You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

SALİH MİRZABEYOĞLU...

SALİH MİRZABEYOĞLU...

SALİH MİRZABEYOĞLU...
(1950-….)


Hayat Seyri:

Aslen Bitlis’li… 10 Mayıs’ta Erzincan’da doğdu. Eskişehir’da Fatih İlkolulu (1962), Mehmetçik Ortaokulu (1965) nu bitirdi (1968). 15 yaşında, Eskişehir’de lise öğrencisi iken Necip Fazıl’la tanıştı. Bu yaşlarda davasına gönül verdi ve eserleri (Yazı ve şiirleri ) yayınlanmaya başladı. Babıali’de Sabah (1965)… Atatürk Lisesi 1968 de biter.
Akıncı Güç

AKINCI GÜC hareketini kurdu. Daha sonra yayıncılık ve yazarlıkla uğraştı. Gölge (1975-78), Akıncı Güç (1979), Büyük Doğu-Rapor ( 1979-80), geniş gençlik kitlelerinin onu tanımaya başladığı yayınlardır. 1979-1980 yıllarında, Necip Fazıl’ın Rapor isimli dergilerinde ideolojik-politik perspektiflerini yazdı. Selefi’nin ‘halef’i olacağının işaretlerini verdi.
Necip Fazıl Sonrası

Mayıs 1983 de Kısakürek ‘Azrail’e Hoşgeldin’ dediğinde Salih 33 yaşlarındadır. ‘33 yıl işleyen saatler’ kesişir onunla… Necip Fazıl’ın vefatından sonra, 1984 yılında İBDA’yı kurdu. 1999 yılına kadar kırktan fazla eser vererek İbda Külliyatı’nı oluşturdu…
O’nun Cinnet Müstail’i: /5 Aralık 1999:

‘3500 civarinda asker karsisinda eli kolu bagli bir esir huviyetiyle 67 kisiyle kazanilan ve tarihte esine belki birkac kez rastlanan yahut hic rastlanmayan meshur 5 Aralik 1999 zaferi!.. ki 25 Ocak 2000′de ikinci ve sahsimizin da (H.S) yaralandigi saldiridan once askerlere silahini cekerek bir tehdid konusmasi yapan subay soyle demistir: “150 yillik jandarma, tarihi boyunca 5 Aralik’taki gibi bir hezimet yasamadi, onlari iceriden ya olu ya diri mutlaka cikaracaksiniz, yoksa sizi ben gebertecegim!”…

SM Kartal’da yatarken ugratildigi suikastin niteligi artik “tamamen” tesbit ve teshir edilmistir… Mutefekkir, Kartal F Tipi’nde bir NSA-Genelkurmay ortak operasyonu olarak bu suikaste ugratildiginda bulundugumuz hucrede biz sadece sunu dusunduk: Acaba kendisine bunu nicin yaptilar?.. Ve buldugumuz cevab kesindi: Islamin Dünya hakimiyetini saglayacak “potansiyel”i besbelli; bu “yilan”in basini daha kucukken ve henuz bircogu bu niteligini farkedememisken “hemen” ezmek!.. Cildirtmak, intihar ettirtmek ve etrafa donup: “Siz de bunu kurtarici saniyordunuz, bakin yalnizca bir usutuk, bir meczub bu!”… Ve onun intihari, aslinda bir “intihar” degil bir “intihar eylemi”dir ki zamani gelince “tarih” bunu olanca berrakligiyla yazacaktir!.. Ve bu tum bu hususlar bizim icin o kadar asikardir ki, icracilarinin ham hayallerinin tersine (bugun 2003) Irak’ta da olduğu gibi!) bu akilalmaz suikasttten sonra “tek” bir fikir baglimiz bile davasindan vazgecmemistir!.. Davalarinin azametini ugradiklari saldirinin azametiyle “tahkik” etmis olarak daha bir bilenmis, benzersiz bir gayret ve sadakatle birbirlerine kenetlenmislerdir!..

Bir döneme damgasını vuran “İbda-C”lerden tamamen ayrı bulunmasına ve illegal hiçbir eylemde rolü olmadığı ifade edilen, fikir-sanat-aksiyon mihrakı “İbda”yı temsil eden Mirzabeyoğlu, engizisyon mahkemelerini geçen bir barbarlıkla idamla yargılanmıştır. Bir grup arkadaşiyla birlikte Bolu F Tipi Cezaevi’nde ömür boyu hapse mahkum.
Misyonu:

Salih kendisini, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu kanatları ile uçan bir su kuşuna benzetir. 42 eserden oluşan İbda Külliyatı, entellektüel bir çabanın ürünü.. O klasik “ulema” şablonunun dışında olduğu kadar, Batı’nın kavramlarına teslimiyetçi “modern müslüman aydın” tipolojisine de aykırıdır. Taraftarları onu böyle anarlar. Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu kanatları arasında kendi kavramlarını üretebilmiş orjinal bir mütefekkir ve ideolog. En önemli bir özelliği de, sadece yazan değil, yazdıklarını hayata geçirme mücadelesi veren bir aydın.

Çeşitli Görüşleri:

BÜYÜK DOĞU OKULU

“İdeali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun “oluş” ıstırabını, İslâmın hakikatine nisbetle heykelleştiren adam!..” S.M.

İBDA OKULU

“Nasıl ki doyurulmayan açlık bir müddet sonra, açlık hissinin iptali ve neticede ölüme yol açıyorsa, okuma ve fikretme davası için de aynı şeyler sözkonusu. Açlık bir yana, hiç olmazsa böyle olabilmenin özencinde olsa gençler. İnsan olma özenci.” S.M.

BASYÜCELİK DEVLETİ

“İslâm dünyasının bugün derece derece benimsemesi, benimsetmesi ve kavgasını yapması gereken husus, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nı reddetmek; bizim için de buna ek olarak Avrupa Ortak Pazarı’na girilmesine şiddetle karşı çıkmaktır… Bunun, başkasının “ol!” dediği şeye sadece “olmam!” demekten ibaret aciz bir tavır belirtmemesi için tek tezi de, bizim “Başyücelik Devleti” modelimizdir; yani, Büyük Doğu-İbda anlayışının otoritesini benimsemek ve hâkim kılmak!..” S.M.

KÜLTÜR-İRFAN

“Hikmet planındaki düşünce, hakikatin sürekli hizmetine adanmış olan bir hizmet türüdür.” S.M.

SANAT-EDEBİYAT

“Eğer, şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesinin de değişmesi ve sanatın görünümlerinin “sıradan varoluş”a nisbetle daha yüksek bir varoluşa karşılık olmasını gözönünde tutarsanız, sanatçı, hamurunu veya çamurunu istediği yerden alabilir, bütün kıymet, ona üflediği ruh ve nefeste…” S.M.

KADIN-AŞK-AİLE

“Kadın ve Erkek “insan”ın temsilcileri olarak, kadın ve erkek olma keyfiyetinin istidadına sahib olarak, bunun gerektirdiği vücut biçimiyle dünyaya gelir; ve, KADIN ve ERKEK OLUNUR.” S.M.

DEVLET VE TOPLUM

“İslâm’da devlet, Hakk’ın fertlere biçtiği hakları dağıtmak bakımından kölelerin en zayıfı, yine Hakk’ın fert üzerindeki haklarını toplamak bakımından da ağaların en kuvvetlisidir.” S.M.

FELSEFE

“Düşüncenin, insanlara, yaşamaya başlarken de, ölüme doğru giderken de söyleyecekleri vardır.” S.M.

MİTOLOJİ-DİNLER TARİHİ

“…hangi soydan olursa olsun her türlü hadise, kaba inkar ve kaba kabule düşmeden ve en hassas imbiklerden süzülmek şartiyle, sadece Şeriat içinde gerçek yerini, değerini ve hakikatini bulur…” S.M.

İLİM VE FEN

“Madde mevzuunda yalnız tasavvurlar var; yani tarifler, tek kelimeyle işaretler. Bir süre tariflerine uygun olarak var sayılıyorlar, ardından bir önceki kavramı yere çalan bir buluş geliyor. Madde mi değişmiş oluyor, yoksa gerçekliği mi zayıflıyor?” S.M.

DIŞ POLİTİKA

“Açıkça söylemek gerekirse biz, Amerika ve Batı’nın güçlü devletleri karşısında iktisadî, askeri ve tabiî ki siyasî mahkumiyetleri olan her ülke gibi, onların kararlarında sadece figüran roller alma durumundayız…” S.M.

SİYASET

“Bütün faaliyetler, iktidarı hedef alması ve kendini sosyal-siyasi bütün içinde izah edebilmesi ile mânâ kazanır.” S.M.

EHL-İ SÜNNET

“Güya İslâm adına çırpıştırılmış fikirlerden kurulu köpek kulübesi cinsinden uyduruk oluşumlar bir yana, kelimenin gerçek anlamıyla insan ve toplum meselelerini kuşatıcı İslâmî bir dünya görüşü, ancak “Ehl-i Sünnet” itikadıyla mümkündür; Büyük Doğu-İbda, bu davanın hem tespitçisi ve hem de dünyada “İslâm’ı eşya ve hadiselere tatbik” mevzuundaki tek “sistem” terkibidir!..” S.M.

“DOST STRATEJİ”DEN

“Batının demokrasiyi dayatması, herkesin eşit olarak haklardan istifade edeceği bir dünya bütünlüğü için değil, George Orwell’in ünlü eseri “Domuzlar Diktatoryası”nda geçtiği gibi, “hepimiz eşitiz ama, bazılarımız biraz daha eşit” anlayışı çerçevesinde bir düzene boyun eğdirme zorbalığıdır. Birleşmişler Milletler Teşkilatı, bizzat Güvenlik Konseyi’nin yapısı ile bir “Domuzlar Diktatoryası” olduğunu göstermektedir. Güvenlik Konseyi’nin “veto hakkı” olan üyeleri arasında niçin bir tane bile halkı müslüman ülke yok?.. Rejimi İslâmî olmadığı halde bile, halkı müslüman ülkelerin yeri pabuçluk!..” S.M.

[Resim: terssospor_apomica.png]
Sağına ve soluna bakmadan "Kim Var" denilince" Ben varım" cevabını verebilecek bir gençlik...
NFK
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 19-10-2010, Saat:06:51 PM, Düzenleyen: Deli_Akıncı.
RE: SALİH MİRZABEYOĞLU...
YAZDIĞI KİTAPLAR...

Bütün Fikrin Gerekliliği
Aydınlık Savaşçıları
İdeolocya ve İhtilal
Yaşamayı Deneme
Münşeat
Tarihten Bir Yaprak
Kültür Davamız
Damlaya Damlaya
anafor
Necip Fazıl'la Başbaşa
Müjdelerin Müjdesi
İslâm'a Muhatap Anlayış
Kayan yıldız Sırrı
İstikbâl İslâmındır
Gölgeler
İbda diyalektiği
Dil ve Anlayış
Kökler
Marifetname
Kavgam I
Kavgam II
İktisat ve Ahlâk
Hikemiyât
Şiir ve Sanat Hikemiyâtı
Hukuk Edebiyatı
İşkence
Tilki Günlüğü I - VI
Hakikat-i Ferdiyye
Sahâbîlerin Rolü ve Mânâsı
Başyücelik Devleti
Yağmurcu
Üç Işık
Adımlar
Parakutâ'
Hırka-i Tecrîd
Büyük Muztaribler I
Sefine
Telegram
Büyük Muztaribler II
Elif
Büyük Muztaribler III
Furkan
Berzah
Büyük Muztaribler IV
Erkam
Madde Nedir?
İman ve tefekkür
İnsan (Erkek ve Kadın)
İnsan (Büyük Doğu-İBDA) I - II
Sağına ve soluna bakmadan "Kim Var" denilince" Ben varım" cevabını verebilecek bir gençlik...
NFK
Bunu ilk beğenen sen ol.
RE: SALİH MİRZABEYOĞLU...
"Mücerret fikir istidadı tamam!"
1979
Necip Fazıl Kısakürek







[Resim: es01.jpg]

BİRKAÇ SÖZ



“Her ilim bir marifettir, her marifet de bir ilim!”... Büyük İslâm velisi böyle buyuruyor!..

Mücerret mânâda “ilim”, “bilme” demektir... “Bilme”nin hakikati de, feraset ve anlayış, basiret ve kavrayışta... Bunun uç noktasında da, şiir idrakı var... Ve insanın bilgilenme süreciyle eşdeğer olan hürriyetin sonsuzluğunca sonsuz hayret!..

İnsan idrakının hedeflediği veya idraka kendini empoze eden her meselenin malzemesi, neticede idrak keyfiyetinin topladığıdır; ve maruf mânâsıyla ilim de, bu malzemenin sistematize edilmiş şeklidir... Umumiyetle bilinmeyen husus ise, ilmin gayesinin o mevzuda idrakı geliştirmek için olduğu!..

Bir ilimde sadece malûmattar olmakla kalınan nokta, Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin “ilim insanın cehlini alır, ahmaklığını almaz!” buyurduğu hikmetin içine girer; ve faydasız ilimden Allah’a sığınmak şuuru, imân ölçüsüdür!..

“Kuyruğu etrafında dönen kedi hayrette; Âlim ki, hayreti yok, ne boş gayrette!”... Üstadım’ın, ilmi nisbetinde ahmak yaradılışlara her dem hatırlatılması gereken “Hayret” isimli “Noktalama”sı!..

Gerçek oluş ve sahici buluş ifade etmek gereken her mevzuda ilk önce idrak ettirilmesi şart ölçülendirmelerden biri de, İmam-ı Gazalî Hazretlerinin: “Fıkıh için ne kdar hadis bilmeli?” sualine, “bilmeyi bilecek kadar!” cevabını veriyor... Bu ölçülendirmeyi, bütün mevzulara tatbik ediniz!..

En nihayet, kitaplık çapta ele alınabilecek olan bu hususu, Hazret-i Ebubekir’in sonsuz oluşu remzedercesine belirttiği bir hikmetle noktalayalım:
-“İdrakı idrak etmek, bir ilimdir!”

Belli başlı ipuçlarını verdiğimize göre, “idraki idrak”ın hakikati ile mücerret mânâda “İslâma muhatab anlayış” davasının birbirinin aynı olduğunu bildirelim... Daha “ilim nedir?” suâlinin bile cevabını düşünmemişken; kabuk ve ezbere bilgiyle “ilim” kavramının itibar kalkanı arkasından bu meseleye yan bakanlar, meselenin hasrına aldığı mevzularla billûrlaşmasına nazaran bunun da bir ilim olduğunu anlasınlar... Ve bizim, zamanın ihtiyaçlarına nisbetle bu davanın kurucusu olduğumuzu!..

“İslâma muhatap anlayış” davasının saf fikir ve tecrit buudunu, derinliğine ve genişliğine doğru meseleler içinde ilk defa misâllendiren ben, yetişmelerinde büyük pay sahibi olduğum ham yobaz ve kaba softa tipinden ayrı ve “ilk” mânâsının verimi hâlinde benzersiz yeni idrak nesline, bu eserin mânâsını hikâye etmek borcundayım!..

İster mümin olsun, ister kâfir; el atılan her meselede, kesiksiz bir tecrit tavrıyla yürüyen her fetih ehli, büyüdükçe kendini yiyen ve ruhun önünde dize gelen aklın son takatiyle haykıracaktır: “Mutlak Fikir gerekli!”... Bu vasıflandırmanın karşılığı olan imân, fikir ve sistem mihrakının ne olduğu, ona nasıl yanaşılacağının usul ve adabı meselesi, sonrak iş!..

20 yaş ötesinde için için olgunlaşan ve günün ihtiyaçlarına nisbetle Gölge I. dönemin sesini temellendirmeye yönelerek, 1978’de Gölge II. dönemin mânâsını ifade eden bu bahis, Akıncı Güç patlamasının başında, 1979’da bir kitapçık çapında basıldı ve Büyük Doğu Mimarı’nın tetkikine sunuldu... Ve “dünya çapında fikir” çapının kurbağa çapına nazaran henüz “larva” safhasını temsil etmesine rağmen, Büyük Doğu Mimarı’nın şu hükmüne muhatap oldu:
-“Mücerret fikir istidadı tam!”

“Bütün dehâlar gençliklerinde parladılar ve bütün davalar gençler elinde yürüdü!..” Demek ki, ezbere bilgi ile fikrini hüviyetinin makyaj malzemesi gibi yanında gezdiren ve malik olmadıkları mânânın sahibi görünmeye bayılan soytarılarla gerçek bir fikir adamı arasındaki fark, en küçük çaplarda bile belli oluyor!..

Mutlak fikrin gerekliliği; “bütün fikrin gerekliliği”... Fikir, usul ve metod cihetiyle, el atılan her meselede onun özelliğine nazaran görünen “bütün fikrin gerekliliği” davası, bütün İbda külliyatına şamil mânâsıyla ve İslâm’ın vasıflandırılışını göstermesine nazaran, özelleştirilmiş ve tekele alınmış bir oluş prensibi ve esasına yükselmiştir: Bütün Fikrin Gerekliliği!..

Dikkat: “Bütün Fikrin Gerekliliği”, insan ve toplum meselelerine İslâm’ı tatbik edebilmenin, yani “İslâma muhatab anlayış”ın tüttürülmesi söz konusu olan her yerde, temel bir oluş prensibi ve temel bir esastır!..

İlk baskısı 4 ayda tükenmişken, ardından gelen eserlerde ışığı artarak kemâl hâline eren bu eserin keyfiyeti, işte bu yüzden, şu kadar sene gecikmiş olarak 2. baskıya giriyor... Şu farkla: Günün ihtiyaçlarına nisbetle ve aksiyonu temellendirme ve yönlendirme niyetine göre “İktidar- Siyaset- Eylem” mevzuunun ağırlığı içinde ele alınan ilk baskının durumuna pek ellemeyerek, 2. baskıda onu “Birinci Kısım” diye vermekte, “İkinci Kısım”da ise işin derinlik buuduna ait mücerret meseleleri ve İbda’nın diğer eserlerinde işlenen mevzularla bağlantı noktalarını göstermekteyiz!..
Sağına ve soluna bakmadan "Kim Var" denilince" Ben varım" cevabını verebilecek bir gençlik...
NFK
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 20-10-2010, Saat:10:59 AM, Düzenleyen: Deli_Akıncı.
RE: SALİH MİRZABEYOĞLU...
SUNUŞ
[Resim: es02.jpg]

"Gaye insan-Ufuk Peygamber"den sonra, nesil nesil, devletten devlete (devlet isimleri değişse bile) aslından tek harf noksansız olarak gelen İslâm, Osmanlı'nın elinde en geniş coğrafya üzerinde, insanlara insanca yaşamanın somut örneğini verdikten sonra, yine aynı Osmanlı'nın aşk ve vecdini kaybetmeye başlamasıyla birlikte daha geniş alanlardaki insanlara, "insanca yaşamanın" onurunu tattıramadı (durakladı)... Ve Osmanlı'da ipler kaba softa ham yobazın eline geçince, olması gerekenle olan arasındaki çelişki başgösterdi. Aşksız, vecdsiz, anlayışsız, ruhsuz, nasipsiz, özden uzak uygulama süreci doğal olarak "gerileme" sürecini beraberinde getirdi. Osmanlı'nın malum sonuyla da, "Eskimez Yeni" devlet pratiğinden çekildi...

Osmanlı'dan geriye kalan topraklarsa emperyalistler tarafından yağma ve talan edilirken, öz devletlerini yitiren "Mutlak Fikir" bağlıları, lokma lokma bölünen öz vatanları üzerine kurulan emperyalist güdümlü zalim devletçiklerin yönetiminde paryalaştılar...

Yakın geçmişe kadar bu hale ağıtlar yakılıyor, gözyaşları dökülüyordu, "Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik" gibi yaklaşımlarla mazinin büyüklüğü ile avunulmaya çalışılıyordu...

Şimdilerdeyse, "Mutlak Fikir" bağlıları", yitirdiklerini devrimci bir atılımla kurşun menzilinde aramaktalar, yeniden kurmaya karar verdikleri devletlerinin temel harcını mübarek kanlarıyla yoğurmaktalar...

"İşte Moro..." Dünyanın öbür ucunda bir ülke... Ve Marcos... Moro'lu "Mutlak Fikir" bağlılarına zulmeden bir Amerikan kuyrukçusu eli kanlı diktatör... Ve Moro'lu Akıncı, emperyalizme ve onun yerli uşağı Marcos'a karşı inancının ve insanının kavgasını yılmadan sürdüren...

"Moro Destanı", Moro'lunun soylu başkaldırısından yola çıkarak tüm "Mutlak Fikir" bağlılarının yitirdikleri devletlerini "kan pahası", "can pahası" yeniden kurma kavgalarının destanı. Türkiye edebiyatının "Mutlak Fikir" cephesinde bir indifa!.. Sesi ve tesiri Edirne'den Kars'a kadar yayılan...

"Moro Destanı" Yenidevir Gazetesinde yayınlanan ilk bölümüyle kartpostal olmuş, poster olmuş, marş olmuş, dilden dile ülkeden ülkeye ezbere aktarılır hale gelmiş, kıvılcım bekleyen ruhları yangın yerine çevirmiş bir güçlü eser...

"Moro Destanı" edebiyetın silah olarak kullanımının "nasıl"ına mükemmel bir cevap...

Türkiye akıncılarının "Mutlak Fikri" yaşanana gerçek kılma kavgalarına yeni bir hız kazanduran eserin sahibi S. Mirzabeyoğlu'nu, esere desenleri ile katkıda bulunan Yalçın Turgut'u ve daha fazla gecikmesine engel olarak bizlere ulaştıran GÖY'ü gönülden kutlarım.

Sağına ve soluna bakmadan "Kim Var" denilince" Ben varım" cevabını verebilecek bir gençlik...
NFK
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 21-10-2010, Saat:09:33 AM, Düzenleyen: Deli_Akıncı.
RE: SALİH MİRZABEYOĞLU...
İdeolocya ve İhtilâl
Kavganın İçinden

[Resim: es03.jpg]


GİRİŞ-ÖNSÖZ

• Eskimez, solmaz, pörsümez, YENİ'nin vasıtalığına uygun olarak kendi kendinde tükenici ve sınırlı (statik) bir çerçeve belirtmeyen; her yöne kol kol yayılıcı ve nesilden nesile geçecek süreli bir ruh ve sistem...

Mücadelemizde, meseleleri kendisiyle çözebildiğimiz ve bunu "iç" ve "dış"a doğru talep edeceğimiz şekillere ve isteklere dökebildikçe kendisiyle yürüdüğümüzü söyleyebildikçe kendisiyle yürüdüğümüzü söyleyebileceğimiz ve kendisini de yürütmüş olacağımız ruh ve sistem...

Bu eser, onu anlamayı sistemleştirme ve kendisindeki ipuçlarından hareketle "aksiyon cephesini" örgütleştirme yolunda ilk ve tek... gerçekleştirilmesi gerekene nispetle de önsöz...

• Davamızın "dost" ve "düşman" kutuplarını ve meselelerini, her sahada verdiği eserlerle "kuşatıcı" Büyük Doğu aksiyon kürsüsü ve mimarı karşısında, onu örterek kendini kuşatıcı ve nesil yoğurucu gösterme heveslileri... ve yaptığı işte onu kendisine engel görerek, kendisinden daha cücelerin yanına kaçan eski kurusıkı pohpohçuların tavrı... Evet bu tavırlar ve bu davırlara karşılık kendi gayemizi şöyle belirtmiştir:

"Kendimizi riya üsluplu tevâzu gösterişinden uzak tutarak belirtelim ki(...) "sınır boyunca afyon çekişlerden" ayrılan ve kanla mücadelesini veren bir gençlik ifadesine vesile olduksa, bugün yine aynı ruha (Büyük Doğu İdealine) bağlı olarak, bu oluştaki payı gündeme getirme durumundayız...

"Olmuş" görünme yüzsüzlüğüyle bu zeminde boy gösterenlerle; yapılanlardan "olma sancısı" çekenleri ayırdedebilen "sancılı"lar, munun sebebini, kendini göz planına dikici bir davranışta değil, kuşanılmaya çalışılan (Büyük Doğu) aksiyonu ruhunu işaret niyetinde arasınlar...
Tabiatta canlılık ifade eden her yerde asalakların türemesi gibi, bu canlılıkta, zemzem kuyusuna işeme niyetli parsacı çıkışlar, kuşanılması gereken (Büyük Doğu) ruhuna dil uzatınca; o ruhun kuşanabildiğimizce "verimi"ni göz planına getirme vazife olarak belirir... Nereden nasıl geldiklerini bilmeyenler, nereye ve "nasıl" gideceklerini de bilmeyen "günün" adamlarıdır...

İşimizin, bu farkı anlayanlarla olduğunu bildirerek ve "olmamış gereken" yanında aldığımız mesafeye rağmen bunu "hiç" kabul ederek, dört sene önce (1975) ilk gün işaretlediğimiz doğrultuda ve dört sene önceyi hatırlatıcı bir sesle çıkıyoruz... Bu sefer küçük bir gurup ifadesindeki bizle değil, aralarından şehit düştükçe, şehitliği isteme şuurundaki gazileri daha yükseğe tırmanıcı bir "gençlik" ifadesiyle...

"Dâva çilekeşinin hamurkârlığını yaptığı gençliğe; "nerdesin?" feryadına aksi seda gibi tekrarlayıcı "nerdesin?" cevabıyla değil; murad edilenin GÖLGESİ kabul edilebilirsek burdayız, hedefimiz aslı gibi olmaktır." (1)

• Ve haykırışımızın rengine ilk karşılık sesi; MÜJDELERİN MÜJDESİ...

"Birkaç gün önce... Büyük Doğu Yayınlarının idare yerine birer meşale kıvraklığında üç genç geldi. (2) Oturdular ve tek kelime söylemeden bana bir dergi uzattılar: AKINCI GÜÇ... Bunlar bu dergiyi çıkaran ve güden gençler...

En telaşlı ânımda; dergilerine bir göz atmak imkânından da mahrum bulunduğum şartlar altında, ancak bir çay içebilecek kadar kısa bir zaman içinde temas edebildiğim ve büyük teması Ankara'dan dönüşüme ertelediğim bu gençler, benim, bugünkü İslâm gençliğine musallat ayrılık ve aykırılık mikropları üzerindeki görüşlerimi dinlerken, öylesine müteessir oldular ki, içlerinden biri hıçkırıklarını tutamadı ve başını ellerine gömerek ağlamaya başladı...

Dondum ve acıyla doldum...

Gece yatağıma uzanıp dergilerini açtığım zaman ne görsem iyi?.. Bir baştan öbür başa Büyük Doğu İdealinin destanı... Hem de en derin fikir tabakalarına kadar nüfûz edici ve bugünkü aydın İslâm gençliğini Büyük Doğu mihrak ve istikametinde gösterici bir tahlil, terkip, tefekkür ve tahassüs ifadesiyle... Alkol kokulu cenaze çelenklerinden daha âdi pohpohlamalarla değil... Duyarak, düşünerek ve yaşayarak...

Hayatım ve dâvamın en acıklı inkisar ve ıstırabını beykelleştiren MSP devşirmesi bu gençler, şimdi demetlerinin bağını çatlatıyor, yepyeni bir demetlenme hasretiyle öz kaynaklarının adını veriyor; ve bu, kendi kendisini tâyin ve tespit işinde en soylu ve şahsiyetli çile hakkını tüttürüyordu.

Karanlık bir zindan odasında nazbını sayan bir adama "kalk ve toplan! Yanlışlıkları ilâhi adaletle kendi kendisine patlak verdi!.. Artık açık hava ve güneş senin!" hitabına ermiş gibi oldum ve ben de o genç gibi ağladım.

15 yıllık oluşunun harcı içinde alın terim, hummalı nefesim ve olanca kımıldama gücüm yatan "Millî Türk Talebe Birliğii"niin niyahet ölü kalıplar içinde tonduruluşu, tek ümit halinde yöneldiğiim Ülkücü gençliğin de henüş ruh adeleleriine büyük vecd ve tefekkür cereyanını vermeye fırsat bulunmayışı önünde, bu, en beklenmedik yerden kendi kendisine yükselen ses, bana müjdelerin müjdesini getirdi:

—"Onlar benim ardımdan gelmeyecek, ben onların arkasından koşacağım!" (N.F.K.) (3)

· Ve arkasından söyleyeceğimiz her sözün bizi ifadeden âciz kalacağı; içimizde yangın, dışımızda apışmış gözyaşlarına süküleyen hissiyata sebep, kendi el yazısıyla ithaf... Hemen belirtelim ki, bu ithaf, çerçevelediği mânâyı hedef bilen gençliğin kendine ithaf bileceği bir mânâyı kuşatır:

IŞIK
Hiç beklemediğim bir zamanda, hiç beklemediğim bir mekândan bir ışık fışkırdı.
Daima böyledir. İlâhî tecelliler hep böyle tepeden inme gelir. Allah'ın tecellileri, yapmacıksız ve zorlamasız, boynunuz bükük, köşenizde otururken görünüverir.
Bu ışık, hiç birini görüp tanımadığım, görüp tanıyınca da aramışdaki ezelî yakınlığa şahit olduğum gençlerden.. Şu anda üçüncü sayısı elinizde olan "Akıncı Güç" isimli derginin ilk sayısından...

Bunlar MSP'nın koruduğu ve geliştirmeye çalıştığı "Akıncılar" gençliğinden bir demettir ve işin özü olarak şu sayhayı koparmaktadır:
— Biz ruh hamurumuzu Büyük Doğu teknesinde ve onu yoğuran ellerde idrak ettik ve başka hiç bir tarafa gönül ve kafa nispeti kabul etmeyiz.

MSP'ye karşı vaziyetim ve onun ulvî dâvayı harcamakta gösterdiği ehliyetsizliğe isyanın malûm olduğuna göre, ilk kalemde bu tecellî beni şaşırtmalı ve samimiliğinden şüpheye düşürmeliydi.
Ama öyle olmadı; bu gençlerin son zamanlardaki düzmece ve ezberletmece teşkilat örneklerinin ruh haletinden uzak olduklarını gördüm ve bana (antipatik) gelen zümre adlarına rağmen onları göğsüme bastım.

Dergilerinde aynen yayınlanmak üzere el yazımla kâğıda döktüğüm bu satırları kendilerine ithaf ederken, Akıncı, Ülkücü ve daha bilmem neci çevreler bir arada, dâvamızın billûr sarayını, kafdağının, yani kopyekûn insanlıkça özlenen eskimez ve pörsümez ideal tepsenin en yüksek noktasında inşa istidadında mimar namzetleri olarak onları selâmlarım.

Onbeşinci İslâm asrının kapısında, İslâmın ebedî gençliğini ve yeniliğini, her an genç, taze ve yeni kimliklerinde ışıdatsınlar ve kafdağına tırmanmak kadar zor ve çetin gayenin mâna ve madde şartlarına ersinler...

Bu kör dövüşü hengâmesinde, ümidim şimdilik hangi çevreden olursa olsun, işte bu gençlerin belirttiği mayadadır." (4)

• Arkasından, tarafımızdan yayınlanan tarihî kıymete haiz ve ne yazık ki mühimliğine nispetle dikkatsizlik ve baskı hatalarıyla malûl olarak çıkmış, kendimizi ve yolumuzu hiçbir yöne çekilemez şekilde tam olarak belirtici deklerasyon... (5)

Bu deklerasyon, 40 senelik kanlı fikir çileleriyle, hapishane çileleriyle ve şartların en son haddiyle zorluk belirttiği dönemlerde verilen mücadelelerle örgüleştirilen "mâna"ya bağlılığımızı tam olarak belirtici ve bu özelliğinden dolayı kalıcı, ayrıca; döneğinden hesap sorulmasını gerektirecek şekilde bağlayıcıdır. Eksiksiz olarak şu;

"I. Ruh hamurunu Büyük Doğu teknesinde ve onun mimarı elinde idrak eden AKINCI GÜÇ, Millî Selamet Partisi'nın teşkilâtlandırdığı Akıncılar çevresi içinden fışkırmış; yolunu, hedefini, temelini ve kaynağını, hiç bir tereddüde fırsat vermeyecek şekilde açıkça belirtmiştir. Ve BÜYÜK DOĞU idealine doğru, —dar çerçevelerden kurtulmuş hususi bir kolu gösteren Akıncı Güç—, tek güdüm işareti almaksızın yolunu bulmuştur.
II. Kendisinden başka hiç bir tarafa gönül ve nisbeti kabul etmediğimiz bu yol, Peygamberler Peygamberinin kum tepelerine çizip yanlarına çapraz hatlar çektiği düz yolun ta kendisidir. Ve adı "gerçek İslâmiyet"tir.
III. "Kurtuluş Fırkası" diye isimlendirilen bu yolun çapraz çizgileriyle "Akıncı Güç"ün hiç bir ilişkisi olamaz. Bu çapraz yollar günümüzün küfür nirengi noktası olan malûm partilere karşı olsalar da hiç birinde kendi ruhumuzun tümüyle tercümanı olmak kıymet ve haysiyetini görmediğimizi ilân ve beyan ederiz.
IV. Hangi birlik ve topluluktan olduğumuzu göstermenin arefe günündeyiz.
V. Hareketimiz geliş yolunu tıkamak değil, geliş yolunu tıkayan ve karartan yolları tıkamak noktasında... Kısaca PAZARLIKSIZ OLARAK KİM ALLAH VE RESULU DİYORSA BİZ ONDAN, O DA BİZDENDİR. Ve kim yolumuzu en şaşmaz ve tâviz vermez istikamet bilgisiyle gösteriyorsa liderimiz odur.
VI. Esilerden hiç bir ümidimiz yok ve gözümüz pazarlıksız İslâm aşkının yeni gençliğinde...
VII. İsa Peygambere atfedilen meşhur kelâm gereğince "bizden olmayanlar bize zıttır; bizimle toplanmayanlar dağıtır" hikmeti şiarımızdır.
VIII. Bu şiar içinde İslâm gençliği, yani olanca saffet ve asliyyetiyle gerçek İslâm gençliğini dar çerçevelerini tepeleyerek çevremize ve saflarımıza katılmaya çağırıyoruz. Bu çevrenin adı, ruhu, mekânı ve zamanı yakında mahyalaşacaktır.
IX. Aramıza katılmamaya sebep gösterilebilecek hiç bir mâzerete açık kapı bırakmamak ve her türlü mâzereti mahkûm etmek için peşinen bildirelim ki, bizim hiç bir teşekküle hasis hesaplara dayalı bir sürtüşmemiş yoktur ve hiç bir teşekküle karşı da intikam hesabımız bulunmamaktadır. Derdimiz sadece dâvamızı dar ve hasis çerçevelere harcanmaktan kurtakmak ve kızgın bir aşk posında erimek ve kaynaşmak hasretinde ifadeli..."

• Ve arada, mânası açık ve her türlü söz üstü büyük TARİHİ HADİSE... Akıncı Güç kadrosuna ithaf edilen Büyük Doğu İdeolocyasına ek: İSLAMI YENİLEMEK.

• "İslâm yenilenmez. Anlayışı yenilek gerekir.

• Anlayış mı? Nurun aynadaki aksi... Aynayı yenilemek..

• Güneş yenilenemez. Göz yenilenir.

• İslâm, başı ve sonu olmayan ebedi yeninin ismi... Ona her an biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik...

• "Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır" hadisesindeki sonsuz hikmettir ki, yeninin ve yeniliğin sırrını getirmiştir.

. Dava işte bu mânada İslâm'ın ve örnek nesli, Resûl eliyle yuğurulan sahabiler..
• Sahabilerin ardından "Tabi"ler bu nesil çizgisini uzatmışsa da onlardan sonra dava içtimai planda zaafa ve büyük ferdi zuhurların çevrelediği mahzun zümrelerden öteye geçilememiştir. Bu tecellide, muhafazası en zor iş olan aşkı kaybetmenin ve kaba yapayalnız dış planda kalmanın neticesi olarak ilâhi hiktem aşikâr...

• Emevi ve Abbasi devrelerini takip ederek Türk'ün eline geçen İslâmî devlet livası, 600 küsur yıllık gerçek devlet hayatının ancak 250 senesinde böyle bir nesle yataklık etmiş, ondan sonra 300 yıl korkunç bir aşk ve üstün anlayıştan yoksunluk çığrına girmiş, 100 küsur senedir de, aynı ham yobaz ve kaba softa idrakinin tersine dönük şekliyle bütün cehdini İslâm'a karşı çıkmakta bulmuştur.

• O gün bugündür ki, nesillere kahraman diye tanıtılanlar, İslâm'dan tiksinmenin fikrî ve fiilî icracıları olmuştur.

• İslâmı, zatından zerre feda etmeden olanca saffet ve asliyetiyle kucaklayabilecek ve nefislerinde yenileyecek nesillerin böylece köküne kibrit suyu dökülmeye başlanınca din ihtiyacından büsbütün kurtulamayan muvâzaacı mizaçlar her tarafta işi reformculuğa dökmüş; ve olduğu gibi bir İslâm'a kapı açmaya bakılmıştır.

• Reformcu, İslâm'ı şu veya bu görüş ve mezhep lokomotifine bağlamak, onu zatına ve aslına göre değil, kendi şahsî nefsine ve idrakine iliştirmeye kalkmak, böylece çürük gördüğü bir binayı kendince payandalamaya yeltenmek bakımından, İslâm'a cepheden zıt olanlardan daha tehlikelidir; ve İslâm'ı kalb ve göz yenilenmesi yoluyla koruyacak olan nesil, cemiyet dairesi içinde kendisine üç düşman tanıyacaktır; Aşksız ham yobaz, duygusuz kâfir, nasipsiz reformcu... Yani ruhu, kör nefsinde kabuklaştıran, büsbütün inkâr eden ve ikisi arasında arabuluculuğuna kalkışan...

• İslâm, 500 yıl kılıcını elinde tutan Türkiye'de bozuldu ve her yerde altüst oldu. Bu, ancak Türkiye'de düzelirse her yerde sağlığa kavuşabileceğine ait İlâhî bir ihtar...

• İslâmı yenileyecek olan nesil, bu, ruh ve madde felâketleri Türkiye'sinde son ve som, hepçi ve bütüncü tepki halinde zuhur etmekle mükellef...

• Bunca zevalin ardından ancak kemal çığırı açılabilir.

• Dört büyük halifenin sırayla şiarları olan merhamet, celadet, edeb ve akılda tam ikmalli ve teçhizatlı olarak, 15. İslâm Asrının eşiğinde, İslâmı yenileme davasını çözümlemeye güçlü nesilden, ana rahmini tekmeleyici sesler duyuluyor. Aya gitmek hüner değil, bu sesleri güneşten duyulacak derecede fikirde ve aksiyonda yükseltmek marifet.." (6)

• Evet...

Biz (dar anlamda biz değil, nesil olarak biz) bu görevin altında dava adına duyduğumuz sancı ve huzursuzluk derecesinde, bu huzursuzluğun şiddeti derecesinde huzur duyabiliriz... Huzurumuz, duyduğumuz huzursuzluk ve sancımızca...

Her an, her nefes alışta ihtilâl-inkılâbın rüyasını görecek, hayatını buna göre ayarlayacak, hiçbir zaman hiçbir tehlikeden yılmayacak, son nefesine kadar dönmeyecek, kafa ve ruh disiplini içinde gerçekleştirmenin mâna ve madde şartlarına ermeye çalışacak... Evet planlı ve sistemli bir taarruzu gerçekleştirecek şekilde kadrolaşacak bir nesil olma görevi...

• Açıkça söyleyelim ki; bu liyâkate ermenin ilk şartı ruh ve kafaca batağa yayılmış manda rehâvetinden kurtulmak ve bu işin nasıl olacağı hakkında düşünür görünme maskaralığından çıkarak düşünmedir. En azından (nefsini zora sokamayanlara sözümüz yok) ihtilâl-inkılâb hakkında devşirileni anlayacak duruma gelmenin çaresine bakmak...

• Bu nesil (yani biz) kendi apışmış haline vücut verici sebepleri gerçekleştirenlerden (ister içimizde ister dışımızda olsunlar) davacı olmadıkça, bu ruha ermedikçe, kendini dava adamı olam liyâkatinden uzak ve toprakta kıvranan solucan bilsin...

• Bu eser, başta da söylediğimiz gibi Büyük Doğu davasının aksiyon cephesini örgüleştirme yolunda ilk ve tek... yapılması gerekene nispetle de önsöz... Muhteviyatı, kitaplık çapta düşünülen meselelerin olayların içinde dinamik plânda ve AKINCI GÜÇ dergisinde kısım kısım işlenmesiyle meydana geldi. Ve okunurken görüleceği üzere, davayı cehaletle öne sürüp çirkinleştiren ve çökertenler damgalandı; teşhir edildi. En azından bu işin tekerlemelerle olmayacağı gösterildi; mânasız orta malı lâfların, esasta ne mânaya geldiği açıklandı. (Eğer yanlıştan dönenler olursa, "suçtan dönenlere altından köprüler inşa etmeli" anlayışının gereği olarak bağrağımızı açarız. İşaretlediğimiz yanlışlıklar da, üzerinde "girilmez" yazılı levha olarak kalır.)

• Son olarak...

Bizim hazırladığımız ve istediğimiz "durum" gerçekleşti: Herkesin kendine İslâm adına İslâm dışı çarpık dengeler kurduğu, hareket adına altı çizilecek tek cümlecik edemez ve buna rağmen düşünce adamı, sanatçı, politikacı ve daha bilmem neci havalarda vakit geçirdiği sırada... evet tam bu sırada Gölge'nin birinci ve ikinci (özellikle birinci) dönemindeki gibi bir darbede sahte dengeler bozuldu: Sanattan düşünceye kadar, eski halleriyle şimdiyi karşılaştırabilirisiniz... Böylece karşılıklı eleştiri dönemi de açıldı; şimdilik tepkiler maskaralık ve komiklik seviyesini aşmasa da...

Burada bir noktayı daha açıklamakta yarar var: Çıkışımızda yaşı 40 civarındaki ve üstündeki sanatçı (!), fikir adamı(!) vs. tiplerin isim zikredilmeden bir genelleme içinde de olsa eleştirilişi (yakınlarımızca bile) merhamet uyandırdı. Haksızlığımız açısından değil de, acıma duygusundan doğan sitemle karşılaştık. Ancak olup olacağı bu kadar diyeceğimiz tiplerin kendilerini gösterme merakı yüzünden de bu görevin yerine getirilişi daha fazla ertelenemezdi. Ve gösterdikleri bayağı tepkiler, onlar hakkındaki "kapasitesiz, pörsük ve keleş" hükmümüzü pekiştirdi. Yine de kıskançlıktan ne halt ettiğini bilmez kadınsı tutumlarını bırakmaların ve "oluş yonu"na girerek bizi yanıltmalarını dileriz.

S. Mirzabeyoğlu

Sağına ve soluna bakmadan "Kim Var" denilince" Ben varım" cevabını verebilecek bir gençlik...
NFK
Bunu ilk beğenen sen ol.
RE: SALİH MİRZABEYOĞLU...
Yaşamayı Deneme
KİM'in Romanı


[Resim: es04.jpg]


Bu kitap, gaye’ye giden yolda her vasıtayı kullanma gayesine bağlı olarak, muvaffak bir oluşum çizgisinin en başındaki ürünleri gösterir ve şimdi bulunulan noktanın ilerisine doğru sanat açısından da pencere açma niyetiyle yayına girerken, içinde işaretlenen zaman diliminde ve oluşum çizgisinin hikâyesi olarak da eserin mevzuu içinde.

Anlaşılması gereken gençlik ruhundan kesitlerle, kurak bir iklime doğmuş nesillerin “yeni bir dünya görüşü” ihtiyacını, şu veya bu vesilelerle ortaya çıkan “kim”lik bunalımını ve toplumsal değerler kaosu içindeki yaşama savaşını, yazı türleri çeşitleriyle ortaya koyan mektuplar; KİM’in romanı...

Bir dönemin, toplayıcı anten, fakat “sentez”e uzak bir ruhta düğümlenmiş aksi...

İşte YAŞAMAYI DENEME!..


Sağına ve soluna bakmadan "Kim Var" denilince" Ben varım" cevabını verebilecek bir gençlik...
NFK
Bunu ilk beğenen sen ol.
RE: SALİH MİRZABEYOĞLU...
Münşeat
Önsöz • Bayramlık


[Resim: es05.jpg]


“Münşeat”, mektublar ve nesir yazılar demek… Benim kullandığım mânâ ise, eserin muhtevasında da görüleceği üzere, lûgat karşılığı değil de, iştikakları çerçevesinde anlaşılması gereken, onlardan yön alır ve onlara can verir, kendi muhtevasını temin edici bir kavram, bir ıstılahî mânâ… Hususen bir tarz, bir usul ismi; icâdımın ismi!..



İflak, “şiir okurken fesahat üzere olmak, kelime ve mânâ icâd etmek” demek; uydurma değil, icâd. “Kelime”, lûgattan mefhuma, mevhumdan kavrama, kategoriden sistem anlamlarına kadar, ister isim, ister sıfat, ister fiil, ister zarf vesaire şeklinde, isterse kendine âit ilimlere mevzu olsun, kendini empoze eden ihtiyaçlara nisbetle icâda mevzudur; keza usul, üslûb ve tarza isim olurken de!



“Münşeat”, muhtevası nesir tarzında ele alınmış bir eser değil, bir edebiyat nevi olarak kendini unsurlarıyla tanıtan “şiir” olmadığı gibi, aynı şekilde bilinen “mensur şiir” de değil. Onu “not defteri” kabilinden karalamalardan ayıran husus da, keyfiyet cihetinden karalama olmayan muhtevası ve mücerret şiiriyet belirten edası.



Münşeat, “münşee”kelimesinin çoğulu; “münşee” ise, müsvedde yazılan kağıt ve “yelkeni çekilmiş gemi” anlamına geliyor. “Şi’r”den “şi’ra”ya kadar olan kelimelere bakmak gerek.



Şi’r: şiir. Anlamak, idrak… Şir: Aslan. Süt… Şira’: Yelken. Gemi yelkeni… Şira: Satın alma, satın alınma… Şir’a: Şeria. Bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol.



Gemi yelkeni: Yerden birşey toplamak. Yaşlı olmak. Kadr ve mertebesi büyük olmak. Celil, büyük, ulu. Parlak, açık, zâhir… Suya varacak yol: Her nesnenin muazzamı. Cemaat. Taşkın sel suyu. Taşkın, coşkun. Mürid. Kâr, fayda. Rengi kara olan şeyler. Kust otu. Sevdalar. Baş ağrısı. Rahatsız etme, sıkıntı verme.



Müna: Suya giden yol. Birinin yerine kaim-i makam olmak. Arzular. Mekke’de hacıların Kurban Bayramı’nda kurban kestikleri ve şeytan taşladıkları yer.



“Su, ışık, nur” gibi iştikak ilgisi yanında, “Kur’ân zatiyeti bakımından nurdur, bu bakımdan kendini idrak etmez; Allah nuru kime verdiyse, Kur’ân’ı da ona vermiştir” meselesi gözönünde tutulursa, Allah’ın muradı olan hakikate nisbetle “bilgi” ve “gerçek”in onun görünümleri olması, uygunlukça, “yol”a ruhça katılmak ve hakikî muhteva demektir ki, bizzat hakikat olur; hakikatten. İşte “şiir idraki”ne misâl bir yerde, o heyet-i mecmuadan olarak, “Münşeat”; eserin ismi, mânâsı ve usul belirtişiyle bu.



“Önsöz”, takdim; şimdi “Münşeat”ın 1. Levha muhtevasını gösteren bu kısım, 1981’de tek kelimeyle “feci” dizgi ve mizanpaj rezaleti olarak, müstakil bir şiir –diyelim!– kitabı olarak çıktı. Doğru mânâ ve gelişmiş muhtevası ile bu eserde “alt başlık” diye muhafazası, ardındaki Levhaları kendine bağlayıcı olması yüzünden; ayrıca, devam edebilecek “münşeat” tarzı eserlerin ilki mânâsına gelebilir. Göreceğiz!



Îd: Bayram. Gidip tekrar gelen, bir kimsede âdet olan şey… “Suya giden yol” ile Kurban bayramı arasındaki mânâ akrabalığı, “müna” kelimesinde görünüyor. Bunun yanında, “çift” ve “Kurban bayramı” mânâsına gelen “şef” kelimesinin ebcedi de, “Salih Mirzabeyoğlu”na denk geliyor... Ve benim hiçbir iradî dahlim olmadan kendiliğinden görünüveren hoş bir tevafuk: “Elimde, Mektubat isimli ve alt başlığı Bayramlık olan bir kitab var. Benim eserim imiş, ikinci baskı!”... Hırka-i Tecrîd isimli eserimde mevcut ve seneler öncesine âit bir rüyâ!
Mânâda “nefsin fedası” olan “kurban”, her ân fedada olmak gereken nefsin muhasebesi cümlesinden niyetine, “münşeat” tarzına mevzu oluyor!



Mirar: Kerre. Defa. (Îd)... Îd: Bayram...
Mirar: 441... Kısakürek: 441... Salih Mirzabeyoğlu: 441.
Sağına ve soluna bakmadan "Kim Var" denilince" Ben varım" cevabını verebilecek bir gençlik...
NFK
Bunu ilk beğenen sen ol.
RE: SALİH MİRZABEYOĞLU...
Tarihten Bir Yaprak
[Resim: es06.jpg]

ZAMAN ŞUURU
Kulakların fikir adına karga seslerinden başka bir şey duymaması ve maymunlaşması bir yana, kendisini yok edecek fikirsizliği insiyakla olsun sezme iktidarından mahrum uyuşukluğunu, en azından müspete ihtiyacı gösterecek olan bir cinnet patlamasından başka ne sarsabilir? Hani, “Mütefekkir”in ‘his iptali’ olarak vasıflandırdığı, ıstırap çekme hassasının bile kaybolduğu hal. Tarih, Hicri 1401. Kime mi söylüyoruz? Ne hazindir ki, şöyle veya böyle üzerine alınacaklar da, fikirsizliğini olsun görme nasibinde olanlar; bunun marifet olduğu bir zamandayız.

Ne fikir ne hareket plânında, öncüsü, yol göstericisi ve rehberi olmayan, ani bir patlak halindeki “zuhur”umuzun manasını, her şart altında ve şartların gerektirdiği vasıtalar çerçevesinde yürüteceğiz.

Bize sorsalar: Geçmişinizin mesuliyeti size ait olarak girdiğiniz “Büyük Fikir Kapısından”, yine fikir ve ruh çerçevesinde cereyan eden temastan sonra, bugün tekrar serbest olarak, o kapıya ruhi ve fikri bağlılığınızı ne zamana kadar devam ettirebileceksiniz?

Biz de cevap versek: O kapı önünde sadece kendimizi anlatsak ne çapta bir aşk destanı doğardı biliyor musunuz? Bilseydiniz, bunun tersini hiçbir zaman göremeyeceğinizi de bilirdiniz. Biz o nefesi genişletmeyi, yaymayı, hayatımızın sebebi, manası, tek kelimeyle hayattaki görevimiz bilmişiz; anlamayı ve anlatmayı. İşte anlama ve anlatılması gereken en mühim mesele: “Nihayet zamanın kokutulduğu ve taaffün mevceleri halinde göklere yükseldiği bir vatana çatmış bulunuyoruz. Her millet, iyi kötü, kendisine göre zaman ölçüsü içinde giderken, bizim bu halimiz en kaba manasıyla bile artık zamanımızın tükenmek üzere olduğuna işâret... Hiç olmazsa bu dehşet hissini kavrasak daha bir çok şeyi kavramak istidadına kavuşmuş oluruz” (1)

***

İçinde bulunduğumuz zaman ve mekân etofu (yapısı, dokusu), neticeler dünyası olarak halimizi gösterir; hal ifadesi... Bu hale vücut verici sebeplerin araştırılması, tarihi çözümlemenin mevzuu olarak geçmişimizi gösterir; sebepler dünyası... Neticeler dünyasından (olandan) hareketle, ihtimaller aleminde olması gerekeni bulma; ihtimaller aleminin mihrak noktasını yakalama davası...

Halin, geçmiş, hal ve geleceği ifade ettiğini söylemek oldukça sıradan. Ancak, gerek bunun nitelenmesi ve gerekse çetin fikir çileleri ile kutuplaşıp, sıradan hale gelince mahrum nasipler üzerinde tesir meydana getirmez nice kavramlar gibi, yeniden anlaşılması gereken bir mesele. Bu bakımdan, eşya ve hadiselerin sürekli yapısı içinde zamanın zahiren geriye dönüp geçmişin haldeki duruma bağlanması, adeta geçmişin bilgisini ruha yansımış halihazırda “oluş” içindeki şuurla yeniden kurma ve halde “zaman ölçüsü” yakalama işinin, vesikalara dayalı malum tarih anlayışından ve hale muhatap olana nispetle hükmünü ona hakim kılan tarih görüşünden farkını işâretleyebilmek için, “tarih şuuru” yerine “zaman şuuru” dedik.

Kısaca ve topluca: “Topyekün hadiselerin, üstünde tohumlaştığı, açıldığı, geliştiği, sonra solduğu, pörsüdüğü,erdiği silindiği, onsuz OLUŞ’un yok”(2) olduğu zamanın mekânda tecelli eden objektif temposu yanında, “varlık”ın geleceğe doğru gerçekleşmelerle ortaya çıkacak yönünün de onun muhtevası içinde olması ve buna göre; kemmiyetlerin (şeyler ve nesneler) zaman-mekân birliğinde “olan”ı, keyfiyetlerin ise (ki, eşya ve hadiselerin özü, aslı, mayasıdır). “olan”dan hareketle “olması gereken”e doğru var “oluş”u göstermesi bakımından, zamanla keyfiyet arasındaki alakayı ve tıpkı müessesenin”yapı”nın çitini ifade etmesindeki manayla, “insan”daki geçmişle dolu geleceğe açık sübjektif zaman”yapı”sını gösterici tarih anlayışı.

"Vakıa sebep olmadan netice doğmaz; fakat neticeyi teşhis ettirici yolların da sebep kutbuna bağlı düğümleri vardır. Öyle ki, sebep, bütün kendi eseri olan netice yollarından da aranabilir.”(3) İşte bu usulün, “hal”de bize zaman ölçüsünü kazandıracak ve geçmişi haldeki aksiyonu feyzlendirme malzemesi yaparak geleceğe sarkıtarak, “belli bir şekilde düşünme ve hareket etme kabiliyetini” teşekkül ettiren “tarih şuuru”.

Bu anlayış aynı zamanda, güya İslâmi niyetli, ancak haldeki “insan”a hükmünü hakim kılan tarihi görüş kokululardan uzak. Bu yüzdendir ki, geçmişten geleceğe uzanan çizgide,insanı kendi aksiyonuyla değerlendirme yerine onu mesuliyetten kurtarıcı “kaderin elinde oyuncak” anlayışına yaklaştıran, “davanın gerçekleşmesini İlahi İrade’den çok, sanki kendi gerçekleştirecekmiş gibi benlik havasında” vs. gibi doğrularla yanlışları birlikte ifade eden görüşlere de uzak. Çünkü bizim bahsettiğimiz tarih şuuru içinde, diğer iki tarih anlayışı da gerçek değerini ve yerini bulduğu için, insan kaderin elinde oyuncak değil; kader insana yüklenmiş olarak, insanın yaptığı kaderdir. Buna göre, benim insani memuriyetim gereği “davayı BEN gerçekleştireceğim” çünkü, “kimse kaderin sırlarını ve tecellilerini olduğu yerde beklemek selahiyetinde ve kudretinde değildir. Kader, bir amel meselesi değildir; bir itikad meselesidir.”(4)

Yakından bakarsak; bu anlayışla, neticeler dünyasından (olandan) hareketle ihtimal (olması gereken) hesabı, eşya ve hadiseler arasındaki ilişki ve sürecin, zaman-mekân birliği içinde ve “belli bir şekilde düşünme ve hareket etme kabiliyetinin” teşekkülü şeklinde, “oluşan” bir fikir olarak ele alınmasıdır; oluşan geleceğin fikri... (Böylece “tarih şuuru” derken, bunun bizzat dünya görüşümüzü işâretlediği anlaşılır. Malum Tarih ve şuuru da buna nisbetle ele alınır.) Bu fikir, haldeki aksiyonu beslemek için geçmişin halihazırdaki yansımasıyla kurulan ve “oluş”un özelliğine nüfuz etme gayesi bakımından keyfiyetçilik usulünü gösteren bir tecriddir. Keyfiyetçilik “her iş vahidini, onu saran mücerred (soyut) oluş cevherine (özelliğine-yaradılışına) göre değerlendirme davası...”(5)

Burada, geçmişten geleceğe uzanan ilişki ve süreç, haldeki “irade”nin aksiyonuna mevzu teşkil ettiği için, “kendi kendine gerçekleşme” mevzu dışıdır; söz konusu olan davranış (aksiyon) imkânıdır. İhtimal (gelecek) hesabında, gerçekler haline getirilecek davranış imkânları, davranış olması gerekenler ve gerçekleştirilmesi gereken değerler sözkonusu... Ve, insanı toplumun bir fonksiyonu gibi ele alarak, hareket ve düşünceyi kişilerin toplumdaki (kurum-çevre-yapı vs.) durumlarıyla kayıtlayan düşüncelere (ve tarih görüşüne) uzak.

***

Sosyal olay, cisim ve şeyleriyle zaman-mekân birliğinde görülen objektif (müşahhas) bir gerçek olmanın yanında, bunların yok olmasıyla kaybolmayan, sübjektif manasıyla bunların ilişki ve tesirleri, arkadan gelenlere devredilen dinamik yapı, şekil, örnek ve süreçtir. Ki, insan bu yüzden sosyal mekânda toplumsal “zamani yapı”ya da dahil olarak “zamani insan” oluşunun şuuruna erer. “İnsan”daki zaman karakteri, sosyal olayın “şey” ve “cisim”den çok, fert ve toplum ikili münasebeti halinde tezahür eden “süreç” ve “dinamik yapı” olmasından dolayı teşekkül eder.

Sosyoloji tarihle farkını, hadiseleri zaman ve mekândan müstakil olarak ve genel gerçekler çerçevesinde ele almak şeklinde belirtirken, besbelli ki, sosyal ve tarihi bünyede fonksiyonunu ifa eden ilişkilerin muhtevasına hakim gayelerin gerçek değerini, nihai gaye ve hedefini anlamak işi, bahsettiğimiz dünya görüşünü işâretleyici “tarih şuuru” ve usulü içinde.

Mazi, hal ve istikbali gözönünde tutucu, zamanı aşma gayesini nihai hedef ve kıymet ölçüsü olarak kabul eden bir dünya görüşünün ışığında durumumuzu değerlendirmek; bunu anlamak ve becerebilmek. İşte meselelerin meselesi...

***

Nasıl ki, lügattan kelimelerin ölü klişeler halinde ezberlenmesiyle lisan öğrenilemezse ve her ilim öğrenilmesi gereken ayrı bir dilse, bir dünya görüşü çatısı altında her mevzuun kuruluşu da ona bağlı bir dilin kuruluşudur. Bu bakımdan “hareket sistemi”ni oluşturma yolunda her adım, daha önceki meselelere aydınlık getiren bir kutuplaşmadır; değişik meseleler ve açılardan birbirini aydınlatarak berraklaşma... “Tarih şuuru” da, bütünlemeye gittiğimiz yolda, özellikle durum çözümlemesiyle birlikte gözönünde tutulması gereken, “temsil ettiğimiz mana” üzerine çekilmiş bir kat.

(Aynı zamanda da, zorun en kolaycı ağızdan ifadesi halinde, “İslam’da devlet” şeklindeki çıkışların, devletin ne muhtevası ne doğuşu ne fonksiyonu üzerinde düşünme usulüne malik olmaksızın saçmalamalarını tasfiye etmek üzere bir işâret).

Sözü Macar ihtilâline bağlamak istiyoruz. Hemen ve tek cümleyle belirtelim ki, Macar İhtilali, insanımızın “kendi şuuru”na ermesini istemeyen ve onu anti-komünist çizginin malzemesi olarak tutmak isteyen zihniyetçe şöyle veya böyle işlendi. Biz burada onu, kendi dilimizle ve onun etrafında işlediğimiz meselelerle gündeme getiriyor ve anti-komünist olmaktan başka bir mana ifade etmez adamlardan ayrı, kendi şuurumuzun nefret kutbunu şuurlarda kutuplaştırma verisi olarak ele alıyoruz. Anti-komünizm propagandası yaparken, onun yerine bir şey getiremeyerek komünist propagandası yapmış olan kafadan ayrı...

14 Mart 1981
Sağına ve soluna bakmadan "Kim Var" denilince" Ben varım" cevabını verebilecek bir gençlik...
NFK
Bunu ilk beğenen sen ol.
RE: SALİH MİRZABEYOĞLU...
Kültür Davamız
Temel Meseleler

[Resim: es07.jpg]

Takdim

Azat kabul etmez bir zaptolunmuşluk hissiyle ve bunu hayatının mânâsı bilen gençlik adına Üstadım’a...

Salih Mirzabeyoğlu
Ocak 1982
(Birinci Baskı)

NECİP FAZIL'DAN

Dünya bir inkılâp bekliyor... Dünyanın beklediği bu inkılâp, üç daire hâlinde... Dış daire dünya, içindeki daire İslâm âlemi, onun da içinde Türkiye... Asıl Türkiye... Merkez Türkiye.
·
Işıklar içinde, bir taraftan düdükler çalınırken, ancak kapatanların anladığı mânâda gemi yavaş yavaş batıyor ve salondakiler çığlığı basıyor:
-“Batıyoruz kurtarıcımız nerede!”
İşte bunu gören cins kafa (Toynbi) diyor ki:
-“İstikbâl İslâm’ındır!”
Ama şu sefil temsil kadrosundaki İslâmın değil!..
·
4 asırdır Doğu ve İslâm âlemindeki fikirle aksiyonu meczedici bir mütefekkir çıkamamış ve o gün bugün, maddemiz ve ruhumuz lif lif yoluna yoluna 21. asır eşiğindeki acıklı manzara doğmuştur.
·
Büyük mütefekkirden kasdım, kitap ve mücerret fikirler denizinde boğulmuş bir allâme veya nazariyeci değil, en haysiyetli tecrit ile en katı teşhisi evlendirebilmiş bir ameliyecidir... Böyleleri, bazen sâf, fakat sirayet gücündeki fikirde, bazen de belli başlı hareketlerin başında zuhur eder; yahut en değerli örnek olarak ikisini de biraraya getirmiş olabilir; fakat mutlaka kitaplık çapta zuhur etmek gibi bir mükellefiyet altındadır.
·
“Bu kitap, Cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin ilk ciddi fikir sesi ve ilk çileli nefs murakabesi eseridir.”
·
“Fikir çilesi haysiyetinin müstesna genci Salih Mirzabeyoğluna...”
·
Bize ağuşunu açmış. Takdirkârıyım!”

Sağına ve soluna bakmadan "Kim Var" denilince" Ben varım" cevabını verebilecek bir gençlik...
NFK
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.