You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Rabıta(Ferit Aydın)

Rabıta(Ferit Aydın)

General
RE: Rabıta(Ferit Aydın)
6–Eb'ul-Hasan el-Kharaqânî:

Bu şahıs da, (ileri sürüldüğü üzere) bağlandığı Ebu Yezîd gibi Bestâmlıdır. İkisi de Pers kökenlidir. Doğum tarihi bilinmemektedir. H. 425/m.1034 tarihinde Bestâm'ın Kharaqân Kasabası'nda öldüğü söylenmektedir.

Nakşibendîler O'nun, (asla çağını yaşamadığı ve hiç görüşmediği) «Bayezîd-i Bestâmî'nin rûhâniyetinden feyiz alarak velîlik makamına eriştiğine» (!) inanmaktadırlar. Dolayısıyla (gerek üveysîlik, gerekse râbıta konusunda O'nun şeyhi için uydurulmuş olan mitolojiye ve çelişkilere dair hükümler) aynen kendisi için de geçerlidir.

Eb'ul-Hasan, Nakşibendîlerce, rûhânîler zincirinin 6'ıncı halkası olarak kabul edilmektedir.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Rabıta(Ferit Aydın)
7–Ebu Ali Farmedî:
Asıl adı Fadl bin Muhammed'dir. Hocası Qusheyrî gibi Arap kökenli olduğu sanılmaktadır. Ancak Horasan'da yetiştiği için Hind–İran mistisizminden etkilenmiş olduğu ihtimali büyüktür. O'nun tasavvufî eğilimlerinden etkilenen ünlüler arasında Gazalî de vardır. Fakat ne O'nun, ne de Gazâlî'nin, (ters teverruk oturuşu ile oturarak, gözünü yumarak, şeyhinin şeklini zihninde canlandırarak,) hülâsa bugünkü Nakşibendîlerin yaptığı gibi râbıta yapmış bulunduklarını gösterir hiç bir kanıt yoktur.

H. 478/m. 1085 yılında Tûs Kenti'inde ölen Ebu Ali Farmedî de Gazalî gibi Selçuklu Başvezir'i Nizâmülmülk'ün yakınlığını kazandı. Nakşibendîlerce, rûhânîler zincirinin 7'inci halkası olarak kabul edilmektedir.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Rabıta(Ferit Aydın)
8–Yusuf Hemedânî:

Hemedânî, köken olarak bugünkü İran'ın önemli merkezlerinden biri olan Hemedân halkındandır. Onun için Pers asıllı olma ihtimali büyüktür. Nitekim Fuad Köprülü, Gonjduwânî'ye ait olduğu ileri sürülen Makâmât-ı Yusuf Hemedânî adlı bir kitapçıktan naklen O'nun Türkçe bilmediğini kaydetmektedir. Bu da O'nun ya Arap ya da büyük ihtimalle Fars asıllı olduğuna ilişkin bir ipucu sayılabilir.[1]

Bu zat, H. 440/m. 1048'de bu şehirde doğdu. 18 yaşlarında öğrenciyken kısa bir süre Bağdad'da bulundu ise de Merv ve Herat gibi Hind–İran kaynaklı mistik inanışların yaygın bulunduğu şehirlerde hayatının çoğu geçti.

Bilindiği üzere Merv, Sovyet döneminde Ruslar tarafından Mary olarak değiştirilen, Türkmenistan kentlerinden biridir. Murgab Irmağı deltasında bulunmaktadır.

Herat ise, Afganistan'da Hindikuş Dağları'nın eteğinde kurulmuş, Merv gibi tarihi bir kenttir.

Bu bölgelerde yaşayan topluluklar eskiden beri İslâm, Şaman, Hindu ve Zerdüşt dinlerinin sentezinden oluşan tasavvufî akımların etkisini genellikle vicdanlarında taşırlar.

Köprülünün verdiği şu bilgiler Hemedânî'nin kişiliğini tanımak bakımından önemlidir : «Ağrılara ve yaralara ilaç yapar, sıtma için nüsha (yani bugünkü dille muska) yazar, herkesin derdine yetişmeğe çalışırdı. (...) Mürîdlerine dâima çehâr-yâr'ın menkabe ve faziletlerinden bahseder, onlara, namaz, oruç, zikr, riyâzet ve mücâhede tavsiye ederdi.»[2]

Yusuf Hemedânî, işte buralarda ve böyle bir kişilikle yaşamış, uzun yıllar bu bölgeye özgü inanış ve düşüncelerin yayıcılığını yaptıktan sonra h. 535/m. 1140 tarihinde ölmüştür. Nakşibendîler O'nu, rûhânîler zincirinin 8'inci halkası olarak kabul etmektedirler.

Hemedânî'nin râbıta yaptığı, hatta râbıta diye bir şey bildiği hakkında bile en ufak bir emâre yoktur.

[1].Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü, Türk edebiyatında ilk Mutasavvıflar s. 69 ; VIII. Baskı Ankara-1993

[2]. Age. S. 69,70
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Rabıta(Ferit Aydın)
9-Abdulkhâlıq-ı Gonjduwânî[1]

Gonjduwanî'nin babası Malatyalıdır. Ailesi Buhâra'ya göçtükten sonra kentin Gonjduwân Kasabası'nda dünyaya geldi. Bütün veriler O'nun da Türk olduğunu kanıtlamaktadır. Gonjduvânî'nin doğum tarihi bilinmemektedir. H. 575/m.1179 yılında bu kasabada öldü.

Gonjduwânî'nin hayatına ilişkin olarak Nakşibendî menkabelerine geçmiş birçok mitolojik efsaneler vardır. Bunlardan biri de O'nun, beş vakit namazını Mescid'ul-Haram'da kıldığı ve tekrar Buhâra'ya döndüğü şeklinde nakledilen hikayedir. Dolayısıyla O'nun döneminde eğer râbıta diye bir şey söz konusu olmuş olsaydı, mutlak surette bu inanca ilişkin olarak -kerâmet ve fazîlet diye- bir çok anlatımlara daha yer verilecekti.

Nitekim «Kelimât-ı Semâniye» adı altında bilinen ve Tarîkatın kuralları olarak Nakşibendîler tarafından benimsenmiş bulunan Farsça on bir kavramdan sekizinin, bizzat bu şahıs tarafından öngörüldüğü söylenmektedir. Bunu, Nakşibendîler de itiraf etmektedir[2] Onun için eğer Gonjduwânî râbıta hakkında bir şey bilmiş ya da söylemiş olsaydı, Nakşibendîler bunu asla saklamayacak, bilakis bütün ayrıntılarıyla onu tıpkı «Kelimât-ı Semâniye» gibi kuşaktan kuşağa birbirlerine nakledecek ve dâvâlarını kanıtlamada kullanacaklardı.

Gonjduwânî, Nakşibendîler tarafından, rûhânîler zincirinin 9'uncu halkası olarak kabul edilmektedir.

[1]. Bu isim, Nakşibendîlere ait metinlerde: “Gucdevânî“, “Gocdevânî“ ve “Gonjduvânî“ olarak farklı şekillerde geçer.



[2]. Bk. BÖLÜM - II/7. Tasavvuf, Nakşilik ve râbıta; Safiyyüddin Ali b. Hüseyn el-Vâiz, Raşahât s. 32; Muhammed b. Abdillah el-Khânî, el-Bahja’tus-Seniyye s. 52; Muhammed Emîn el-Kurdî el-Erbilî, Tenwîr'ul-Qulûb s. 506
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Rabıta(Ferit Aydın)
10– Ârif-i Rîwegerî:

Bu zat da Buhâralı bir Türk’tür. Doğum tarihi bilinmemektedir. Kur'ânî ilimlerle meşgulken bir ara duygusallık göstererek tasavvufa yöneldi.

Abdulkhâlıq-ı Gonjduvânî'nin etkisinde kaldığı sanılmaktadır. Bu ismin hayâlî ve mitolojik bir kişilik olma ihtimali de vardır. Çünkü hayatı hakkında hemen hiç bir şey bilinmemektedir. Sadece h. 606/m. 1209 yılında öldüğü rivâyet edilmektedir. Bu nedenle Rivegerî'nin râbıta diye bir şeyden söz edip etmediği de bilinmemektedir ki bu, Nakşibendî Tarîkatı'nın en büyük çelişkilerinden biridir.

Riwegerî, Nakşîlikteki rûhânîler zincirinin 10'uncu halkası sayılır.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Rabıta(Ferit Aydın)
11–Mahmûd-i İnjirfağnewî:

Buhâra'nın Fağne Köyü'nde doğdu. Ancak hangi tarihte dünyaya geldiği bilinmemektedir. Türk kökenlidir.

Duvar ustası olarak hayatını kazanırdı. Öğrenim gördüğüne ilişkin bir kanıt yoktur. Etrafına topladığı insanlara koro halinde «sesli zikir» yaptırdığı için devrin yetkili âlimlerinden birinin tâlimatı üzerine ifadesi alındığı bilinmektedir. İnsanlara sesli zikir yaptırdığı, Nakşibendîler tarafından açıkça ifade edildiği halde O'nun, hayatında râbıtadan bir kez bile söz ettiği yolunda hiç bir yazılı bilgi ortaya koyamamaktadırlar.

H. 715/m. 1315 tarihinde ölen Fağnewî, Nakşibendîler tarafından, rûhânîler zincirinin 11'inci halkası olarak kabul edilmektedir.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Rabıta(Ferit Aydın)
12–Aliy’y-i Râmitenî:

Buhâra'nın Râmiten Köyü'nde dünyaya geldiği söylenmekte ancak doğum tarihi bilinmemektedir. Türk asıllıdır.

Bir dokumacı olan bu zatın hayatı nisbeten aydındır. Yazmış olduğu bir risâledeki öğütleri O'nun, -Nakşilerin aksine- Kur'ânî çizgiden pek sapmadığını göstermektedir. Ancak Nakşibendîler O'nu, kendi rûhânîleri arasında gösterdikleri için, hakkında yazılıp çizilen mitolojik hikayelerin bu kanaldan O'na mal edilmiş olması ihtimali vardır. Öğütleri arasında râbıtaya iliş­kin bir tek söz bile bulunmamaktadır.

H. 721 veya 728/m. 1328 tarihinde ölen Râmitenî, Nakşibendîler tarafından, rûhânîler zincirinin 12'inci halkası olarak kabul edilmektedir.


13–Muhammed Baba Semmâsî:

Bu şahıs da Buhâralıdır. Aslı Türk’tür. Doğum tarihi bilinmemektedir. H. 755/m. 1354 tarihinde Buhâra'nın Semmas Köyü'nde öldü.

İlmi ve kişiliği hakkında pek net bilgiler yoktur. Aliy’y-i Râmitenî'nin, O'nu kendi yerine şeyh olarak vekil tâyin ettiği rivâyet edilmektedir. Semmasî'nin, râbıtadan söz ettiğine ilişkin, Nakşibendîlerin elinde hiç bir kanıt yoktur.

Semmâslı Muhammed Baba, Nakşibendîler tarafından, rûhânîler zincirinin 13'üncü halkası olarak kabul edilir.



14-Emîr Kulâl:

Çömlekçilikle uğraştığı için «Kulal» diye çağırıldığı söylenmektedir. Ancak kulal kelimesinin Türkçe’de, ya da Farsça’da bu anlama geldiğine ilişkin bir açıklama yapılmamıştır. Bu zat da Nakşibendî şeyhlerinin çoğu gibi Türk asıllı olduğu için laka­bının «Kulâl» değil, «Gülal» olması ihtimali daha büyüktür.

Doğum tarihi bilinmeyen ve h. 772/m. 1370 tarihinde Buhâra'nın Suhari Kasabasında ölen Kulâl'in de râbıtadan söz ettiğine ilişkin Nakşibendîlerin elinde hiç bir kanıt yoktur.

Emîr Kulâl, Nakşibendîler tarafından, rûhânîler zincirinin 14'üncü halkası olarak kabul edilir.[1]

[1]. Bu şahısla ilgili birkaç çelişkiye burada işaret etmek gerekir:

1) Kulâl'in zamanında bu tarîkatın «Nakşibendî» adını henüz almamış olması gerekirken Nakşibendîler gerek O'nu, gerekse öncekilerini tereddütsüz olarak birer Nakşi şeyhi sıfatıyla tanıtmaktadırlar.

2) şerif Mardin, «Türkiye Tarihinde Nakşıbendî Tarîkatı» başlığı altındaki yazısında Emîr Kulâl'den bahsederken üç önemli hata işlemiştir. O'nun kullandığı ifade aynen şöyledir:«I. Bayezid'in damadı olan ünlü mutasavvıf Emir Sultan (1368-1429), Behaeddin Nakşibend'in müritlerinden Seyyid Emîr Kulâl'in oğluydu.» (Bk. Richard Tapper, Çağdaş Türkiye'de İslâm, s. 81. İstanbul-1993)

Halbuki Emir Sultan, Emîr Kulâl'in oğlu değildir ve büyük ihtimalle O'nunla hiç bir ilişkisi de yoktur. Emir Sultan'ın adı Muhammed, babasının adı ise Ali'dir, Eğer şerif Mardin, kendi milletine ait tarihi gerçekleri araştırırken, batıcılık kompleksine kapılmasaydı, yani yabancı kaynaklar yerine kendi milletine ait kaynaklara başvursaydı doğru bilgilere ulaşabilirdi.

Yazar, Emîr Kulâl'i Behaeddin Nakşibend'in mürîdi olarak tanıtmıştır, oysa (Nakşi kaynaklarına göre) tam tersine Nakşibend, Kulâl'in mürîdidir.

Ayrıca yazar, Emir Sultan'ı Nakşibendî şeyhi olarak tanıtmış, halbuki bu şahıs halvetî şeyhidir. Esasen Emîr Kulâl hakkında güvenilir hemen hiç bir bilgi bulunmamaktadır.

Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Rabıta(Ferit Aydın)
15–Muhammed Bahâuddîn Buhârî:

Hz. Hüseyn'in soyundan geldiği ileri sürülmektedir. Ancak ana dilinin Türkçe olduğu kesindir. İlk Nakşî şeyhlerinin hemen tümü gibi O da Buhârâlıdır. Bu ise tarîkatın zaman içinde çevresel şartların belirlediği bir süreçle nasıl oluştuğu bakımından çok önemli bir tesbittir!

Bahâuddîn, devrinin şeyhlerinden Semmâslı Muhammed Baba ile O'nun öğrencisi Emîr Kulâl'in etkisi altında kaldı. Çağının geleneğine uyarak O da şeyh olmaya çalıştı ve ünlendi.

Nakşibendîliğe «Üveysîlik» anlayışının, bu şahıstan itibaren yerleştiği sanılmaktadır. «Üveysîlik», bir şeyhin, kendinden çok önce yaşamış ve ölmüş olan bir diğer rûhânîden «feyiz alarak» yani, metafizik bir ilişkiyle ondan birtakım bilgiler edinerek yetişmesi ve «ermesidir.»

Nitekim Muhammed Buhârî'nin de kendinden beş kuşak yukarıda olan Gonjduvânî'den istifade ettiği ileri sürülmektedir.

Bu inancın, eski Hind-İran kaynaklı mistik akımlardan alındığı ihtimali büyüktür.

«Şâh-ı Nakşibend» unvanıyla anılan Muhammed Buhârî'den sonra (O'nun zamanına kadar iki aşama geçirmiş ve son olarak "Huwâcegâniyye" adını almış bulunan) tarîkat, bu kez «Nakşibendîyye» adını aldı.

Muhammed Buhârî'nin bilgi ve tahsil durumu net bir şekilde bilinmemekte, ancak O'nun Mâverâunnehr emîrlerinden Halil Ata[1] adında birinin hizmetinde çalıştığı tahmin edilmektedir. Bu ise O'nun okuryazar olduğuna ilişkin bir ipucu sayılabilir.

Nakşibendîliğin, Türklere özgü bir İslâm modeli olarak biçimlenmesinde ilk adımların bu şahıs tarafından atılmış olduğu ihtimal çok büyüktür. Çünkü O'na ait sözlerden biri de şudur:

«Bir gece rüyamda Türk bilgelerinden Hakim Ata, beni yetiştirmesi için öğrencilerinden birine gönderdi. Mübârek bir ninem vardı. Bu rüyamı O'na anlattım. Bana dedi ki:

– Oğlum, senin Türk bilgelerinden öğreneceğin şeyler var.»[2]

Bu nedenledir ki tekke ve zaviyeleri kapatan «TC»'nin laik-materyalist yöneticileri, -geçiş döneminden sonra- şovenist eğilimlerine yenik düşerek bu tarîkatın faaliyetlerine göz yummaya başlamış, hatta yeniden canlanmasına bir çeşit ön ayak bile olmuşlardır!

A. Faruk Meyan. takma isimli bir asker emeklisi tarafından “Şâh-ı Nakşibend“ adı altında kaleme alınmış olan bir kitabın önsözünde yayınevinin kaydettiği şu ifade, bu konuda birçok şeyi özetlemektedir:

«Anadolumuzun Türkleşmesinde en büyük rolü tarîkatlerin, bilhassa Nakşîliğin oynadığını gerçek tarihlerimiz ve tarihçilerimiz yazmaktadır.[3]

Nakşibendîlerin, belki en doğru sözü budur. Ancak bu sözü tamamlayacak bir iki eksik vardır ki onlar da, Nakşîliğin, bununla birlikte İslâm'ı da Türkleştirdiği ve gittikçe onu İslâm olmaktan uzaklaştırdığı gerçeğidir.

Yukarıda takma adı geçen yazar, kitabında râbıtadan da söz ettiği halde Şâh-ı Nakşibend'in râbıtadan söz edip etmediğine ilişkin hiç bir şey kaydetmemiştir. Bu da, gerek bir Nakşibendî olarak O'nun, gerekse bağlısı olduğu tarîkatın açık bir çelişkisidir.

Yine Nakşibendî kaynaklarına göre bu tarîkatın on bir kuralından üçü Şâh-ı Nakşibend tarafından konmuştur ki bunlar: Vukûf-i zamânî, Vukûf-i adedî ve Vukûf-i kalbî'dir. Ne var ki bu üç kavramdan hiç birinin açıklaması içinde râbıtadan söz edilmemiştir.

Şâh-ı Nakşibend Muhammed Buhârî, Nakşî Silsilesi'nin 15'inci halkası olarak kabul edilir.

[1]. “Ata“ Terimi: “Baba“ ve “Dede“ gibi Şamanlıktan ilhamını alan ve eskiden Türkistan rûhânîleri için kullanılmış olan “Ermişlik“ kültünün sembollerindendir.

[2]. Bu ifade, modernist Nakşibendîlere ait bir ansiklopediden biraz sadeleştirilerek alınmıştır.

[3]. Çile Yayınları, İstanbul-1970 s. 7
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Rabıta(Ferit Aydın)
16-Alâuddîn-i Attâr:

Bu da Buhârâlı bir Türk’tür. Nakşibend'in öğrencisi ve damadıdır. Doğum tarihi bilinmemektedir. Alâuddîn, Buhârâ'nın tanınmış ve zengin ailelerinden birinin çocuğuydu. Devrin modası olan sûfîliğe o da özendi ve Bahâuddîn Nakşibend'in etkisinde kaldı. İlginç olan, Seyyid Şerif Cürcânî gibi ilimle meşgul olmuş ünlü bir şahsiyetin Attâr'dan övgü ile söz etmesi­dir. Öyle anlaşılıyor ki o çevrede ve o devirde yaşamış olan âlimler de Hind-İran kaynaklı mistik akımların etkisinde kalmış ve tarîkat şeyhlerine itibar etmişlerdir. Alâuddîn-i Attâr'ın ölüm tarihi: H. 802/m. 1400'dür. Onun râbıtadan söz ettiğine dair hiç bir kanıt yoktur.

Attâr, Nakşî silsilesi'nin 16'ıncı halkası olarak kabul edilir. O'nu, h. 627/m.1229'da ölen Ferîduddin'i Attâr'la karıştırmamak gerekir.




17-Ya’qûb-i Çarkhî :

Yakûb, bugünkü Afganistan kentlerinden Gazne civarında dünyaya geldi. Türk kökenli olabileceği ihtimali vardır. Ancak konuşma ve yazı dili olarak Farsça’yı kullandığı kesindir. Doğum tarihi bilinmemektedir. Bir süre öğrenim gördüğü ve bu amaçla Mısır'a kadar gittiği sanılmaktadır. Sonra Buhârâ'ya dönerek Alâuddîn-i Attâr'la haşır neşir olmuştur.

Risâle-i Ünsiye adıyla Farsça kaleme aldığı bir kitaplıkta rûhânîlerle yaptığı sohbetleri ve izlenimlerini anlatmaktadır. İçeriği tasavvufî anlatımlarla örülmüştür. Ya’qûb'un kayda değer bir eseri yoktur.

Nakşi rûhanileri arasında râbıtadan ilk kez söz eden Ya’qûb-i Çarkhî 'dir. Raşahât'ın yazarı Ali b. Hüseyn el-Vâiz, bu eserinde O'ndan epeyce söz etmektedir. Kitabın, iki yerinde râbıtaya ilişkin olarak kaydettiği çok kısa anlatımlardan biri şöyledir:

«... Çün râbıta tarikini beyâna başladılar, buyurdular ki: “Bu tarikayı ta'limde dehşet etmeyesin ve tâlib ve müstaidlere eriştiresin.“»[1]

Bu da demek oluyor ki râbıtanın tarihi süreci, h. 851/m. 1447 de ölen Ya’qûb-i Çarkhî ile başlamaktadır. Çarkhî, yukarıdaki sözlerle râbıtayı, öğrencisi Ubeydullah-ı Ahrâr'a öğütlemiştir. Raşahât'ın yazarına ise râbıtayı Ubeydullah-ı Ahrâr telkin etmiştir. Nitekim Araştırmacı Kasım Kufralı'nın: «Bilahare Mâverâünnehr'e gelerek Hâce'ye intisab eylediği zaman râbıta ile iştigale memur edildi.»[2] dediği Mir Abdu'evvel, Ubeydullah-ı Ahrâr tarafından bu şekilde görevlendirilmiştir. İşbu Mir Abdu'evvel, Raşahât'ın yazarının arkadaşıdır. Bütün bunlar, râbıtanın sembolik bir kavram olarak Ya’qûb-i Çarkhî ile başladığını, ondan önce Nakşibendîlikte râbıta adı altında bir anlayış, inanış ve uygulamanın bulunmadığını açıkça kanıtlamaktadır. Öyle anlaşılıyor ki Nakşibendîlik tarihinde Ya’qûb-i Çarkhî 'den önce râbıtadan söz etmiş hiç bir rûhânî yoktur.

Çarkhî'nin, Ubeydullah-ı Ahrâr'a: «...Bu tarikayı ta'limde dehşet etmeyesin » diye verdiği öğüt esasen dikkat çekicidir. Çünkü Ya’qûb'un, mürîdine râbıta yaptırmayı öğütlerken: “Sakın ürkütmeyesin!“ diyerek O'nu uyarması, örtülü de olsa râbıtanın tarîkata yerleştirildiği daha ilk günlerden itibaren önemsendiğini kanıtlamaktadır. Ancak bugünkü tanımıyla, şartlarıyla ve uygulanış biçimiyle râbıtanın o tarihlerde söz konusu olduğunu gösteren herhangi bir delil yoktur.

Attâr'ın halîfesi olan Ya’qûb-i Çarkhî , Nakşibendîler tarafından, rûhânîler silsilesinin 17'inci halkası olarak kabul edilir.


[1]. Ali b. Hüseyn el-Vâiz, Raşahât s. 354

[2]. Bk. Kasım Kufralı, Nakşibendîliğin Kuruluş ve Yayılışı, s. 82 Türkiyât Enstitüsü No. 337; Keşf'uz-Zunûn, 1/903
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Rabıta(Ferit Aydın)
18– Nâsirüddîn Ubeydullah-ı Ahrâr:

H. 806/m. 1403'de Taşkent'de doğdu. Hocası gibi O da, konuşma ve yazı dili olarak Farsça’yı kullanmakta idi. Bununla birlikte Türk asıllı olduğu ihtimali daha ağır basmaktadır. H. 895/m. 1490 tarihinde Semerkand'da öldü.

Muntazam bir öğrenim görmediği, hatta öğrenimi bir türlü sevmediği, hakkındaki söylentilerden anlaşılmaktadır. Kendini tamamen tasavvufa vermiş olması belki de bu yüzdendir. Rabbânî, 187 sayılı mektubunda O'nun, Fakarât adlı bir eserinden söz etmektedir.

Nakşibendîlerce önemli bir kaynak sayılan Raşahât adlı kitabın yazarı, bu şahsın çağdaşıdır ve onunla haşır neşir olmuş­tur.

Ubeydullah-ı Ahrâr, Timûrîler döneminde yaşadı ve bu hânedânın prensleri arasında sürüp giden taht kavgalarına şahit oldu. Hatta bu olayların içine bile girdi. Bu cümleden olarak, Timurleng'in dördüncü göbek torunlarından (Semerkand'i işgal eden) Sultan Ebu Said'in[1] yanında yerini aldı. Ebu Said ile aynı soydan gelen Şahruh'un oğlu Ebu'l-Kasım Mirza Babür arasında savaş hazırlıkları yapılırken Ubeydullah-ı Ahrâr, Ebu Said adına Babür'ü uzlaşmaya davet etti ve onları barıştırdı. Bu olaylar O'nun ne kadar nüfuzlu olduğunu göstermektedir.

Ahrâr'ın yaşadığı dönemde Timuroğulları Hânedânı parçalanırken aynı zamanda Maverâunnehr'den Hindistan'a doğru dağılarak yayılıyorlardı. Tabiatıyla bu siyasi yayılmaya paralel olarak Nakşîliğin muhiti de oralara doğru genişliyordu. Zaten komşu olan bu iki bölge arasında çok köklü ve sürekli etkileşimler tarih boyunca sürmüştür. Tarihi veriler, özellikle bu dönemde Hind-İran zevkinin sanattan dine kadar hemen her şeye yansıdığını kanıtlamaktadır. Dolayısıyla öyle anlaşılıyor ki gerek Şamanlıktan, gerek Zerdüşizm'den, gerekse Brahmanizm ve Budizm'den esinlenmelerle, Nakşibendîyye adı altındaki sûfîlik, bu dönemde Ahrâriyye adıyla yeni bir nitelik ve içerik kazanmıştır. Ahrâriyye'nin, Nakşibendîliğe yaptığı en belirgin katkı ise râbıta sürecini başlatmış olmaktır.

Çünkü Ubeydullah-ı Ahrâr çok faal bir Nakşibendîdir. Bu tarîkatı Hind zevkiyle karakterize edenlerin başında gelir. Râbıta telkinini, Ya’qûb-i Çarkhî 'den ilk alan O'dur. Keza, Türkistan'da yaygın olan Hind-İran mistisizminin Anadolu'ya sızması da bu şahsın etkileriyle olmuştur. O'nun özellikle iki öğrencisi bu inanışların propagandası için Anadolu'ya gelmişlerdir. Bunlar, Abdullah-ı İlâhî ve Haydar Baba'dır.

Haydar Baba, Kanûnî döneminde, Eyüp Camii'ne âdetâ yerleşerek halkın vicdanını mistik doğrultuda yönlendirmeye çalışmış, Hind–İran kaynaklı Türkistan Tasavvufu'nun, Osmanlı toplumuna yerleşmesinde büyük rol oynamıştır.

Nakşi şeyhlerinin, faaliyet alanı içine bu dönemden itibaren Hindistan'ın da katılması çok önemli bir olaydır ve Nakşîlikte yeni bir aşamanın başlaması demektir. Bu geçişi ise Ubeydullah-ı Ahrâr sağlamıştır. Nitekim sonraları Hindistan'da güçlü bir devlet kurmayı başaran Zahîruddîn Babür Şah,[2] Ahrâr'ın çocuklarına ve temsilcilerine çok yakın ilgi göstermiştir. Bu yakınlığın doğal sonucu olarak da Hind dinleri Nakşibendî Tarîkatı'nı önemli derecede etkilemiştir.

İlginçtir ki Nakşî şeyhlerinden Kasım Kufralı, (1940'ların Türkçe’siyle kurduğu uzunca ve kırık dökük birkaç cümle içinde) bu gerçeği bir çeşit itiraf ederek şunları kaydetmektedir:

«Babür'ün, Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr'ın oğullarına ve haleflerine olan merbutiyeti, kendisinden sonraki hükümdarlarda da görülür. Hind'in bu dindar hükümdarlarını etrafında toplamış bulunan diğer simalar, mistik bir atmosferle çevrili Hind muhitinin kendi muhitlerindeki akislerini yaşatırlarken Hind mizacının tevlid ettiği o sonsuz hayâl aleminin Tecellîlerini velilerin ve büyük din adamlarının şahsiyetlerinde toplayan şair mutasavvıfların da bu muhit üzerinde fazla tesirleri oluyordu. Esasen Hindistan'da canlanan tasavvuf cereyanları da tarîkatlerin oraya girmesini fevkalade kolaylaştırmıştır.»

Ahrâr, Nakşî Silsilesi'nin 18'inci halkası olarak kabul edilir.

[1]. Sultan Ebu Said (1427-1469): Muhammed Mirza'nın oğludur; O da Miran şah'ın oğludur; O da Timurleng'in oğludur.

1457'de Mâverâunnehr'i, 1459'da da Horasan'ı ele geçirerek Herat Kenti'ni merkez haline getirdi. Uzun Hasan'la savaşmak isterken pusuya düşürüldü ve aralarında siyasî düşmanlık bulunan, babasının amcasıoğlu Yadigar Muhammed'e teslim edildi. O'nun tarafından da öldürüldü.

Tarihin bu dönemi, İslâm’ın ve Müslümanların, en çok çözülüp dağıldığı, ilim adamlarının yerini, şeyhlerin doldurduğu son derece karışık ve karanlık bir aşamadır.



[2] . Zahîruddîn Babür şah (1483-1530): Timuroğulları'ndan, Sultan Ebu Said'in torunudur.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.