Kalbin resmi kalbe ne kadar benziyorsa o kadar benziyordu sevgililer sevgiliye.
İbn Fârız’ın “Sevgiliyi anarak yaşarken biz ezelde sürekli bir sarhoşluğu / Henüz yaratılmamıştı, ne şarap hatta ne de asma çubuğu” dizelerinden haberleri yoktu. Şarabı şarap zannediyorlardı, gülü gül. Ruhları ruhlarına dokunmamış ne gam, yan yana ve el eleydiler. Dudakları sürekli kıpırdasa da birbirlerine söyleyecek sözleri yoktu, “Seni seviyorum”dan başka. Sussalar aklı ve ilmi söndüren rüzgârın kelimelerini de söndürdüğünü sanıp sevinecektik. Oysa yaprak kımıldamıyordu bahçelerinde.
Yandıklarından söz ediyorlar bir de. Söz bile edemiyorlar da, şarkılar dinliyorlar yanmaya dair. Ateş resimlerine bakıp ısınmaya çalışıyorlar. Kıvılcımlarla süslüyorlar buzları. Yağmuru seviyorlar, yıldırımı değil. Hafız görse, “Alevine mumun bile güldüğü ateşe ateş demezler,” derdi bunlara. Galib görse, “Ey ay! Gül bahçeleri, bana, sensiz oldukça her solukta cehennemden dem vurur: Ağaç ateş, fidan ateş, gül ateş, yaprak, meyve ateş,” diyerek üflerdi küllerine. Fakat bunların külleriyle parlatılıyor gümüş akçeler. Ticaret çobanlarının peşine takılmış yılda bir gün aynı vadide buluşuyorlar. Hava soğuk, birbirlerine sokulmaları da ısıtmayacak onları. Hava soğuk, duman değil ağızlarından çıkan.
Bir gün uykuları kaçmamış birbirleri için, desem, itiraz edip, ne uykusuz geceler geçirdik, diyecekler. Uyumadıklarına yıldızları şahit tutsalar inanır da, sevgilileri için uyanık kaldıklarına inanmam. Kendileri için uykusuz kaldıklarını itiraf etmeyecekler bilirim. Uyumaları gereken gecelerdir uyanık kaldıkları. Göz kapaklarının altından bir lahit kapağını aralar gibi çıkmaları gereken gecelerde uyuyorlardı halbuki. Lahit kapağını kaldırabilmeleri için dirilmeleri gerek. Rüyalarıyla dirilmeleri. Kıyamet kopmadan başımı kaldırmam yastığımdan, diyenin vay haline! Vay haline kendisini uyanık tutacak rüyası olmayanın! Sevgili çağırırken yorganı başına çekene bak sen! Vay haline yakaza balını, uyku reçeliyle değişene! Omuzunda Mevlâna’nın eli. Çok şey mi istiyor senden: “Kendi heva ve hevesine uydun rahatını düşündün, binlerce gece uyudun./ Ne olur bir gececik de sevgilinin hatırı için uyuma!”
Aşk heykeltıraşı belli ki beldelerimize uğramıyor artık. Kaba saba karaltılarız, ışığından uzak düşmüş gölgeler. Hamlığımızdan bir kerte eksilmeden çıkmaya cesaret ediyoruz hayal perdesine. İyi de perde gazelini unutmuşuz, “Hayy Hakk!”ı kim hatırlatacak? Yanlış anlıyorsun Karagözüm! Yanlış anlatıyorsun. Alıştığımız gölgemizin bize ait olmadığını kim fısıldayacak perdenin arkasından?
Bizi değiştirmeliydi sevgili. Okyanu-s’un “Aşk beni arif etti, inceltti zarif etti. Ben ki bilmezdim aşkı, aşk beni tarif etti,” dalgası sahilime ulaştığında anladım ki yontmazsa bu dalga kayalarımı, şekli değişmeyecek haritamın. Aşk beni tarif edemeyecek. Deniz kuşları uğramayacaklar bu yüzden kıyılarıma. Oysa ben haritalarını şişelerin içine koyup denize fırlatan, pusulalarını dalgaların üzerinde yassı taşlar gibi sektiren kaptanların hikayeleriyle büyümüştüm. Selameti kıyıda değil ufukta arayan bu gözü pek denizciler kaybolmaktan korkmuyorlardı. Bulunmaktı korkuları.
Bulunmak, ama kim tarafından? Seni kimin bulmasını istersin ve nerede? Her meydanda timsalin var, kayboldum da ne demek! Diyelim ki gerçekten kayboldun. Hiç olmazsa okuyacağın duayı ezberle, bütün kağıtları yaktılar. Acı çekmeden öğretmeyecekler sana, belana razı olmadıkça bağlamayacaklar kayığını iskeleye. Derdine şifa için şehir şehir gezme boşuna. Ahmed Gazali’ye kulak ver: “Tüm tabipler seni tedaviye gelse de/ Leyla sözünden başka şifa yok sana.”
Sevgiline benzettiğin her şeyi severek hiçbir şeye benzemediğini unutuyorsun onun. Bir hikaye okudum Ireland’dan. Paylaşmazsam eksik kalacak yazı: “Ne tuhaf,’ dedi kız, ihtiyatla ilerleyerek. ‘Ne ağır bir kapı!’ Konuşurken kapıya dokundu ve kapı birdenbire gürültüyle kapanıverdi. ‘Tanrım!’ diye haykırdı adam. ‘İçeride kaldık; ne bir mandal ne de bir sürgü var görünürde. Yaptığına bak, ikimizi de buraya kilitledin!’ ‘İkimizi değil, yalnızca birimizi,’ dedi kız ve kapının içinden geçip kayboldu.”
Bir sevgililer günü daha geride kaldı. Kalbin resmi kalbe ne kadar benziyorsa o kadar benziyordu sevgililer sevgiliye. Hem bu kadar çok sevgili var da dünyanın manzarası neden değişmiyor?...
...ali ural...
...Öyle garip bir dünya...
...Olmaz dediğin ne varsa olur...
...Düşmem der düşersin...
...Şaşmam der şaşarsın...
...En garibi de budur ya;...
...Öldüm der durur yine de Yaşarsın...