtir. Sonra bu rivayeti aktararak Ebu Salih’in Malik ed Dâr’dan rivayetinin mürsel olduğunu söyler. (Ebu Ya’la elHalili el İrşad Fi Marifeti Ulemail Hadis(1/313-316)

Nitekim Ebu Salih bunu tahdis sigası ile değil, an’ane ile rivayet etmiştir. Yani Ebu Salih’in Malik ed Dar’dan hadis işittiği şüphelidir.

Ayrıca Rasulullah (s.a.v.)’in kabrine gelen zatın ismi de bilinmemektedir. Bu şahsın hakkında Bilal b. Haris el-Muzeni r.a. olduğu yolunda beyan edilen görüşler sahih değildir. Çünkü bu konuda rivayet , el Futuh'ta (ibn Hacer "Fethul Bari 2/575) zikredilen Seyf b. Ömer et-Temimi yoluyla gelmektedir. Bu ziyadeyi teferruden rivayet etmiş olan Seyf b. Ömer ise , muhaddislerin ittifakı ile zayıf bir ravidir. Hatta hadis uydurduğu ve zındıklıkla itham edildiği de söylenmektedir.
(Zehebi "Mizanu'l İtidal (2/255-256, No:3637; el- Kaşif (1/476,No: 2224) İbn Hacer "Tehzibu't-Tehzib" (4/268-269, No:2819); "Takribu't Tehzib" (s.428, No:2739), el-Elbani "et-Tevessul" (s.133); Mu'cemu Esami'r-Ruvati'llezine Terceme lehumu'l-Allame Muhammed Nasıruddin el-Elbani Cerhan ve Ta'dilen"(2/269)

İbni Hacer tarafından bu kişinin Seyf Bin Ömer’in rivayetine dayanılmasına gelince, asıl itibarıyla rivayetin sahih olarak tesbiti konusunda Seyf’in alakası yoktur.
Seyf Bin Ömer, sadece gelen zatın kim olduğu sualine cevap ararken devreye girmektedir. Lakin yine de bu adamın kim olduğu önemlidir. Zira kabre gidip yağmur duası istemek söz konusudur.
Mesela Buhari’nin Tarihul Kebir’de Ebu Salih Zekvan tarikiyle Malik ed Dar’dan rivayetinde sadece; Ömer radıyallahu anh’ın kıtlık senesinde; “Rabbim! Üstesinden gelemediğim şeyler hariç, çaba sarfetmekten geri durmuyor ve elimden geleni yapıyorum!” dediğini rivayet etmiş, kıssadan bahsetmemiştir. (Buhari Tarihu Kebir(7/304)

Rivayet sahih olsa bile ileri sürdükleri görüşler için delil olmaz. Çünkü hadiste mezkur şahsın Peygamber(s.a.v.) den yağmur duası istediğini Ömer (r.a.)a bildirdiği yer almamaktadır.

Söz konusu kıssa , kabirperestlerin kendi aleylerine delildir. Çünkü kıssada zikredilen şahıs, Peygamber s.a.v.den ümmeti için dua istediğinde "ben sizin için dua edeceğim " dememiş (!), aksine meşru ve sünnet kılmış olduğu bir uygulamayı, yani Allaha dua edip yağmur yağdırmasını dilemeyi emretmiştir.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: TEVESSÜL’Ü KUR’AN VE SÜNNETTEN DELİLLERİ
Kabr-i Şerif İle Tevessul 2_

Ebul Cevza Evs Bin Abdullah radıyallahu anh’den;
“Medine halkı şiddetli bir kıtlığa maruz kalmıştı. Onlar Aişe radıyallahu anha’ya gelerek durumdan yakındılar. Bunun üzerine Aişe radıyallahu anha;
“Peygamber (s.a.v.)’in kabrine bakın, ondan semaya doğru bir delik açın. Onunla sema arasında bir engel bulunmasın!” dedi.
Onlar da hemen dediğini yaptılar. Bunun üzerine bize öyle bol yağmur yağdı ki, otlar yeşerdi, develer yağdan çatlarcasına semizleşti. Bundan dolayı o yıla; “çatlama yılı” denildi.”
(İbni Cevzi elVefa(1534) Darimi(1/56) Suyuti Hasais(2/280) Nebhani Huccetullah(s.1090) Zürkani Şerhul Mevahib(8/801) Zübeydi Tacul Arus(13/388) İbni Esir Nihaye(3/409) Behcetül Mehafil(2/129) Aliyyul Kari Mirkat(10/290) Mişkatul Mesabih(5950) Mevahibul Leduniye(2/365) Cem’ül Fevaid(2086) Şevahidul Hak(s.160) İbni Teymiye Ziyaretil Kubur(s.32) İbni Merzuk Beraatul Eşari(s.357) Gımari İrgam(s.24) İsmail Bin Mahfuz Mesaf(s.187) Elbani Tevessul(s.178)

Elbani, bu rivayetin zayıf olduğuna üç sebeb öne sürüyor;
“1- Ravilerden Said Bin Zeyd’de zayıflık vardır. İbni Hacer Takrib’de onun hakkında; “Saduktur, vehimleri vardır” derken, Zehebi Mizan’da; “Yahya Bin Said onun hakkında zayıf dedi, Sa’di; “huccet değildir, hadisini zayıf sayarlar”, Nesai; “O kavi değildir”, Ahmed; “onda beis yok” dediler. Yahya Bin Said Onu makbul görmezdi” der. (Burada şunu belirtelim ki; Saduk tabiri, İbnu Salah’a göre 2. mertebede, İbni Hacer’in tasnifine göre 4.mertebede, “Vehimleri vardır” tabiri ise; İbnu Salah’a göre 3. mertebede, İbnu Hacer’e göre 5. mertebede ta’dil lafızlarındandır! Bu ifade raviyi güvenilir’likten düşürmez.(bkz.; İbnu Salah Ulumil Hadis(s.110) Tedribur Ravi(s.332) Talat Koçyiğit Hadis Terimleri Sözlüğü(s.408) Abdullah Aydınlı Hadis Istılahları(s.88, 132) Mucteba Uğur Hadis Terimleri Sözlüğü(s.199, 333)
“Beis yoktur” terimi; ta’dil lafızlarındandır. İbni Ebi Hatem’in tertibine göre 2.mertebe, Zehebi’ye göre 3. mertebe, İbni Hacer’e göre 4. mertebeye delalet eder. (Tedribur Ravi(s.234) Talat Koçyiğit A.g.e.(s.244) Yahya Bin Main, bu terimi; “süka= güvenilir” manasında kullanır. Nitekim kendisi der ki; “Benim, hakkında “beis yoktur” dediğim kimse güvenilirdir.” (İbni Main Tarih(1/112, 4/376) İbni Sad Tabakat(2/10, 5/148)

2- Bu mevkuf bir haberdir. Aişe radıyallahu anha’nın sözüdür. Şayet sahih olsaydı bile huccet olamazdı. Zira onun bazı sahabilerin – hata ve isabetin imkân dâhilinde olduğu – ictihadi görüşlerinden olması muhtemeldir. O görüşler bizi bağlamaz, biz onlarla amel etmek mecburiyetinde değiliz.

3- Arim diye bilinen Ebun Nu’man Muhammed Bin el Fadl, güvenilir bir ravi olsa da, ömrünün sonunda ihtilata uğramıştır. Bu haberi Darimi’nin ihtilat öncesi mi, sonrası mı Arîmden dinlediği bilinmemektedir.” (Elbani Tevessul(s.140-141, Tercemesi s.178-179)

Said Bin Zeyd, Yahya Bin Said, Ebu Hatem, Nesai, İbni Main, Ahmed bin Şuayb, Cuzecani, Bezzar ve Darekutni tarafından farklı terimler ile zayıf olduğu söylenmiştir. Ebu Hatem, es Sa’dî ve Cuzecani; “Hadisiyle huccet getirilmez” der.
Ancak, O’nu Buhari, Icli, Ebu Cafer ed Darimi, Ahmed Bin Hanbel, Ebu Züra, İbni Hibban ve başkaları; “güvenilir”, “saduk”, “hafız” gibi terimler ile tevsik etmişlerdir.
(Mizzi Tehzibul Kemal(10/441 no;2276) Baci Tadil ve Tecrih(3/1078) Hakim Tesmiye(1/122 no;552) Zehebi Men Tekelleme Fih(1/85 no;128) Buhari Tarih(3/472 no;1576) Buhari Tarihu Sağir(2/166) Takrib(1/236 no;2312) elKaşif(1/436 no;1889) Cuzecani Ahvalir Rical(1/114 no;183) İbni Ebi Hatem Cerh ve Tadil(4/21 no;87) Ahmed Bin Hanbel Kitabu Bahrud Dem(1/172) Ahmed Bin Hanbel Sualatı Ebu Davud(s.338) Icli Marifetus Sükat(1/399 no;590) Zehebi elMuğni(1/260 no;2394) İbni Cevzi Duafa(1/319 no;1395) Mizan(3/203 no;3188) Lisanul Mizan(7/229 no;3098) İbni Adiy Kamil(3/377 no;806) Nesai Duafa(1/53 no;275) Ukayli Duafa(2/105) Yahya Bin Main Tarih(2/199,) Osman edDarimi Tarihu İbni Main(4/184 no;3851) Tehzibut Tehzib(2/304)

Said bin Zeyd’in rivayeti ile delil getirilemez. Ancak Elbani’nin çelişkisi, senedinde Said Bin Zeyd’in de bulunduğu bir hadis hakkında şunları söylemesidir; “Hadisin isnadı hasendir. Ravilerinden hepsi de güvenilirdir. Said Bin Zeyd hakkında söz söylenmiştir ama bu, onun hadisini hasen derecesinden aşağı düşürmez. İbnul Kayyım da hadisin isnadının ceyyid olduğunu söylemiştir.” (Elbani İrvaul Galil(5/338)
Fakat onun kastettiği, mezkûr rivayetin başka bir tarik ile desteklenmiş olmasıysa, o başka.
Elbani’nin rivayeti ret gerekçelerinden birisi de isnadda Arim diye bilinen Ebun Numan Bin Fadl es Sedusi’nin bulunuyor olması idi. O, güvenilir bir ravi olup, ömrünün sonunda ihtilat ve tegayyüre maruz kalmıştı. İbnu Salah; Buhari ve Zühli gibi muhaddislerin, Arim’den aldıkları rivayetlerin ihtilat öncesine ait olması gerektiğini söyler. (İbnu Salah Ulumil Hadis(s.356) Tehzib(9/358)
Hafız Iraki, Müslim’in, Darimi vasıtasıyla Arim’den aldığı rivayetlerin ihtilatten önce olduğunu belirtir. (Iraki Takyid(s.462)
Zehebi, İbni Hibban’ın; “Arim, ömrünün sonunda ihtilata uğradı ve ne rivayet ettiğini bilmeyecek kadar tegayyüre maruz kaldı. Bundan dolayı da rivayetleri içinde çok sayıda münker hadis vardır…” şeklindeki sözlerini şöyle reddeder; “İbni Hibban, ravi Arim için hiçbir münker hadis gösterememiştir. Peki nerede kaldı onun iddiası?” (Zehebi Mizan(6/298) Leknevi erRa’fu vetTekmil(s.279)
Zehebi Ruvvatüs Sükatil Mutekellim’de der ki; “Arim güvenilirdir, hüccettir. Sonradan ihtilata uğradı ise de bunda zarar yoktur. Zira ihtilattan sonra söyledikleri bilinmiştir.” (Zehebi Ruvvatus Sukatil Mutekellim(1/162)
Darakutni ise; “Arim’in ihtilatından sonra münker bir hadisi ortaya çıkmamıştır, o güvenilir bir ravidir” demiştir. (Zehebi Mizan(6/298) Tehzibut Tehzib(9/358) Kitabul Muhtelitin(1/117) Zehebi Tezkiratul Huffaz(1/301) Ebu Abdullah esSalihi Tabakat(2/35)
El A’lai de, İbni Hibban’ın, Arim hakkındaki sözlerine şöyle itiraz eder; “…bu haddi aşmak ve aşırı gitmektir! Buhari, Ahmed Bin Hanbel, Abd Bin Humeyd ve bir çok insan Arim’den hadis rivayet etmiş, Muslim onunla huccet getirmiştir. Darekutni’nin; “İhtilatından sonra Arim’in münker hadisi çıkmamıştır. O güvenilirdir” demesi, ibni Hibban’ın sözünü reddetmektedir.” (elAlai Kitabul Muhtelitin(1/117)
Sonuçta rivayet, Said Bin Zeyd sebebiyle zayıftır.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: TEVESSÜL’Ü KUR’AN VE SÜNNETTEN DELİLLERİ
Ravzayı Şerif İle Tevessul
1_

İbnus Sem’ani, Delail’de; Ebubekr Hibetullah Bin el Ferec(güvenilir bir ravidir. Es Sem’ani Et Tahbir Fil Mu’cemil Kebir(2/364) – Ebul Kasım Yusuf Bin Muhammed Bin Yusuf el Hatib (Hatibul Bağdadi Tarihu Bağdat(14/327) – Ebul Kasım Abdurrahman Bin Ömer Bin Temim el Mueddib – Ali Bin İbrahim Bin Allan – Ali Bin Muhammed Bin Ali – Ahmed Bin el Heysem et Tai – babasından – dedesinden – Seleme Bin Kuheyl – Ebu Sadık – Ali Bin Ebi Talib radıyallahu anh senedi ile rivayet ediyor;

“Biz Rasulullah (s.a.v.)’i kabri şerifine koyduktan sonra yanımıza bir bedevi geldi. Kendisini kabre atarak toprağından başına saçmaya başladı ve şöyle dedi;
“Ya Rasulullah! Sen söyledin, biz de işittik. Sen Allah’tan alıp anlattın, biz de senden öğrendik. Allah sana indirdiği ayette şöyle buyurdu;
“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasul de onlar için istiğfar etseydi, Allah’ı çok fazla affedici ve esirgeyici bulurlardı.” (Nisa; 64)
Ben de nefsime zulmettim ve sana geldim. Benim için bağışlanma dile!”
Bunun akabinde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kabrinden; “Şüphesiz sen bağışlandın!” diye bir nida geldi.”
(Tefsiru Kurtubi(5/265-266) Tefsiru Nesefi(1/340) Suyuti elHavi Lil Fetavi(2/315) Suyuti Tenvirul Halek(s.31) Nebhani Huccetullah(2/1061) Şevahidul Hak(s.161) Futuhatur Rabbaniye(5/39)

Ebu Sadık, Ali Radıyallahu anh’den işitmemiş olup, mursel olarak rivayet etmiştir. (Zehebi elMuğni(7533) Mizan(7/382) Lisan(7/469) İbni Ebu Hatem Cerh ve Tadil(8/199 no;875) Tehzibut Tehzib(12/143) Takrib(1/649) Zehebi Kaşif(2/435) Tehzibul Kemal(33/412)
Hakkında cerhte bulunanlar da vardır. Bazı muhaddisler Ali r.a.’den rivayet ettiğini söylerken, işittiğini tasrih etmemişlerdir. (Zehebi ElMuktena Fi Serdil Kuna(1/311 no; 3104) İbni Hibban Sukat(5/41 no; 3753) Hatibul Bağdadi Tarihu Bağdat(14/363)
Hadisin isnadı meçhuller zinciri olup, asla delil olamaz.
Birisi, «Allah Rasûlu’nun (s.a.v.)inkabrine gelip benim için istiğfarda bulunmasını ve Allah katında bana şefaat etmesini istesem bu caiz olur mu?» şeklinde bir soru yöneltse verilecek cevap «Caiz değildir.» olacaktır.
Bunun üzerine «Allah şöyle buyurmuyor mu?» diyerek Şu aşağıdaki âyeti okusa:
«Nefislerine zulmettiklerinde sana gelip Allah’tan bağışlanma dileselerdi Rasûl de onlar için bağışlanma dileseydi Allah’ı, tevbeleri çokça kabul eden, merhametli bulacaklardı.» (Nisâ, 4/64)
Ona, «Evet. Allah böyle söylüyor. Ancak dikkat edilirse (zulmettiklerinde) diyor.
Buradaki (iz) Arapçada geçmiş zaman zarfıdır. (İz) yerine gelecek zaman bildiren (iza) zarfı kullanılsaydı, anlam (zulmederlerse) olacaktı ki bu durumda Allah Rasûlu’nun (s.a.v.)in vefatından sonrası için de bağışlanma isteme söz konusu olabilecekti.
Ancak (iz) kullanılmak suretiyle bağışlanma isteği Allah Rasûlu’nun (s.a.v.) yaşadığı dönem ile sınırlanmış olmaktadır.

Ayrıca Allah Rasûlu’nün belirttiği gibi "şu üç şey haricinde ölmüş kimsenin amel defteri kapanır. Sadaka-i Cariye, faydanılan ilim ve kendisine duâ eden salih bir evlât."
Dolayısıyla ölmüş bir kimsenin başkası için bağışlanma talebinde bulunması mümkün değildir. Kaldı ki amel defteri kapanmış olduğundan kendisi için bile bağışlanma isteyemez.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: TEVESSÜL’Ü KUR’AN VE SÜNNETTEN DELİLLERİ
Kabr-i Şerif Yanında Salat-u Selam
2_

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den merfuan;
“Kim kabrimin yanında bana salât getirirse, onu bana tebliğ etmek üzere bir melek gönderilir, onun dünya ve ahiret işi görülür. Ben kıyamet gününde onun için şahit ve şefaatçi olurum.”
(Kadı Iyaz Şifa(2/63 tercemesi; s.487) Suyuti Menahilus Safa(s.70) Dürrül Mensur(1/570) Camius Sağir(8812) Feyzul Kadir(6/170) İbni Suyuti Şerhu Suneni Nesai(4/110) Mizanul İtidal(6/328) Leknevi er Raf’u vet Tekmil(s.151) İbni Cevzi el Vefa(1554) Zübeydi İthaf(3/289) İbni Adiy Kamil(6/351) Beyhaki Şuabul İman(1583,4156) Tefsiru İbni Kesir(3/516) Ebuş Şeyh Kitabus Salati Alen Nebi İbni Kayyım Cilaul Efham(s.46,54) Elbani Daife(203) İbni Şem’un Emali(2/193) Hatib Tarihu Bağdat(3/291) İbni Asakir(56/302) Suyuti Lealiul Masnua(1/146) Beyhaki Hayatul Enbiya(s.104 no;18) Mişkat(934) Tergib(1665) Ukayli Duafa(4/136) İsmail Bin Mahfuz Mesaf(s.425) Nevafihul Atira(2210) Suyuti Hasais(2/489, tercemesi; 2/550) Mevahibu Leduniye(2/184) Azimabadi Avnul Mabud(6/21-22)

Ukayli; “A’meş’ten aslı yoktur, mahfuz değildir. İsnadındaki İbni Mervanı destekleyen olmamıştır.”der. Muaviye bin Mervan es-Suddi yalancı bir ravidir.
İbni Hacer, Ebuş Şeyh’in Savab’ından bunu nakletti ve isnadı ceyyiddir dedi. (Fethul Bari(6/488)
İbni Teymiye de bu hadis hakkında; “leyyin” demiştir. (İbni Teymiye Fetaval Kubra(4/361)

Ebuş Şeyh’in isnadı şöyle; Abdurrahman Bin Ahmed el A’rec – Hasen Bin es Sabbah – Ebu Muaviye – A’meş – Ebu Salih – Ebu Hüreyre radıyallahu anh.
Elbani der ki; “Bu senedde el A’rec dışındaki bütün ravileri maruf ve güvenilirdir. Zahir şu ki, el A’rac; Kadı Abdurrahman Bin Ahmed et Taberi’dir. Ebuş Şeyh, ondan iki hadis yazmış (Ebuş Şeyh Tabakatul Muhaddisiyne Bi Esbehan(3/541 bkz.;3/13), cerh ve ta’dil olarak bir şey zikretmemiştir. O mechuldür. İbni Hacer Fethul Bari’de senedi ceyyiddir der. Bu kabul edilemez.” (Elbani Daife(1/240)
Elbani, Ebu Salih Abdurrahman Bin Ahmed el A’rec’in, Kadı Abdurrahman olduğunu zannetmekle hata etmiştir.
Ebuş Şeyh, onun tercemesini Abdurrahman Bin Ahmed ez Zuhri maddesinde verir ve Künyesinin Ebu Salih olduğunu, h.300 yılında vefat ettiğini kaydeder. Ondan dört rivayeti vardır. (Ebuş Şeyh Tabakatul Muhaddisiyn (3/13, 122, 541)
Ebu Nuaym da Hilye’de Ebu Ahmed Muhammed Bin Ahmed Bin İbrahim tarikiyle ve Ahbaru İsbehan’da O’ndan rivayet etmiştir. (Ebu Nuaym Hilyetul Evliya(6/373) Ahbaru İsbehan(1/292, 2/113)
Ayrıca Ebu Tahir es Silefi’nin Mu’cemus Sefer’deki rivayetine göre, el Hasen Bin Abdullah Bin Said en Nahvî de Ebu Salih’ten rivayette bulunmuştur. (Ebu Tahir es Silefi Mucemus Sefer(s.377 no;1271)
Sonuçta mezkûr ravi mestur (meçhulul hal) olmaktan kurtulmamıştır.
Daha sonra Elbani, İbnu Abdilhadi’den naklen; “Ebu Muaviye; - ki o; Muhammed Bin Mervan es Suddi'dir - Bu rivayette teferrud etti” diyor. Zira bu hadisi Beyhaki, Şuabul İman’da İbni Mervan(Ebu Abdurrahman) ile A’meş’e ulaştırmıştır. Ebuş Şeyh’in isnadı ise; Ebu Muaviye ile A’meş’e ulaşır.
Ebu Muaviye; el A’meş’ten rivayette bulunanların en sağlamlarından, güvenilir, mutkin bir ravi olan Muhammed Bin Hazim ed Darir’in lakabı olup, meşhurdur. (Buhari Tarih(1/74) Suyuti Tabakatul Huffaz(1/128-129) İbni Ebi Hatem Cerh ve Tadil(7/246-247) İbni Hibban Meşahirul Ulema(1/172) Sükat(7/441) Lisanul Mizan(7/356) Takribut Tehzib(1/475) Ricalu Müslim(2/176) Zehebi Kaşif(2/167) Zikru Esmait Tabiin(1/322) Kuna vel Esma(1/759) Tabakatul Müdellisin(1/36)
Muhammed Bin Mervan’ın künyesi ise, - Beyhaki’nin iki tarikten rivayetinin birinde belirttiği gibi; - “Ebu Abdurrahman” dır. (Beyhaki Hayatul Enbiya(s.104) Şuabul İman(no;1583)
Ayrıca Hasen Bin Muhammed es Sabbah’ın, Muhammed Bin Mervan’dan rivayeti olmayıp, Ebu Muaviye ed Darir’den rivayeti vardır. (Mizzi Tehzibul Kemal(6/311) İbni Asakir Tarihu Dımeşk(42/273, 55/255)
Dolayısıyla Ebu Abdurrahman Muhammed Bin Mervan es Süddi ile Ebu Muaviye aynı kişi değildir.
Lakin bu rivayet de, mutabaat için kullanılamaz. Zira bu rivayette sadece “Kim kabrimin yanında bana salât getirirse, onu bana tebliğ etmek üzere bir melek gönderilir.” (Fethul Bari(6/488) Teymiye Mecmuul Fetava(s.319) İbni Teymiye Fetaval Kubra(4/361) Sehavi Kavlul Bedi(s.116) Ebu Bekr El Hısni Def’u Şebeh(s.96)
Lafzıyla zikredilmiş olup, “Dünya ve ahiret işleri görülür” kısmı sadece kezzab ravi Suddi yoluyla geldiği için münkerdir, uydurmadır.

Ayrıca hadis-i şerifte zikredilen :
"Allah'ın yeryüzünde dolaşan melekleri bulunmaktadır. Ümmetimin selamlarını bana ulaştırırlar"
( Sahih Hadis ; Ahmed b. Hanbel : 1/ 387; Nesai ,1283; Darimi, 2816; İbn Hibban "elMusnedu's- Sahih" (el-ihsan No 914) ve diğerleri Abdullah b Mes'ud r.a.'den. el-Elbani, Sahihu'l Cami'i's-Sağir (No 2174); Mişkatu'l-Mesabih Tahkiki (924); et-Tevessul(s.64); el-Ayatu'l-Beyyinat (s. 80); Sahihu Maverdi'z-Zam'an(No 2031).

1. Rasulullah'ın kabrinde bilinen manada canlı ve diri olduğu şu ayet-i kerimeyle çelişmekte ve aykırılık arzetmektedir :
"Sen elbette öleceksin, onlar da elbette öleceklerdir." (Zumer 30)
"Ey Muhammed! Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, sen ölürsün de onlar baki kalır mı? Senin ölmenle rahata kavuşacaklarını mı sanıyorlar?" (Enbiya 34)

"Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz olarak verilecektir. " (Al-i İmran 185)

2. Peygamber kabrinde, ruhun bedende bulunması, bedeni idare etmesi, ruhla beraberken bedenin yemeye, içmeye , giyinmeye, evlenmeye vs. şeylere ihtiyaç duyması şeklinde alışılagelmiş biçimde dünyevi diriliğe sahip değildir. Aksine kabirde berzah hayatına sahiptir. Ruhu da refik-i a'la 'dadır. (Buhari 4437, 4440,5674 ,6348,6510; ve Muslim 2191,2444/85,87 : Aişe r.a.nha'dan)
Diğer peygamberlerin durumu da aynıdır. ( İsra hadisi. Buhari 3207, 3887 ve Muslim 164: Enes, Malik ve Malik b. Sa'sa r.a.'dan)
Ruhlar berzahta bulıundukları yer bakımından çok farklı derecelere sahiptir. Ana karnında bulunan ceninin hayatı ile dünya hayatı ve ahiret hayatı birbiriyle kıyaslanamadığı gibi aynı şekilde dünya hayatı ile berzah hayatı arasında da kıyas yapılamaz. Bir hayat türünün diğer bir hayat türüyle kıyaslanması gerçersiz ve batıldır.


3. Peygamber (s.a.v) dilekte bulunanın isteğini duyabilecek ve duasına karşılık verebilecek şekilde diri olmuş olsaydı, imani kurallar çerçevesinde ashabına fetva verir ve ashabını sıkıntıya sokan birçok meselede ümmetini rahatlatırdı.
Nasıl olur da ashabının görüş ayrılıklarını, savaşa varan anlaşmazlıklarını görür de cevapsız ve çözümsüz bırakır?
Nasıl olur da anlaşmazlıkla r ve çekişmeler meydana gelirken hiç kimse Peygamberin kabrine gitmez de ondan yardım etmesini ve yol göstermesini istemez ?
İddia ettikleri gibi Rasulullah kabrinde diri değil mi ?

Ömer r.a. Buharinin rivayet ettiğine göre şöyle demiştir :
"Dedenin ve kelalenin (ölüp geridebaba ya da oğul bırakmayan kimse) mirası ile faizle ilgili bazı hususları Peygamber (s.a.v.)'e sormuş olmayı temenni ederdim."
(Sahih hadis: Buhari 5588 ve Muslim 3032/32-33. Abdullah b. Ömer r.a.'dan)
Ashab-ı kirama ne oluyor ki Peygamber yanı başlarında canlı(!) duruyorken gidip Abbas r.a.'ın duasını vesile kılarak yağmur dileğinde bulunuyorlar !?
Niçin peygambere gidip ondan yağmur yağması için yardım dilemiyorlar?
Tüm bunlar, ileri sürülen iddianın batıl ve asılsız olduğunun apaçık belgesidir.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: TEVESSÜL’Ü KUR’AN VE SÜNNETTEN DELİLLERİ
müşrik sofilerin ibn kesir'in sözlerini tahrifi

İbn Kesir 6/324'de geçen şu: "Halid b. Velid, Müseyleme ordusu üzerine saldırdı, çemberi yardı. Müseyleme, dağlara doğru gitti. Müseyleme'yi gözetlemeye başladı ki, yanma yaklaşsın da onu öldürsün. Sonra geri dönüp iki saf arasında mübareze çağrısında bulunup şöyle dedi:

- Ben Velid'in oğlu Ud'um. Ben, Amir ve Zeyd'in oğluyum. Böyle dedikten sonra müslümanların parolasını söyledi.
O gün Müslümanların parolası "Ya Muhammed" idi. Haîid, mübareze için karşısına çıkan herkesi öldürdü."

Burada himmet, medet vs. kelimelere rastlayan var mı ?

Paraola, arabların savaşta kullandıkları bir yöntemdi. Parola söylendiğinde savaş başlamış demektir yada savaş kızışmıştır insanları harekete geçirmek için söylenir.

Bedir ve Uhud savaşlarındaki parolalardan biri de "emit=öldür" idi. -Haşa- Sahabe soyut bir şeyden yardım isteyecek kadar angut muydu ?


***Müslümanların Bedir Savaşında Parolaları

Bedir savaşında Muhacirlerin parolası "Yâ Benî Abdurrahman!",

Hazrecîlerin parolası "Yâ Benî Abdullah!",

Evsîlerin parolası "Yâ Benî Ubeydullah!", (Vâkıdî, c. 1, s. 71-72, İbn Sa'd, t 2, s. 14, Beyhakî, c. 3, s. 70, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 274)

Müslümanların genel parolaları da "Yâ Mansur! Emit!" (Vâkıdî, c. 1. s. 71-72, İbn Sa'd, c. 2, s. 14, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 1 , s. 378) veya "Ehad! Ehad!" idi. (İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 287, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 274, Diyarbekrî, c. 1, s. 378.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/314)

***İslâm Mücahidlerinin Uhud Savaşındaki Parolaları


Uhud savaşında Müslümanlar arasındaki parolalar: "Emit!=Öldür! Emit=Öldür!" sözleri idi. (İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 72, Vâkıdî, Megâzî , c. 1, s. 234, Belâzurî, Ensâbu'l-eş'âf, c. 1 , s. 317, İbn Hazım, Cevâmiu's-sîre, s. 160.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/135.)

*** Ferve b. Husayn b. Fedâle adlarında dokuz kişilik bir cemaat gelip Müslüman oldular ve Medine'ye yerleştiler.

Bunlar, Medine'ye gelip yerleşen ilk muhacirlerden idiler.

Peygamberimiz Aleyhisselam, bu Abs oğullarına:

"Bana sizi 10'a dolduracak bir adam daha bulun da, sizin için sancak bağlayayım?" buyurdu.

Talha b. Ubeydullah aralarına girince, Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara bir sancak bağladı. Savaşlarda parolalarını da "Yâ Aşere!=Ey Onlar!" olarak belirledi. ( Ibn Sa'd. Tabakâtü'l-kübrâ. c. 1. s. 295-296)
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.