![[Resim: 11.jpg]](http://www.reyhanikitapmarket.com/resimler/haberler/11.jpg)
Tasavvuf, nasıl şanı yüksek bir yol ise, tasavvuf ehlinin şanı da o derce yüksektir. İnsanları Allah-u Zülcelal’in yoluna ve Peygamber Efendimiz -sav-’in sünnetine uymaktan geri bırakan sebep, nefsin çirkin sıfatlarıdır. Nefsin bu çirkin sıfatları değişince, Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini, Peygamber Efendimiz -sav-’in sünnetini yaşamakta o nisbette kolay olur.
Tasavvuf, Kur’an ve sünnetin yolu olduğu için, tasavvuf ehli şeref sahibi kimseler Kur’an ve sünnetin dışında hiçbir şeye iltifat etmezler. Ebu Osman Mağribi (rh.a) şöyle demiştir:
“Tasavvuf ehli, kalbinde Allah-u Zülcelal’den başka hiçbir şeyi bulundurmayan, sadece Allah’ı seven, daima O’na yakın olmayı arzulayan, Rabbine kavuşma arzusunun şiddetinden kalbindeki bütün dünyevi isteklerin silinip gittiği kimsedir.”
Cüneyd-i Bağdadi (rh.a) şöyle demiştir:
“Tasavvuf ehli, içine her türlü pislik atıldığı halde ondan hep güzel şeyler çıkan toprak gibidir. Bulut gibidir; herkesi gölgelendirir. Yağmur gibidir; herkes ondan istifade eder.”
Ariflerin birisine:
“Kiminle arkadaşlık yapayım?” diye sorulunca şöyle demiştir:
“Tasavvuf ehli ile arkadaşlık et. Çünkü onlar yaptığın hatalar için seni mazur görecek bir özür kapısı bulurlar. Yapacağın işler içinde kibir ve ucuba düşmemen içinde seni övüp yükseltmezler.”
Tasavvuf ehli, Peygamber Efendimiz -sav-’in manevi yolunda yürüyebilmek için kalbiyle, ruhuyla mücadele eden kimselerdir. Rivayet edilmiştir ki:
“Ebu Yezidi Bestami (rh.a) zamanında zühd ve takvası ile meşhur bir zat vardı. İnsanlar onu ziyarete gidiyorlardı. Ebu Yezid-i Bestami bir gün yanında bulunanlara:
“Kalkın filan zatı ziyarete gidelim” dedi. O zatın bulunduğu yere vardıklarında, adam evinden çıkmış mescide doğru gidiyordu. Yolda kıble tarafına tükürdü. Bunu gören Ebu Yezid-i Bestami:
“Haydi geri dönelim” diyerek adama selam bile vermeden geri döndü ve dedi ki:
“Bu adam Peygamber Efendimiz -sav-’in edeplerinden birini bile koruyamazken, nasıl olur da evliyaullaha ait olan hal ve ilimleri muhafaza ettiğini iddia edebilir?”
Şimdi Ebu Yezid-i Bestami böyle iken ona ve onun gibi olanların yoluna düşmanlık etmek, itibar göstermemek yanlış değil midir? Allah-u Zülcelal’in yolunun üzerinde böyle titiz olan kimseleri sevmemek ve onların yoluna uymamak, büyük bir cehalet değil midir? Halbuki Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
وَالَّذينَ جَاهَدُوا فينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَاِنَّ اللّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنينَ
“Bize itaat uğrunda mücadele edenlere gelince; muhakkak biz onları bize gelen yollarımıza ulaştırırız. Şüphesiz, Allah iyilik sahipleri ile beraberdir.” (Ankebut; 69)
Buraya kadar yazılanlardan maksat, küçük bir katre kadar da olsa Tasavvuf’un ve tasavvuf ehlinin nasıl olduğunu anlatmaktır. Çünkü maalesef günümüzde bir kısım insanlar tasavvufu bilmedikleri için, bir kısmı da gerçeği bildikleri halde inatları yüzünden tasavvufa ve tasavvuf ehline düşmanlık etmekte ve fırsat buldukça kötülemeye çalışmaktadır.
İnşallah, Allah-u Zülcelal’in rızasına giden yolu ararken bilmeden yanlış fikirlerin içine düşen kimseler, bu kitapta doğruları gördükten sonra bu düşmanlıklarından vazgeçeceklerdir. Ama inatçılıklarıyüzünden veya bir takım menfaatlerden dolayı, tasavvufa düşmanlık edenlere, ciltler dolusu kitaplar yazılsa yine de fayda vermez.
Tabiki, Tasavvuf’un ve tasavvuf ehlinin kötülenmesi sadece günümüze ait bir olay değildir. Önceki dönemlerde de bir kısım cahil kimseler bu işi yapmışlardır.
Rivayet edildiğine göre bazı dar görüşlü kimseler, bir kısım tasavvuf ehlini zındıklıkla itham ederek zamanın halifesine şikayet ediyorlardı. Halife onların hakkında hiçbir araştırma yapmadan boyunlarının vurulmasını emretti. Halifenin hükmünü yerine getirecek olan cellat, bu kimselerin yanına gelince herbiri önce kendi başının vurulması için öne çıkmaya çalıştı. Cellat bu duruma çok şaşırdı ve dedi ki:
“Ne için acele ettiğinizi biliyor musunuz?” İçlerinden Hasan-ı Nuri (rh.a) dedi ki:
“Evet, biliyorum. Arkadaşlarımın benden daha fazla yaşaması için, onların hayatını kendi hayatıma tercih ediyorum.” Yukarıdan bu durumu seyreden halife onların bu fedakarlıklarına şaşırdı. Orada bulunan zamanın kadısı dedi ki:
“Efendim! Siz bu zatların hakkında bir araştırma yapmadan boyunlarının vurulmasını emrettiniz. Müsaade ederseniz ben onlara birkaç tane ağır soru sorayım, hataları açığa çıksın sonra boyunlarını vurdurun.” Halife kendisine müsaade edince, o zatları huzuruna çağırıp içlerinden bir kişiyi sözcü olarak seçmelerini istedi. Onlar da Hasan-ı Nuri’yi seçtiler. Kadı ona çok zor fıkıh konuları sordu. Her soruyu sorduğunda, Hasan-ı Nuri bir müddet susuyor, önce sağına, sonra soluna bakıyor ve başını önüne eğerek biraz bekledikten sonra cevap veriyor ve şöyle devam ediyordu:
“Allah-u Zülcelal’in öyle kulları vardır ki, oturdukları zaman hak ile, söyledikleri zaman hak iledir.”
En sonunda kadı ağlayarak, şöyle sordu:
“Sana soru sorduğumda önce sağına, sonra soluna bakıyor ve başını önüne eğip bir müddet sonra cevap veriyordun. Bunun sebebi nedir?” Hasan-ı Nuri dedi ki:
“Sorularınızın cevabını önce sağ tarafımdaki meleğe soruyordum, “bilmiyorum” deyince; sol tarafımdaki meleğe soruyordum. O’da ‘bilmiyorum’ deyince; kalbime, kalbimden de Allah-u Zülcelal’e soruyordum. Kalbim bana cevap veriyor, bende size söylüyordum.”
Bunun üzerine kadı halifeye dönerek:
“Eğer bu zatlarda zındık ise, yeryüzünde bir tek müslüman yoktur.” dedi. Halife hatasını anladı, onlardan özür dileyip bir çok iltifat ve ikramda bulundu.
Ariflerden birisi şöyle demiştir:
“Kim söz ve fiillerinde sünnete göre hareket ederse, o hikmetle konuşur. Kim söz ve fiillerinde heva ve hevesine göre hareket ederse, o bid’atla konuşur.”
Sünnet; Tasavvuf’un yoludur. O yola giren, nefsinin heva ve hevesine gem vurmuş olur.
Burada bir konuya daha açıklık getirmek itiyorum.
Toplumun içinde bazı kimseler, cahil oldukları için veya kasten; tasavvuf ehli olanların devlete ve diğer insanlara zarar vermeye çalıştıklarını söylüyorlar.
Onların bu sözleri tasavvuf ehline karşı yapılmış çok büyük bir iftiradır.
İster devletin olsun, ister başka kimselerin olsun, hakkını çiğnemek dinen caiz değildir. Dinen caiz olmadığı için tasavvuf ehli hiçbir zaman böyle haksızlıkları kendileri yapmadıkları gibi, başkalarınında, başka kimselerin haklarını çiğnemelerine müsaade etmezler.
Oysa tasavvuf ehli çok şefkat ve merhametlidirler. İbadet yapan kimselere karşı nasıl şefkat ve merhametli iseler, aynı şekilde ibadet yapmayan kimselere karşı da şefkat ve merhametlidirler. Örneğin:
“Bir adam öyle içki içmişti ki, ayakta duramıyor ve yerlerde sürünüyordu. Yüzü gözü hep çamur olmuştu. Oradan geçen İbrahim bin Ethem (rh.a) mendilini çıkarıp adamın ağzındaki çamurlarını silerken, bir yandan da:
“Yazık bu ağıza ki, bu pislik girmiş.” diyordu. Adam bir müddet sonra kendine gelince ona dediler ki:
“Mendili ile ağzındaki çamurları silen adamı tanımıyor musun?” O’da:
“Kim sildi?” diye sordu. Ona:
“İbrahim bin Ethem’dir.” dediler. Adam, İbrahim bin Ethem’in peşine düşüp onu buldu. İbrahim bin Ethem’in gösterdiği şefkat ve merhamet, o sarhoş olan kişinin hidayet-ine sebep oldu.
Yine Maruf-u Kerhi (rh.a) talebeleri ile beraber Dicle nehrinin kenarında bir hurma bahçesinde oturuyorlardı. Nehrin yukarısından bir kayık geldiğini gördüler. Kayığın içinde birkaç kişi saz çalıp içki içerek eğleniyorlardı.
Talebeleri Maruf-u Kerhi’ye dediler ki:
“Efendim bir dua edin de, Allah-u Zülcelal bunları bu nehirde boğsun ve insanlar onların zararlarından kurtulsunlar.” Maruf-u Kerhi dedi ki:
“Ya Rabbi! Sen bu kullarını dünyada neşelendirdiğin gibi ahirette de neşelendir.” Talebeleri onun duasını anlayamadılar. O içki içenler Maruf-u Kerhi’nin bu sözlerini duyunca pişman oldular. Sazları kırdılar, içkilerini döktüler ve tövbe ettiler.
Maruf-u Kerhi buyurdu ki:
“Herkesin istediği oldu, ne insanlar onlardan rahatsız oldular ne de onlar suda boğuldular”
Tabi Maruf-u Kerhi Hazretleri; “Ya Rabbi! Sen bu kullarını dünyada neşelendirdiğin gibi ahirette de neşelendir.” diye dua ederek o kimselerin dünyada güzellikle neşelendiği gibi ahirettede güzellikle neşelenmelerini murad etmiştir.
İşte bütün bunlara bakarak tasavvuf ehli ne devletin, ne de başka insanların haklarını çiğneyip zarar vermemiştir, bundan sonrada vermeyecektir. Çünkü tasavvuf ehli, Peygamber Efendimiz -sav-’in izindedir.
Peygamber Efendimiz -sav- Kureyşli’lerin kendisine bir çok eziyet yapmaları üzerine Taif’e gitmişti. Orada da taşladılar. Geriye dönüp Taif’in dışına çıktığı zaman, Allah-u Zülcelal bir meleği onun yanına göndermişti. Melek:
“Ya Resulallah! Allah-u Zülcelal beni gönderdi ki eğer istersen şu iki dağı kavminin başına geçireyim.” dedi. Ama Peygamber Efendimiz -sav-:
“Hayır, Ben Allah’ın bunların soyundan yalnız Allah’a ibadet eden, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan bir nesil meydana çıkarmasını temenni ediyorum.” dedi.
Uhud savaşında da müşrikler, mübarek dişini kırıp yüzünü yaraladıkları halde, Peygamber Efendimiz -sav- şöyle dua ediyordu:
“Ya Rabbi! Kavmime doğru yolu göster. Çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.”(Buhari, Müslim)
İşte tasavvuf ehli de Peygamber Efendimiz -sav- izinde olduğu için daima herkese karşı şefkat ve merhametle yaklaşır ve daima menfaatli olmaya gayret gösterir.
Yani tasavvuf ve tasavvuf ehli hakkında ne kadar yazarsak yazalım bitiremeyiz. Allah-u Zülcelal’in rızasını ararken yanlışlıkla bu kötü fikirlerin peşine takılmış olan kimselerin doğruyu görmeleri için bu kadarı yeterlidir. Unutmamak lazımdır ki:
“Allah kendine dönenleri hidayete ulaştırır.” (Şuara; 13)
Tasavvuf bir deniz tasavvuf ehli de balığa benzer. Denizi anlatmaya zaten gerek yoktur. Balık ise, aslında tuzlu olduğundan onu kızartırken tuzlamaya gerek yoktur. Balığın bütün tadı ve tuzu yenildiği zaman anlaşılır. İşte Tasavvuf’un büyüklüğü içine girdikten sonra; tasavvuf ehlinin güzelliği de onları tanıdıktan sonra anlaşılabilir.
Netice olarak, tasavvuf altın gibidir. Altın asla bakır olmaz. Toprağın altında ne kadar kalırsa kalsın parlaklığı kaybolmaz. Bazı cahil kimseler de Tasavvuf’un hakkında ne kadar ileri geri konuşursa konuşsunlar, onun aslını bozamazlar. Çünkü yukarıda da dediğim gibi tasavvuf, Kur’an ve sünnetin yolunda yürümektir.
Onun için her insan kalbini kötü sıfatlardan ve manevi hastalıklardan temizlemenin çaresine bakmalıdır. Bu çare de, tasavvufu yaşamaktır.
Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشى بِه فِى النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا كَذلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِرينَ مَاكَانُوا يَعْمَلُونَ
“Hiç ölü iken diriltip, ona insanlar arasında bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklara dalmış ve bir türlü çıkamayan kimse gibi olur mu?” (En’am; 122)
Şanı çok yüksek olan ve insanı Allah-u Zülcelal’in yakınlığına ulaştıran bu tasavvuf yolunda hala şüphe izleri aramak ve onu kötülemek çok yanlıştır. Onun için bütün mümin kardeşlerimizi akılları ile şuurlu olarak düşünmeye ve Allah-u Zülcelal’in şu emirlerine kulak vermeye davet ediyorum:
“İnsanlara kalplerinin Allah’ı anması ve O’ndan inen gerçeğe içten bağlanmasının zamanı gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.”
فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَاءَ رَبِّه فَلْيَعْمَلْ عَمَلا صَالِحًا وَلا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّه اَحَدًا
“Kim Allah’ın rahmetine müstehak olmak için Rabbiyle karşılaşmayı temenni ediyorsa salih amel yapsın, Allah’a ibadette şirk koşmasın.” (Kehf; 110)
Allah’a ibadette şirk koşmamak ancak ihlaslı olarak amel yapmakla mümkündür. İhlaslı olarak amel yapabilmenin yolu da tasavvuftur. Allah’ın bu ayet-i kerimesi bizim için büyük bir işaret ve rehberdir.
('Tasavvuf ehli, kalbinde Allah-u Zülcelal’den başka hiçbir şeyi bulundurmayan, sadece Allah’ı seven, daima O’na yakın olmayı arzulayan, Rabbine kavuşma arzusunun şiddetinden kalbindeki bütün dünyevi isteklerin silinip gittiği kimsedir.' )