You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

SÜNNET OLMADAN KUR’AN ANLAŞILAMAZ

SÜNNET OLMADAN KUR’AN ANLAŞILAMAZ

Üye
SÜNNET OLMADAN KUR’AN ANLAŞILAMAZ
Bismillahirrahmanirrahim
Sünnet olmaksızın tam anlamıyla Allah (c.c.)’ın kitabını anlamak mümkün değildir.
Mesela Kur'an-ı Kerim namaz kılmayı emretmektedir. Sünnet ise, bu emrin nasıl
uygulanacağını bize göstermektedir. Yine zekât da böyledir. İslâm’ın diğer uygulamaları da
sünnetin göstermiş olduğu şekildedir. Bunun içindir ki, Allah (c.c.)’ın Resûlünün (s.a.v.)
sünnetine tabi olmak, Kitab’a tabi olmak demektir. Zira Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Kim
Resûl’e itaat ederse, muhakkak Allah’a itaat etmiştir.” (Nisa:80). “Deki: Eğer siz Allah’ı
seviyorsanız Bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmran:31).
“Şüphesiz Allah’ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için biz sana Kitab’ı
hak olarak indirdik.” (Nisa:105). “Sana da bu zikri (Kur'an’ı) indirdik ki, kendilerine
indirileni insanlara açıklayasın, tâ ki düşünüp öğüt alsınlar.” (Nahl:44). “Biz Kitab’ı ancak
hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklaman ve inanan bir kavme rahmet ve hidayet
olması dışında (başka bir amaçla) indirmedik.” (Nahl:227). “O, heva ve hevesinden
konuşmaz.” (Necm:3).
Bunlar dışında ayrıca Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz uygulama noktasından Kur'an’ın
bizzat fiilî uygulayıcısıdır. Zira “Onun ahlâkı Kur'an’dan ibarettir.” (Ahmed b. Hanbel, Ebû Davud,
Müslim). Resûlüllah (s.a.v.) her bir insan için en büyük örnektir. Nitekim Rabbimiz şöyle
buyuruyor: “Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı
umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzab:21). Bunun içindir ki sünnet
ikinci kaynaktır.
Allah (c.c.)’ın kitabı konusunda Allah (c.c.)’a itaat ile, Resûlünün (s.a.v.) sünnetine itaat
arasında hiçbir fark yoktur. Mana itibariyle her ikisi de birdir. Allah (c.c.)’a itaat, Resûlüne
(s.a.v.) itaattir. Resûlüne (s.a.v.) itaat ise, Allah (c.c.)’a itaattir.
Çünkü Allah (c.c.)’ın Resûlü Hz. Muhammed (s.a.v.), Aziz ve Celil olan Allah (c.c.)’ın
emrettiklerinden başka asla bir şey emretmez. Rabbimiz buyuruyor: “Kim Resûle itaat
ederse, Allah’a itaat etmiştir.” (Nisa:80). Nitekim Kur'anî emirler, bu manaları açıklamak üzere
ortadadır. Böylece herhangi bir karışıklığa meydan verilecek bir nokta da yoktur. Rabbimiz
buyuruyor: “Allah'a itaat edin, Resûle de itaat edin ve (kötülüklerden) sakının. Eğer
(itaatten) yüz çevirirseniz bilin ki Resûlümüzün vazifesi apaçık duyurmak ve bildirmektir.”
(Maide:92). “Bu sebeple, onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya
kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (Nur:63). “Peygamber size ne
verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü
Allah'ın azabı çetindir.” (Haşr:7).
Nerede Allah (c.c.)’a itaat söz konusu olmuş ise, o Kitab’ına itaat demektir. Nerede de
Resûlüne (s.a.v.) itaat söz konusu ise bu sünnetine itaat demektir. Bu ikisi hiçbir vakit
birbirinden ayrı düşünülemez. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Size iki şey
(emir) bıraktım. Bu ikisine yapıştığınız sürece hiç sapmayacaksınız. Bunlar Allah (c.c.)’ın
Kitab’ı ve Resûlünün sünneti” (Veda Hutbesinden).
“Dikkatli bulunun. Yakında koltuğuna yaslanmış halde bir adama benim
hadislerim ulaşır da öyle der: Bizimle sizin aranızda Allah (c.c.)’ın Kitab’ı vardır (Bize yalnız
O yeter). O’nda bulduğumuz bir helali helal ve yine bulduğumuz bir haramı da haram
kabul ederiz. (Dikkatli olun.) Gerçekten Allah Resûlünün (s.a.v.) de haram kıldıkları tıpkı
Allah (c.c.)’ın haram kıldığı gibidir.” (İbn-i Mâce, Ebû Davud, Tirmizi).
2
Kur'an-ı Kerim’de: “Hikmet”in bize bahşedildiğini görmekteyiz. Hikmet ise sünnetten
başkası değildir. “Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan,
(kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten
bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki
daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl- İmran:164). “Nitekim kendi içinizden
size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti talim edip
bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.” (Bakara:151).
Onlar ancak Allah Resûlünün (s.a.v.) hadisini hikmet olarak dinliyorlardı.
Sünnetin bırakılması hiçbir vakit caiz değildir. Sünnete tabi olmak gerekir.
“Resûlüllah (s.a.v.) bir şey yaptı da, bazı kimseler de onu yaptılar. Fakat kimisi de ondan uzak
durdu. Bu durum Resûlüllah (s.a.v.)’a ulaştı. Bunun üzerine bir hutbe irad buyurdular. Allah
(c.c.)’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle buyurdular: ‘O topluma ne oluyor ki, yaptığım
şeyden uzak duruyorlar? Allah (c.c.)’a yemin ederim ki, ben onlara göre Allah (c.c.)’ı daha iyi
bilen, tanıyan ve onlara göre Allah (c.c.)’tan daha çok korkanım.’ ” (Buhari, Müslim).
Bu ümmetin selefi (öncekileri) bu yolda devam ettiler. Hz. Ömer (r.a.) şöyle diyor:
“Diyet âkileye (öldürülenin yakınlarına) aittir. Kadın kocasının diyetinden bir şeye mirasçı
olamaz.” Ancak Dahhak b. Süfyan şu haberi verdi: “Resûlüllah (s.a.v.) kendisine şöyle
yazmıştı: Uşeym ed-Dababî’nin hanımına kocasının mirasından payı verilir. Ona karısı
mirasçı olur.” İşte Hz. Ömer (r.a.) bunu öğrenince evvelki görüşünden vazgeçti. Yine Hz.
Ömer (r.a.) Resûlüllah (s.a.v.)’tan ana karnındaki ceninin (çocuk) öldürülmesiyle ilgili olarak bir
şeyler hatırlayanınız var mı? diye sordu. Bunun üzerine Hamel b. Mâlik b. Nebiğa ayağa
kalktı ve şöyle dedi: “Ben iki cariye arasında idim (iki evliydim). Biri diğerini fırın küreği ile
dövdü. Kadın çocuğu ölü olarak doğurdu. Resûlüllah (s.a.v.) ceninin öldürülmesinden ötürü bir
ğurre (beş yüz dirhem ile) ceza ödenmesini emir buyurdu.” Hz. Ömer (r.a.); “Şayet bunu
duymamış olsaydık, başka bir hüküm uygulayacaktık” dedi.
İmâm-ı Âzam (r.a.) diyor ki: “Şayet hadis sahih ise, benim mezhebim odur.” Yine
diyor ki: “Allah (c.c.)’ın Kitab’ına ve Resûlünün (s.a.v.) haberine uygun olmayan bir şey
söylediğim zaman benim sözümü terk edin.” İmâm-ı Mâlik (r.a.) de şöyle söylüyor: “Ben de
ancak bir beşerim. Yanılabilirim de, isabet edebilirim de. Benim görüşüme dikkat edin.
Kitap ve sünnete uygun düşenin hepsini alın. Kitap ve sünnete uygun düşmeyen ne varsa
onu da terk edin.” Yine demiştir ki: “Resûlüllah (s.a.v.)’tan başka sözü alınıp da atılmayacak
kimse yoktur. Resûlüllah (s.a.v.)’tan başkasının sözü alınır da, atılabilir de. Fakat sözü kesin
alınacak biri varsa Resûlüllah (s.a.v.)’tır. O’nun sözü asla atılamaz.” İmâm-ı Şâfii (r.a.) diyor
ki: “Hiçbir kimse yoktur ki, söylediği şeyde Resûlüllah (s.a.v.)’ın sünneti geçmiştir de, o
ondan uzak kalmıştır. Ben ne zaman bir söz söyler veya herhangi bir asıl ortaya koyarsam,
bunun hakkında da Resûlüllah (s.a.v.)’tan aksi varid olmuşsa, söz Resûlüllah (s.a.v.)’ın
dediğidir. Ve o benim de kavlimdir.” Yine der ki: “Müslümanların icmaına, bir kimse ki,
herhangi bir konuda kendisi için Resûlüllah (s.a.v.)’tan bir sünnet var ise, o kimseye
başkasının sözüne bakarak, Resûlüllah (s.a.v.)’ın sünnetini terk etmesi helal olmaz.” Yine der
ki: “Benim kitabımda Resûlüllah (s.a.v.)’ın sünnetine aykırı bir şey görürseniz, onu
Resûlüllah (s.a.v.)’ın sünnetiyle söyleyin ve benim söylediğimi terk edin.” Yine demiştir ki:
“Şayet hadis sahih ise o benim mezhebimdir.” Yine der ki: “Siz hadis ve ricali (ravileri)
hakkında benden çok daha iyi biliyorsunuz. Şayet hadis sahih ise, onu hemen bana
bildiriniz. O kimseler ister Kûfe halkından ve Şam halkından olsunlar, tâ ki gidip onlarla
görüşeyim. Hadis sahih ise (bu değer).”
Ahmed b. Hanbel ise şöyle diyor: “Kim Resûlüllah (s.a.v.)’ın hadisini terk ederse, o bir
yar kenarındadır, helake yakındır.” Yine der ki: “Hüccet ve delil ancak eserler
(hadisler)dir.”
3
SÜNNET OLMADAN KUR’AN ANLAŞILAMAZ -IIMüslüman’ın
bir meseleyi araştıracağı zaman ilk yapacağı şey, buna dair Allah (c.c.)’ın
bir hükmü var mı yok mu? diye Allah (c.c.)’ın Kitab’ına başvurmasıdır. Eğer burada aradığını
bulamazsa, Resûlünün (s.a.v.) sünnetine müracaat edecektir. Nitekim Ebû Davud ve Tirmizi
şöyle rivayette bulunuyorlar: “Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Muaz b. Cebel (r.a.)’i Yemen’e
gönderdiği zaman ona şöyle demişti: ‘Neye göre hüküm verirsin?’ O da Allah (c.c.)’ın
Kitab’ıyla dedi. Resûlüllah (s.a.v.); ‘Şayet aradığını Allah (c.c.)’ın Kitab’ında bulamazsan ne ile
hükmedersin?’ buyurdu. Hz. Muaz (r.a.) da Resûlüllah (s.a.v.)’ın sünnetiyle buyurdu. Resûlüllah
(s.a.v.); ‘Ya sünnette de aradığını bulamazsan ne yaparsın?’ diye sordu. O da kendi reyimle
içtihatta bulunurum. İçtihatta bir kusur yapmamaya çalışırım, dedi.” Hz. Ömer (r.a.) de
Şurayh’a şu manada bir yazı yazmıştı: “Öncelikle Allah (c.c.)’ın Kitab’ından açık olanına
(tebeyyün edenine) bak. Bunun için kimseye bir şey sorma. Allah (c.c.)’ın Kitab’ından
hükümle ilgili bir açıklık bulamazsan, bu hususta hemen Resûlüllah (s.a.v.)’ın sünnetine tabi
ol.”
İşte bütün bunlar nedeniyle sünnet hakkında bilgi sahibi olmak, Müslümanlar için çok
önemlidir. Hiç kuşkusuz Resûlüllah (s.a.v.)’ı dinleyen ve O’nunla birlikte yaşayan, O’ndan duâ
alan ve O’ndan nakilde bulunan sahabe her şeyi Resûlüllah (s.a.v.)’tan öğrendiler. Bu bakımdan
onlar ilmin madenidirler. Onlardan sonra bu ümmet ilmi başkasından değil, onlardan alabilir.
Bilinen şu ki, ilk zamanlar Resûlüllah (s.a.v.) sahabeyi hadis yazmaktan men etmişti.
Çünkü Resûlüllah (s.a.v.), o zaman için tek yazılı kaynak Allah (c.c.)’ın Kitab’ı olsun istiyordu.
Ancak hadislerin Kur'an ile karışması sakıncası ortadan kalkınca, Resûlüllah (s.a.v.) özel olarak
bazı sahabeye hadis yazma izni vermişti. Daha sonra da bu yazım hususunda genel bir izin
verdi. Bunun için de önce buyurdu ki: “Benden bir şey yazmayın. Kim Kur'an dışında
benden bir şey yazarsa, hemen imha etsin. Benden hadis rivayet edin. Bunda bir sakınca
yoktur. Her kim de bile bile benim aleyhimde (bana istinad ederek) hadis uydurursa, o
şimdiden ateşten olan yerine hazırlansın.” (Müslim).
Abdullah b. Amr (r.a.), Resûlüllah (s.a.v.)’ın sağlığında hadis yazardı da, Resûlüllah (s.a.v.)
kendisini bundan nehyetmezdi. Aksine ona şöyle söylemişti: “Yaz. Varlığım elinde olan
Allah (c.c.)’a yemin ederek söylüyorum (ağzını işaret ederek) buradan haktan başka bir şey
çıkmaz.” Daha sonra da Mekke’nin Fethi yılında da şöyle diyordu: “Eba Şah için yazınız.”
İşte Resûlüllah (s.a.v.)’ın bu emri, İslâm ümmeti için genel bir emir mahiyetini aldı.
Gerçek şu ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde sünnet, yazıdan çok hafıza ile tespit
olunmuştu. Ancak bu öyle bir hıfz ve ezber idi ki, bunda asla bir kuşku söz konusu değildi.
Çünkü: 1- Resûlüllah (s.a.v.) iyice anlaşılması için söylediği zaman bir kelimeyi üç kez
tekrarlardı. 2- Ashabını doğruluk üzere yetiştirmesi. Bundan dolayı da sahabenin bu konuda
pek hassas düşünmeleri ve Resûlüllah (s.a.v.)’a yalan istinadından çok korkar olmalarıdır. 3-
Asr- Saadette Resûlüllah (s.a.v.)’ın hallerini pek iyi bilenler, O’na hemen her konuda refakat
edenlere öyle dikkatliydiler ki, kendi zamanlarında Resûlüllah (s.a.v.)’a yalan istinad edecek bir
kimseyi kolaylıkla tespit edebilirlerdi. 4- Ayrıca Araplarda adeta darb-ı mesel haline gelmiş
bulunan bir hafıza kuvveti vardı. İşte bütün bu sebepler, bizim güvenmemizi gerektiren
durumlardır.
Hafıza bakımından, sahabenin hadisleri (sünneti) hıfzetmeleri çok kesindi ve bu kuşku
götürmeyen bir durumdu.
Resûlüllah (s.a.v.) Rabbinin katına çıktığı zaman durum bu şekilde idi. Ancak Resûlüllah
(s.a.v.)’ın vefatından sonra Müslümanlar bildiklerini ve duyduklarını yazmaya başladılar. İşte
Hz. Ali (r.a.) Resûlüllah (s.a.v.) tarafından naklen yazılmış bir yazılı nüshanın kendisinde
bulunduğunu söylüyor. Abdurrahman b. Abdullah b. Mesud (r.a.) bir yazılı kitap çıkartıyor ve
yeminle söyleyerek, bunun bizzat babasının tarafından, onun eliyle yazıldığını açıklıyor. Said
b. Cübeyr (r.a.)’den rivayete göre, kendisi İbn-i Abbas (r.a.) ile birlikte imiş, ondan hadis işitmiş
ve böylece gidip gelerek onu yazdığını söylüyor. Abdurrahman b. Ebû Zenad babasından
rivayetle der ki: “Biz helal ve haramı yazardık. İbn-i Şihab ise her duyduğunu hemen
yazıyordu. Ona ihtiyaç duyulduğunda, anladım ki o, insanların en bilgilisiydi.”
Durum böylece Ömer b. Abdulaziz (r.a.) dönemine kadar sürüp gitti. Yani hicretin 100.
yılı başlarına kadar devam etti. Ömer b. Abdulaziz (r.a.) şehirlerdeki valilerine birer genelge
göndererek oralardaki İslâm alimlerine emirler verdirerek, sünneti tedvin (dağınık halde
bulunanları bir araya toplamak) etmelerini, kaybolmaktan kurtarılmasını emir buyurmuştu.
Nitekim Medine-i Münevvere’deki valisi ve kadısı Ebû Bekir b. Muhammed b. Amir b.
Hazm’a şöyle yazmıştı: “Bak, Resûlüllah (s.a.v.)’ın hadislerinden ne varsa yaz, ben ilmin
kaybolmasından ve alimlerin de yok olup gitmesinden korkmaktayım.”
Gerçek şu ki, üçüncü asır, hadise hizmet noktasında altın çağ idi. Gerek telif
noktasından, gerekse tetkik, araştırma yönlerinden anılmaya değer bir çağ…
İşte bu çok sıkıntılı ve zor çalışmanın sonucu olarak İslâm alimleri, Resûlüllah
(s.a.v.)’tan rivayetle gelen her bir hadisten hükümler elde edebilme gücünü kazanabilmişlerdir.
Bir hadis için bu sahihtir, bir başkası için de bu zayıftır diye hüküm koyabiliyorlardı. Bazı
hadisler için de bu, Resûlüllah (s.a.v.) aleyhine uydurulmuş bir sözdür. Kimisi için de, bu
münker bir hadistir. Bazısı için bu şazz hadistir, bazısı hakkında ise münkati, mürsel ve
muallel hadistir gibi durumları belirten değer hükümlerini koymuşlardır. Bununla beraber
verdikleri hükümlerde çok dikkatli idiler. Bugün için artık bu mevzularda ümmetin herhangi
bir kuşkusu yoktur.
Rabbimiz bu uğurda emekleri geçenlerden razı olsun. Bizlere de uyanmak, Resûlüllah
(s.a.v.)’a itaat, kâmil manada muhabbet nasip etsin. Rabbimiz şefaatine nail eylesin. Amin.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.

Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.