Kur'an-ı Kerim’de yetmiş âyet-i kerime sabırdan bahseder. Hatta değişik kalıplarda
yüzün üzerinde âyet mevcuttur. Elbette Kur'an’ın üzerinde ısrarla durduğu ve ısrar etmesi sabır
konusunun öneminden kaynaklanır. Yoksa neden Rabbimiz bu kadar bahsetme gereği duysun?
Hayat bir süreçtir. Bütün bu hayat içinde muhtelif iniş ve çıkışlara rastlamak
mümkündür… Gün olur insanlar amansız bir hastalığa yakalanır, acı içinde kıvranır, gün olur
yoksulluk içerisinde kalır ve önemli ihtiyaçlarını bile temin edemez duruma düşer. Bazen ruhî
sıkıntılar içini kemirir ve hayat tamamen çekilmez bir hale gelir. Bazen de vazifesinin
şuurunda bulunan nice insan inancının gereği, kutlu değerler uğruna, İslâmî mücadele
içerisinde yerini alır. Bu mücadele süreci içinde tüm Peygamberler ve onların izini takip
edenler gibi zorluk çekerler. Zamanın zalim, kan içici diktatörleri ya darağacında sallandırır,
ya zindanların loş, nemli duvarları arasında zincirlenir, çürümeye terk edilir, yada türlü insanî
özelliklerden arınmış ve hayvanî kimliğe bürünmüş işkencelerin, çeşitli zulüm aletlerinin
uygulama alanı haline getirilir.
İşte bütün bu hayatın gerçeği olan acılara dayanmanın adıdır sabır…
Tüm bu olumsuzluklara rağmen tahammülün, direnmenin ve kulluk bilinciyle hareket
etmenin adıdır sabır… Netice olarak acıyı yudumlamanın adıdır, hem de yüzünü ekşitmeden
dayanma sanatıdır…
Tüm bu ibadetlere bakıyoruz. Namaz, Hac, Zekât, infak ve Oruç gibi tüm ibadetler
ancak sabrı gerektiriyor. Sabrı, tahammülü ve dayanıklılığı olmayan birinin, bir gün aç
kalması ve nefsinin arzularını tutması, frenlemesi elbette mümkün olmaz. Bunun içindir ki
Allah (c.c.) evvela mü'minlerin tahammül gücünü oluşturur, ruhen olgunlaştırır. Sabır bilinciyle
dopdolu kılar, yani iman bilinciyle donatır. Sonra sorumlu tutacağı ilkeleri ortaya koyar.
Görüldüğü gibi bütün bir hayatın enince ayrıntıları ile de ilgilidir. Hayatın içindedir.
Evet, bu kadar hayatın gerçeklerinin zorunlu kıldığı bir hakikat olan sabır ilkesini, bazen de
basın konumu gibi bilmeli ve öyle kabul etmeliyiz. Zira her şey konumunda olması gereken
yerde güzeldir. İşte sabır da hayatın içinde güzel ve anlamlıdır. Hayattan kopuk ve dilde kalan
sabır kavramı hiçbir şey ifade etmez.
Bir insan düşünün. Bu insanın elbise giymesi de mümkündür, pijama giymesi de.
Ancak pijama bir ev içi elbisesidir. O insan pijama ile sokağa, çarşıya, pazara çıkarsa ayıp
konumuna düşmüş olur. Zira pijamanın yeri evidir, o evde güzeldir. Dış elbisesiyle uyuyan,
yatağa giren için de durum aynıdır. O elbisenin yeri yatak değildir. Bazı kavramlar var ki, yeri
hayatın özüdür. Onların hayat içinde olması gerekir. Lüzumsuz bir şekilde laf kalabalığı ve
edebiyatı, onun gerçekliliğini gölgeler. Birçok İslâmî kavram da iğdiş olmuştur. Ağızlarda
sakız gibi çiğnenmiştir. Gerçek konumdan uzaklaşmış, birileri için mevzuu ve konuşmak için
malzeme olmuştur. Bu durum endişe vericidir. Sonuç amelsiz sözler ve hedeften sapmadır.
Biz yine konumuza dönelim. Düşünün ki en sevdiğiniz evladınızı kaybettiniz. Düşmanla
karşı karşıyasınız, üstünüze yağmur gibi kurşunlar yağmaktadır, korunacağınız, sığınacağınız
hiçbir yer kalmamıştır. Ölümü ensenizde hissediyorsunuz. Kurtuluş artık imkansız gibidir. İşte
bu durumda dayanmanın, Allah (c.c.)’ı hatırlayarak teselli bulmanın adıdır sabır… Ve çöldesiniz,
aç ve susuz, bir lokma yiyecek dahi yok. Susuzluktan dudaklar çatlıyor ve ölümle
pençeleşiyorsunuz. Feryadınızı duyurabileceğiniz kimse yok. İşte bu duruma dayanmanın, sebat
etmenin adıdır sabır… Birlikte olabilmenin, dayanışmanın, olanı paylaşmanın adıdır sabır…
Sıkıntılara katlanmanın, her türlü amel ve mücadelede sürekliliğin adıdır sabır…
Şurası muhakkak ki mücadele vermekten daha zor olan, bunun ötesidir. Kim dayanıp
sebat edebilir? Kim o sıkıntılara katlanabilir, zorlukları göğüsleyebilir? İşte bütün bunları
sonuna kadar götürmek sabrın adıdır…
2
Allah (c.c.) kelamı, emir ve kanunlar manzumesi Hz. Kur'an’da sabır konusuna dikkatle
baktığımızda şu gerçeği görürüz: Kur'an’da sabır ile ilgili âyetlerin yüzde seksenden fazlası İslâmî
mücadele ile ilgilidir. Neden Rabbimiz “mücadelede sabır” konusuna genişçe yer vermiştir?
Yine Kur'an’da cihaddan bahseden âyetlerin hemen sonrasında veya aynı âyetin içinde sabırdan
bahsedilir. Hatta Allah (c.c.) bazı âyetlerde cennete girmek için cihadı ve sabrı adeta şart koşmuştur.
Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden,
sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Âl-i İmran:142). İslâmî
mücadele süreci içerisinde rastlanılacak sıkıntılar da oldukça fazla ve çeşitlidir. Yine Rabbimiz
buyuruyor: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz
azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele !” (Bakara:155).
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in mücadele süreci içerisinde, kendisine ve ashabına yapılan
baskı ve işkenceleri hatırlayınız. Müşriklerin ekonomik boyutunu, hayatın çekilmez bir hale
geldiğini hatırlayınız. İnsanların hayvan derilerini yiyecek hale geldiğini hatırlayınız.
Boykotun bu dereceye ulaşmış boyutlarını düşününüz. Hicrette Ashab-ı Kiram’ın çoğunun
kurulu işinden, evinden olduğunu hatırlayınız. İşte yukarıda geçen âyet-i kerime, zihinlerinizde
daha çok berraklaşacak ve netleşecektir. Neden âyetin sonunda; “O halde
Sabredenleri müjdele” denildiğini daha iyi anlayacaksınız. Mücadelede yıprananlar,
sıkıntılara maruz kalanlar ve bu şekilde imtihan edilenler için Allahü Teâlâ (c.c.): “Ey iman
edenler! (Allah’tan) namaz ve sabırla yardım dileyiniz. Muhakkak ki Allah sabredenlerle
beraberdir.” buyurmuştur. Nice Peygamberler bir anda kendilerini, kıyasıya bir mücadelenin
içinde bulmuşlardır. Çünkü kötü insanlar varoldukça bu mücadele devam edecektir. Kötülerin
olduğu yerde, anneler feryat edecek, yavrular hıçkırıklara boğulacak, sömürülecektir. Allah
(c.c.)’ın verdiği rızıklar kesilmeye çalışılacak, azınlığın zevki için toplumlar feda edilecektir.
İşte bu olgu varoldukça, mücadele ve adaletin hakim kılınması mü'minler üzerine bir
farziyet olacaktır.
Hz. İbrahim (a.s.)’ın Nemrut ile mücadelesinde bunu görmek mümkündür. Hz. İsâ (a.s.),
Lût (a.s.) gibi nice Peygamberlerin hayatında bu mücadeleye rastlamak mümkündür.
O halde sabrı elde etmemiş insanlar bu mücadelede sebat gösterir, başarabilir mi? İşte
bunun içindir ki, Allah (c.c.) Peygamberlerine sabrı telkin ve tavsiye eder, sabırlı olmayı tekrar
tekrar hatırlatır.
Yine herkes bilir ki, sabırdan bahsedildiğinde ilk akla gelen Hz. Eyyüb (a.s.)’dür.
Kur'an Hz. Eyyüb (a.s.)’ü şöyle anlatır: “Doğrusu biz Onu (Eyyüb’ü) sabırlı bulduk. O ne
güzel kuldu!.. O gerçekten Allah’a yönelmişti.” (Sa’d:44). Evet, hakkında buna benzer âyetler
bulunan Hz. Eyyüb (a.s.), imtihan üzere yakalandığı amansız hastalıktan yüzünün akıyla çıkmış
ve Kur'an’daki ebedî yerini almıştır. Hz. Allah (c.c.)’ın “O ne güzel kuldu!..” beyanı ne büyük
bir şeref ve ne kadar büyük bir iltifattır.
Yine Kur'an Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e sabrı telkin ve tavsiye eder. “Artık (Ey
Muhammed) Sen sabret, Azim sahibi Peygamberlerin sabrettiği gibi…” (Ahkaf:35).
Uzun bir mücadele süreci yaşayan azim sahibi Peygamberlerin Efendimiz (s.a.v.)’e
örnek gösterilmesi, hayatının ilerleyen safhalarındaki onu bekleyen kıyasıya bir mücadele için
adeta bir hazırlıktır. Ve Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in hayatında da sabrın en büyüğünü
görüyoruz. Yirmiye yakın çadıra yaklaşarak içinde bulunanları İslâm’a davet eden, tümünden
de çok kötü bir muamele gören Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir sonraki çadıra ümitle gitmesi ne
demektir? Yılmadan, usanmadan, tekrar tekrar bu çadırlara İslâm mesajını taşıması, O’nun
engin sabır anlayışını kavramaya yeter de artar elbette…
Sabrı bilip yaşamayan istikrarlı olamaz. İslâmî mücadelede devamlı kalamaz, davasını
sonuna kadar taşıyamaz. Kulluğun gereğini yerine getiremez. Hayatın fırtına ve kasırgalarına
dayanamaz. Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.