Peygamberler, o toplumlar tarafından genellikle niçin reddedilmiş, niçin taşlanmış, niçin
sürülmüş, yurtlarından çıkartılmışlar? Evet Peygamberler, içerisinde bulundukları kavimlerin
en iyileri, en dürüstleri, en güvenilir kişileridir. Onların böyle en emin ve doğru olduğunu
sadece mü'minler değil, kendilerine karşı çıkan insanlar da kabul etmektedirler. Bizim
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in dürüstlüğünü, güvenirliliğini sadece mü'minler
demiyorlar ki. Kendisinin en azılı düşmanları bile kabul ediyor. “El-Emin” ismini O’na (s.a.v.)
Mekke’nin müşrikleri verdi. “Ey insanlar, ben size desem ki, şu dağın arkasında düşman
atlıları var, biraz sonra çıkıp gelecekler, bana inanır mısınız?” dediğinde hep bir ağızdan
“Elbette inanırız, sen hiç yalan söylemedin şimdiye kadar” diyen müşriklerdi. Kısacası
Resûlüllah (s.a.v.)’a hiçbir kafir sen şöylesin veya sen böylesin diyerek suçlayacak bir kusur
bulamamışlardır. Sadece O’na mı (s.a.v.)? Hiçbir Peygambere böyle bir şey diyememişlerdi.
Onların dürüstlüğünden, iyiliğinden başka bir şey söylememişlerdir. Firavun Hz. Musâ (a.s.)’a
“Sen bizim sarayımızda büyüyen esir kavmin mensubusun, sen kekemesin v.s.” demiştir. Fakat
“Biz senin küçüklüğünü de biliriz, sen yalancısın, sen emanete hıyanet ederdin, sen doğru
birisi değildin” diyememiştir. Yusuf (a.s.)’ın dürüstlüğüne, hain olmadığına bütün şehrin ileri
gelen kadınları, hatta O’nu (a.s.) zindana attıran Melik’in hanımı bile şahitlik etmiştir. Ve
“Haşa! Biz ondan dürüstlükten başka hiçbir şey, hiçbir kötülük görmedik” demişlerdir. Salih
(a.s.)’a kafirler “Sen içimizden iyi birisisin” demişlerdir. Kısacası, hiçbir Resûl ve Nebînin
şahsiyetine düşmanları dahil dil uzatamamış, onların doğruluklarını, dürüstlüklerini kabul
etmişlerdir. Elbette öyle olacak. Çünkü onlar Allah (c.c.) tarafından özel olarak seçilmişlerdir,
özel olarak bu iş için yaratılmışlardır. Allahü Teâlâ (c.c.) onlara kainatın en büyük emanetini
yükleyecektir. Kainatın en büyük emanetini teslim edeceği kişilerin en emin ve güvenilir,
ahlâkça en üstün olması gerekir. Onların geçmişlerinde dürüstlüklerini zedeleyecek,
güvenirliğini sarsacak hiçbir leke bulunmaz. Allahü Teâlâ (c.c.) Resûllerini görevlendirmeden
evvel, onların dürüstlüğünü halkın görmesi için olaylar halk etmiş, sebepler yaratmıştır,
toplumlar da bunlara şahit olmuştur.
Peki bütün bunlara rağmen Resûller niçin kabul edilmemiş, niçin taşlanmışlar, niçin
yurtlarından çıkartılmışlar, niçin şehit edilmişlerdir? Öyle ya, Resûllere bu şekilde karşı
çıkanlar, onları tanımıyor değillerdi. Bütün bunların tek sebebi Resûllerin “Lailaheillallah”
demeleriydi. Peki nedir Lailaheillallah ki, bunu inanıp söyleyenler, yurtlarından kovuluyor,
öldürülüyor, işkence görüyorlar. Şu anda bizler de durmadan Lailaheillallah diyoruz. Hem de
hoparlörle bağırıyoruz. Yatarken ve kalkarken Lailaheillallah diyoruz. Fakat kimse bize ne
kötülük yapıyor, ne yurdumuzdan kovuyor, ne de öldürülüyoruz. Dükkanlarımıza
Lailaheillallah levhaları asıyoruz. Peki bize niye hiç kimse bir şey demiyor? Yoksa herkes
Müslüman oldu da onun için mi bir şey söylemiyorlar? Veya insanlar medeni oldular,
meselelerini daha anlayışlı, hoşgörülü bir şekilde mi hallediyorlar? Hayır, bütün bunların
hiçbiri değil. Rejimin haricindeki söyleyen ve işitenler Lailaheillallah’ın anlamını
bilmiyorlar. Eğer anlamını bilerek söylerlerse, elbette onun eylemini de yapmak mecburiyetinde
kalacak. İşte o zaman ortalık karışacak, onlar da türlü türlü işkencelere tabi tutulacak,
yurtlarından çıkmak zorunda bırakılacak veya öldürülecekler. Tarih bunların binlerce misali
ile doludur. Peki nedir Lailaheillallah’ın anlamı?
Bilindiği gibi “La” harfi Arapça’da hayır, kabul değil, ret anlamında kullanılır ve
olumsuzluğu, nefyi belirtir. “İlah” kelimesine gelince, zaten önemli olan bu kelimdedir.
Bugün anlamından saptırılan ve bundan dolayı Kelime-i Tevhidin anlamının saptırıldığı
2
kelime budur. İlâh kendisine tapılan, hayran olunan, kendisine meyledilen, kendisine ısınılan,
kendisine sığınılan, koruyucu olan, karşısında acze düşülen, ihtiyaç ve sıkıntıları gideren,
kendisine yapılan kulluğun karşılığını veren, duâ ve çağrılara kulak veren, güven ve esenlik
veren, kuvvet ve kudret sahibi olan anlamındadır. “İlla” Türkçe’de de kullanılan bir
kelimedir. “Allah” ise özel isimdir.
Şimdi “Lailaheillallah” cümlesinin anlamını toparlamaya çalışalım. Bir kişi
Lailaheillallah demekle şunları demiş oluyor: Allah (c.c.)’tan başka ibadet edilecek, tapılacak,
çekinilecek, korkulacak, bel bağlanılacak, el açılıp yalvarılacak, duâ ve yalvarışlara cevap
verecek, sığınılacak birisi yoktur. İşin içerisine “Rabb” kelimesini de katarsak o zaman bütün
bunların sebebini anlamış oluruz. Rabb demek terbiye edip, çekip çeviren, hüküm ve kanun
koyan, derleyen, toplayan, sözü tutulmaya, hükmü tutulmaya layık olan anlamındadır.
Şimdi Resûlüllah (s.a.v.) ve ilk Müslümanlar bu Kelime-i Tevhid ile neyi kastediyorlardı?
Rabb kelimesini ve yeni inmekte olan âyetleri de göz önünde bulundurarak,
Lailaheillallah ile neyi kastettiklerini anlamaya çalışalım:
Ey müşrikler! Biz Allah (c.c.)’tan gayrı taptığınız, korktuğunuz, çekindiğiniz, hükmünü
ve sözünü tuttuğunuz, hüküm ve yetkiye sahip olduğunu zannettiğiniz, sığındığınız, otoritesini
kabul ettiğiniz, hayatınızı derleyip toparlama yetkisine sahip olduğunu zannettiğiniz, itaat
edilmesi lazım geldiğine inandığınız bütün ilâhlarınızı, putlarınızı, Lat’ınızı, Uzza’nızı,
Menat’ınızı, Meelisinizi, Darunnedvenizi, örf ve adetlerinizi reddediyor, tanımıyoruz. Bütün
bunlar sadece ve sadece Allah (c.c.)’ın hakkı olduğunu kabul edip inanıyoruz. Allah (c.c.)’tan
başkasının bunlara layık olmadığına, hakkı olmadığına inanıyoruz. Bütün bu hakların
yaratana ait olduğuna, yaşatana ait olduğuna, rızık verene ait olduğuna ve bütün her şeyi
kendi iradesiyle yapan ve yaratan Allah (c.c.)’a ait olduğuna inanıyoruz. Eğer bu hakları Allah
(c.c.)’tan başkasına devredersek zalimlerden olmuş oluruz. Söyleyin, yerleri, gökleri yaratan ve
bir düzene koyan mı korkulmaya, itaat edilmeye, sözü tutulmaya layık, yoksa bunların
hiçbirini yapamayacak aciz olan mahluklara itaat mi layık? Kısacası bütün Resûller ve onlara
tabi olanlar Lailaheillallah’ı bu anlamda söylemişlerdir.
Şimdi bu tarz bir hareket ve çıkış karşısında müşriklerin yapabilecekleri şeyleri düşünelim:
Birinci ihtimal; Müşriklerin yapacağı en güzel davranış bu daveti kabullenmeleridir.
Düşünebilen, insaf sahibi olanlar için bu kabullenme normaldir. İkinci tavır ise; Bu şekilde
bir davet karşısında sessiz kalıp neticeyi ve etrafın tepkisini beklemek. Üçüncü bir tarz ise;
Şiddetle bu davete karşı çıkmaktır. Karşı çıkanlar da zaten sayıca ötekilerden her zaman çok
olmuştur. Karşı çıkanların mantığı ve bahaneleri de kendilerine göre zayıf değil! Adamların
putlarını, saygı duydukları değerleri, itaat ettiklerini, şimdiye kadar babalarından,
dedelerinden gördüklerini reddediyor, sıfıra indiriyorsun. Elbette karşı çıkacak. Onların
mantığına göre elbette bu kişilerle mücadele edilecek, kavga edilecek ve her yola başvurulacak.
Çünkü Resûller ve onlarla beraber olanlar, kendilerinin her şeyini reddediyor, hiçbir
anlaşmaya yanaşmıyor, putlara ait olan haklarını tanımıyorlar. Kendilerinin saygı duyduklarına
saygı duymuyorlar, önünde eğildiklerine eğilmiyorlar. Sevdiklerini sevmiyorlar, korktuklarından
korkmuyorlar. İtaat ettiklerine itaat etmiyorlar, hükümlerine tabi olmuyorlar.
Yeryüzünde insanlar arasında bundan daha büyük bir zıtlık düşünülebilir mi? Yeryüzünün
en zıt insanları bu iki taraf olduğuna göre bu kavgalar, bu savaşlar ve sürgünler olacaktır elbette.
O halde Lailaheillallah’ın ne anlama geldiğini şimdi iyi anlayıp kavrayalım. Bu
anlamda söylenmeyen tevhidin geçersiz ve faydasız olduğunu bilelim. Bu ümmetin, bugünkü
zilletten kurtuluşunun yolu Allah Resûlünün ve ashabının tevhid anlayışından geçer. Bu
anlayışı yakaladığımız zaman izzet ve şerefli olduğumuzu anlayacağız. Yoksa yarınlar çok
geç kalınmış olacak.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.