Her nefis ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz. Ankebut-57
Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Asıl hayat ahiret yurdundaki hayattır. Keşke bilseler! Ankebut-64
Osmanlıca öğrenmek için uğraşıyorkene :)
Osmanlıca öğrenmek için uğraşıyorkene :)
İşte bu terör ve dehşet üzerine, II. Sultân Abdülhamid, merkezi Erzincan’da bulunan IV. Ordu Komutanı Müşir Zeki Paşa’yı, Ermeni terörünü durdurmak üzere görevlendirdi. Teröristlere aman vermeyen Paşa’nın bu hareketi, Avrupa basınının Abdülhamid aleyhine kampanya başlatmalarına sebep oldu. Fransız Akademisi üyesi tarihçi Kont Albert Vandal, ilk defa Abdülhamid hakkında "Le Sultân Rouge" lakabını kullandı ve maalesef, İttihadçılar bu tabiri "Kızıl Sultân" diye tercüme ederek, Ermenilerle birlikte Sultân Abdülhamid’i kötülemeye başladılar.
İttihâdcıların, Ermeni katili diye Sultân Abdülhamid’i itham etmeleri ve onu Kızıl Sultân diye karalamaları, maalesef, Cumhuriyet devrinin ders kitaplarına kadar yansıdı.
Burada iki hususun bilinmesi gerekmektedir: Birincisi, Abdülhamid’i Ermeni Katili ve Kızıl Sultân diye karalayan İttihâdcılar, daha sonra 1915’deki Ermeni tehciri sebebiyle aynı sıfatlarla karalanmışlar ve ilâhi adalet yerine gelmiştir. Zaten iktidara geldikten sonra, Ermeni komitelerine serbestlik vermeleri, Doğudaki olayların da başlıca sebebidir. İkincisi, Sultân Abdülhamid, saltanatı boyunca, bazı tarihçilerin iddialarının aksine, Çırağan Baskını gibi fiili olan durumlar hariç, muhaliflerine asla idam cezası vermemiştir. 31 Mart Olayında, 1. Orduya Rumeli’den gelen çapulcuları durdurmak üzere, kardeş kanı akar korkusuyla talimat dahi vermemiştir
Ermeni meselesine sayfalar ayıran Karal, bu meseleye asla temas etmemiştir. Cumhuriyet döneminde kaleme alınan tarihlerin çoğu da, yaptığı zulümlerden dolayı bu lakabı, ittihâdcıların ve aydınların ona taktığını söyleyecek kadar tarihi tahrif yoluna gitmişlerdir.)
Gel gelelim görüyorum ki bütün dünyada ortak dil kabul edilen İngilizce'nin ne kadar gereksiz, dünyanın hiçbir yerinde konuşulmayan Osmanlıca nın ne kadar gerekli olduğunu ısrarla söylüyorsunuz.
İngilizce'nin iş hayatında yurt dışı seyehat, eğitim, seminer veya çalışmaya (Türkiye'de çalıştığı kurumlar da yurt dışı şubelerine 1-2 senelik gelişmene yardımcı olmak bakımından kişiyi gönderebilir) gidenler için büyük kolaylık olması bir kenara; insanın eğitimi içinde çok önemli ve gereklidir.
Bu bağlamda, İngilizce biliyor olmanızın size getireceği en büyük avantaj ne iş yapıyor olursanız olun, işinizle ilgili bilgileri, gelişmeleri özellikle internet üzerinden takip edebilme şansınız. Bu, sizin dünya ile eşgüdümlü olarak ilerleyebilmenizi ve bu sayede de işinizde bir adım önde gidebilmenizi sağlayacaktır. Aksini düşündüğünüzde sadece belli başlı kaynaklardan faydalanabilme ve bu kapsamda kendinizi daha dar alanda geliştirebilme durumunuz olacaktır. Bir diğer önemli konuda özellikle ülkemizdeki yabancı yatırımlarının son dönemlerde artması, bir çok büyük şirketin sermayelerinin yabancıların ya da hem türk hem yabancıların elinde olması sebebiyle ve tabi ki meşhur küreselleşme sebebiyle özellikle kurumsal şirketlerin yurtdışı ile samimiyeti artmış ve yabancı çalışan özellikle yönetici pozisyonunda kişi sayısı da çoğalmıştır. Bu gelişmeler çerçevesinde de kişisel gelişim açısından ve yurtdışındaki iş, eğitim, seminer vs. fırsatları açısından ingilizce bilmek (ama gerçekten bilmek) önemlidir. Çünkü gerek Türkiye'de gerek yurtdışında üst pozisyonlarda çalışanlar artık tek bir milliyetten oluşmuyor bu sebeple de ortak dil hep ingilizce oluyor.
syn komanndo0232. hakaretvari mesajlarınıza bir son vermenizi rica ediyorum. zira bu ülkeye bu kadar faydası olmuş, ecdadımızın canını, malını, ırzını, namusunu ve vatanını, toprağını kurtarmış bir insana sevgi beslemeyebilirsiniz, saygı da göstermeyebilirsiz, zira hakaret başka birşey dir.
bunu rica ederken sizin de imanınızı kurtarmak maksadı ile söylediğimi Hz. Muhammed'in şu hadis-i şerif'ine göre belirtmek isterim.
“Hiç kimse, başka bir kişiye fasık (yoldan çıkmış sapmış) diye söz atamaz, kafir diyemez. Eğer fasık dediği kimse fasık, kafir dediği kimse de kafir değilse, bu sıfatlar muhakkak onları söyleyen kimseye döner.” (Buhari,Edeb,44)
Yine Hz. Muhammed başka bir hadis-i şerifide şöyle buyurmuştur.
“Benden sonra hilafet otuz yıldır.” (bk. Ebu Davud, Tirmizî)
Size göre Atatürk o sözü söyledi, sonrada gitti Diyanet İşleri'ni kurup, bugün bile bir çoklarımızın evinde olan ve islam alimleri tarafından hala en güvenilir tefsir kabul edilen Elmalılı meal ve tefsirini yaptırıp bedava halka dağıttı öyle değil mi?
Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları her zaman olduğu gibi çamur at izi kalsın taktiği yapıyorlar. ya olan kaynaklardaki demeçlerini baştan aşağı değiştirip servis ediyor insanların düşüncelerini zehirliyorlar, ya da hiçbir kaynakta olmayanı buldum diyorlar. cübbeli hocanın tabiri ve üslubuna göre hiçbir kaynakta olmayanı bulduysan demekki uydurdun.
Bu iftiraları bir de islam ve din adına yapmaları beni asıl üzen ve islamın geleceği açısından derin endişelere sevk eden şeydir.
Atatürk öyle birşey söylememiştir. Zira İsmet İnönü'nün de hatıratı diye de ne iftiralar uydurmuşlardır lakin gerçek hatıratlarında yoktur öyle birşey Atatürk'ün din hakkındaki şu sözlerini paylaştınız mı peki hiç?
Mümkünse hepsini okumanızı rica edirim.
• Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şey, Müslüman erkeğin ve Müslüman kadının beraber olarak bilim ve bilgi kazanmasıdır. ( 31. 01. 1923, İzmir )
• Bizim dinimiz en makul ve tabiî bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabiî olabilmesi için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. ( 31. 1. 1923 İzmir )
• İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. Eksiksiz dindir. Çünkü dinimiz akla mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. ( 07. 02. 1923, Balıkesir )
• Bizim dinimiz, milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı tavsiye etmez. Aksine Allah da Peygamber de insanların ve milletlerin değer ve şerefini korumalarını emrediyor. ( 5. Şubat 1923 Akhisar )
• Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam öyle inanıyorum. ( 29. 10. 1923, Fransız Muhabiri Maurice Pernot’ya Demeç.)
• Dini fikir ve inançlara saygılı olmak, öteden beri tabiî ve genel bir anlayıştır. Bunun aksini düşünmek için sebep yoktur. (11. 12. 1924, Times Muhabirine Cevap.)
• İşin garibi bazı arkadaşlardan, özellikle dışarıdan bana halifelik önerileri olmuştur. “Siz Halife Olunuz” demişlerdir. Ben, bu önerileri daima gülerek yanıtladım. Halifelik, gereksiz hatta zararlı bir kurum haline gelmiştir. Bundan beklenen amaç gerçekleşmemiştir. Dünya Savaşı’nda gördük: Müslümanlar, Halife ordularına karşı savaştılar. Halife ordularını Suriye’de arkadan vuranlar olmuştur. Bunlar aynı Halife’ye yıllarca başkaldırmış ve bunları ortadan kaldırmak için gönderilen Türk askerlerini şehit etmişlerdir. Halifelik yararlı durumunu korusaydı Müslüman dünyasının buna sahip çıkmaları gerekirdi. Halifeliği ortadan kaldırdığımız günden bugüne kadar kimsenin bunu üstlenmemesi, Müslüman dünyasının halifesiz de yürüyeceğine ve yürümekte olduğuna en güzel örnek değil midir?” (Atatürk ve Çevresindekiler, Kemal Arıburnu, T.İş Bankası Kültür Yayını, S.135)
• Tarihimizin en mesut devresi hükümdarlarımızın halife olmadıkları zamandır. Bir Türk padişahı, her nasılsa hilafeti kendine mal etmek için nüfuzunu, itiyadını, servetini kullandı. Bu sırf bir tesadüf eseridir. Peygamberimiz öğrencilerine dünya milletlerine Müslümanlığı kabul ettirmelerini emretti, Bu ulusların hükümeti başına geçmelerini emretmedi. Peygamberin zihninden asla böyle bir fikir geçmemiştir. Halifelik demek, idare, hükümet demektir. Gerçekte görevini yapmak, bütün Müslüman milletlerini idare etmek isteyen bir halife, buna nasıl muvaffak olur? İtiraf ederim ki, bu koşullar içinde beni halife tayin etseler, derhal istifamı verirdim. (29. 10. 1923, Fransız Muhabiri Maurice Pernot’ya Demeç.)
• Hilafetle beraber Türkiye’de mevcut olan Ortodoks ve Ermeni kiliseleri, patrikhaneleri ve Musevi hahamhanelerinin ortadan kaldırılması lazımdır. Hilafet ve bu muhtelif patrikhaneler asırlardan beri ruhani yetkilerinin sınırları dışında çok büyük ayrıcalıklar aldılar. Halkın anlayışına dayanarak bahşedilen hukuk dışı ayrıcalıklar ile cumhuriyet idaresinin uygulanması mümkün değildir…( 04. 05. 1924, New York Herald Tribune Muhabirine Demeç. )
• Hilâfet, geçmişin bir rüyası olup, zamanımız da varlık nedeni yoktu. ( 25. 11. 1924, Matin Gazetesi Yazarı Madam Titania’ya Demeç.)
• İstanbul’da saltanat ve zevklerinin, çıkarlarının devam ettirilmesini düşmanların anavatanımızı istila etmek emellerine uydurmakta, onlarla işbirliği yapmakta, düşman devletlerin her isteğine boyun eğmekte asla tereddüt göstermeyen, vicdanları sızlamayan, milletimizin hür ve müstakil yaşama azmini kırma için haince girişimlerden çekinmeyen sultan ve halifelerin artık bu vatanda asla yeri yoktur ve olamaz. ( 26. 08. 1925, İnebolu’da Bir Konuşma. )
• Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır. ( 16. 03. 1923, Adana. )
• Efendiler, Panislâmizmi ben şöyle anlıyorum: Bizim milletimiz ve onu temsil eden hükümetimiz tabii olarak dünya yüzünde mevcut bütün dindaşlarımızın mesut ve müreffeh olmasını isteriz. Dindaşlarımızın değişik çevrelerde vücuda getirmiş oldukları toplumların bağımsız olarak yaşamalarını isteriz. Bununla yüksek bir zevk ve mutluluk duyarız. Bütün Müslümanların, İslam dünyasının refah ve mutluluğu kendi refah ve mutluluğumuz gibi kıymetlidir! Ve bununla çok ilgiliyiz. Ve bütün onların dahi aynı şekilde bizim mutluluğumuzla ilgili olduklarına şahidiz. Ve bu her gün meydandadır. Fakat Efendiler ! Bu toplumların büyük bir imparatorluk halinde bir noktadan sevk ve idaresini düşünmek istiyorsak bu bir hayaldir ! İlme, mantığa, fenne aykırı bir şeydir! ( 01.12.1921, TBMM )
• Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan bağnaz hareketlerden sakınıyoruz. (1925)
• Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı dinsiz olmak sayıyorlar. Asıl dinsizlik, onların bu düşüncesidir. Bu yanlış yorumu yapanların gayesi, müslümanın dinsizlere esir olmasını istemek değil de nedir?
• Arkadaşlar, efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır.
• Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.
• Türk milleti daha dindar olmalıdır. Yani, bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam öyle inanıyorum. (AKDTYK., Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara, 1997, Cilt III, s.93)
• Hangi şey ki akla, mantığa, kamu çıkarına uygundur, biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, ulusun çıkarına, İslam’ın çıkarına uygunsa, kimseye sormayın, o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı en mükemmel olmazdı, son din olmazdı. (AKDTYK., Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara, 1997, Cilt II, s.131).
• Bizim dinimiz en makul ve doğal bir dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. (1923, İzmir) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. II, Ankara, 1997, s. 94)
• Bir dinin doğal olması için akla fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. (1923, İzmir) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. II, Ankara, 1997, s. 94)
• Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı dinsiz olmak sanıyorlar. Asıl dinsizlik onların bu düşüncesidir. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, Müslümanların dinsizlere esir olmasını istemek değil de nedir?
Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, akılladır. (1923, Adana) (AKDTYK., Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara 1997, Cilt II, s. 132)
• Bizi yanlış yola sevk eden habisler, biliniz ki çok kere din perdesine bürünmüşlerdir. (1923, Adana) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. II, Ankara, 1997, s. 131)
• Evet, din gerekli bir kurumdur. Dinsiz ulusların sürekliliğine olanak yoktur. Yalnız şurası vardır ki din, Tanrı ile kul arasında bağlılıktır. Softa sınıfın din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi çıkar sağlayanlar iğrenç kimselerdir. İşte biz bu duruma karşıyız ve buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele ettiğimiz ve edeceğimiz bu kimselerdir.(Atatürk ve Çevresindekiler, Kemal Arıburnu, T.İş Bankası Yayınları Sh.134-135)
• Bence, dinsizim diyen mutlaka dindardır. İnsanın dinsiz olmasının imkânı yoktur. Dinsiz kimse olmaz. Bu genelleme içinde şu din veya bu din demek değildir. Tabiatıyla biz, içine girdiğimiz dinin en çok isabetli ve çok olgun olduğunu biliyoruz ve imanımız da vardır. ( 1923, İzmir )
• Bütün İslâm ulusları üzerinde yüce ruhsal görevini yapan halife düşüncesi, gerçeklerden değil, kitaplardan çıkmış bir düşüncedir. ( 29. 10. 1923,Fransız Gazeteci Maurice Pernot’ya Demeç. )
• Hayat felsefesinin garip bir tecellisidir ki, her faydalı ve her yeni şeye karşı mutlaka bir kuvvet çıkar. Buna bizim dilimizde gericilik (İrtica) derler. İşte bu gericiliğin yok edilmesi için gerekli önlemleri önceden almış olmak gerekir.( 18.01.1923, İzmit)
• Unutmamalıdır ki, ulusun egemenliği bir şahısta yahut belirli şahısların elinde bulundurmakta çıkar bekleyen cahil ve gafil insanlar vardır. Hükümdarlar, kendilerini aslı olmayan bir kuvvetin temsilcisi tanırlar ve bundan zevk alırlar. Fakat onların etrafındaki çıkarcılar, bunu din kisvesine büründürerek ulusu kandırmaya, küçük görmeye çalışırlar. Nitekim şimdiye kadar çalışmışlardır. Nihayet ulusun kulağı bu söylentilerle dolar ve o telkinleri dinin gereği ve gerçeklerin anlatımı olarak kabul ederler. Bu gibilere gerici ve hareketlerine gericilik (irtica) derler.( 31.01.1923, İzmir. )
• Tanrı birdir, büyüktür. ( 1922, T.B.M.M.)
• Biliriz ki, Tanrı dünya üzerinde yarattığı bu kadar iyilikleri, bu kadar güzellikleri insanlar yararlansın, varlık içinde yaşasınlar diye yaratmıştır. Ve en fazla derecede yararlanabilmek için de, bugün evrenden esirgediği algılamayı, aklı insanlara vermiştir. (17. 02. 1923, İzmir İktisat Kongresini Açış Söylevi)
• Sonra Kuran’ın çevirisini emrettim. Bu da, ilk defa olarak Türkçe’ye çevriliyor. ( 30.11.1929, Vossische Zeitung Muhabirine Demeç. )
.• O, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat sonuca kadar o, ölümsüzdür. (1926)
• Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler uyma ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek yani meşveret için yapılmıştır. (07. 02. 1923, Balıkesir)
• Allah, Hazreti Âdem Aleyhisselâm'dan itibaren bilinen ve bilinmeyen sayılamayacak kadar çok nebiler, peygamberler ve resuller göndermiştir. Fakat Peygamberimiz vasıtasıyla en son dini ve uygarlık gerçekleri verdikten sonra artık insanlıkla aracı kullanarak temasta bulunmağa gerek görmemiştir. ( 01.11.1922, TBMM )
• Peygamberimiz efendimiz hazretleri, cenabı hak tarafından insanlara dini hakikatleri tebliğe memur ve resul olmuştur. (07.02.1923, Balıkesir’de Halka Konuşma )
• O, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat sonuca kadar o, ölümsüzdür. (1926)
• Ölüm doğanın en doğal bir yasasıdır. Fakat böyle olmakla beraber bazen ne hâzin tecelliler arz eder. ( 27.01.1923, İzmir’de Karşıyaka’da Annesinin Mezarında. )
Atatürk'ün Balıkesir Hutbesi olarak bilinen hutbesinde, 7 Şubat 1923 günü öğleyin Balıkesir'in Paşa Camii'nde okunan mevlidden sonra minbere çıkarak cemaata şöyle seslenmiştir:
“ Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizamı, hepimizin bildiği Kur'ân-ı Azimüşşan'daki açık ve kesin hükümlerdir.
İnsanlara maneví mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla,
mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere
uymamış olsa idi bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak'tır.
Arkadaşlar! Cenab-ı Peygamber çalışmalarında iki yere, iki eve sahipti. Biri kendi evi, diğeri Allah'ın evi idi. Millet işlerini Allah'ın evinde yapardı. Hazret-i peygamber'in mübarek yollarını takip ederek bu dakikada milletimize ve milletimizin şimdiki ve geleceğine ait konuları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde, Allah'ın huzurunda bulunuyoruz. Beni bu şerefe kavuşturan Balıkesir'in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesile ile büyük bir sevaba nail olacağımı ümit ediyorum.
Efendiler! Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler, söylenenleri dinleme ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılması lazım geldiğini düşünmek, yani birbirimizin görüş ve düşüncelerini almak için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihninin başlı başına faaliyette bulunması lâzımdır. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz için her şeyden önce hakimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.
Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşüncelerini anlamak istiyorum. Millî emeller, millî irade yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, millet fertlerinin tamamının arzularının, emellerinin birleşmesinden ibarettir. Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.
7 Şubat 1923 Mustafa Kemal Atatürk (Balıkesir Hutbesi)
Gelelim Cumhuriyet düşmanlarının İsmet İnönü'nün hatıratı diye uydurduğu dil devrimi hakkında aşağıdaki uydurma görüşleri bir hatırlayalım.
Atatürk düşmanı sitelerde uydurulan güya İsmet İnönü'nün hatıratlarında yazan:
“Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı, okuma yazmanın yaygınlaşmasını sağlama değildir. Okur-yazar oranının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesinin zor olması değildi. Uzun yıllar devlet, eğitim sorununa eğilmemiş, kütlesel eğitime önem vermemişti. Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslâm dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı.” (Kaynak: İ. İnönü. Hatıralar C. 2, s. 223)
Hatıratta gerçekte olan:
” Harf inkilabı okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Okuma yazma kolaylığı Enver Paşa’yı tahrik eden sebeplerdir. Ama, harf inkilabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk. Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri hakkında, yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler. Bir misal olarak söylemek isterim: Benim çocukluğumda kültür sahibi adamlar, Türk dilinin kifayetsizliğinden, eksikliğinden meyus olarak bahsederlerdi ve bunun için cemiyet içinde hem Türk diye bir millet olarak Araptan ayrılığı kaldırmalıydık, hem de sağlam bir dile kavuşmak maksadıyla Arapçayı kabul etmeliydik, derlerdi. Yani vaktiyle devleti kurarken ve Türk dilini yaparken Arap dilini kabul etmek doğru olacaktı, görüşünü hararetle savunurlardı. Anadolu’da ilk Türk devletini kuranların hepsi Türk beyi olarak devlet başına geçmişler ve milli hususiyetlerini muhafaza etmişlerdir. Sonra Osmanlılar devrinde, edebiyat vesilesiyle dil ihtiyacı genişledikçe sanatı Arap dili üzerinde işlemek hevesi milli kültürü zayıflatmıştır. Bizim devrimizde Latin harflerine geçmek Türk dilini ve milli kültürü kurtarmak için esaslı bir etken olmuştur. (İsmet İnönü Hatıralar. Ankara, 2006 s. 485)”
şimdi bana açıklar mısınız? İsmet İnönü'nün bu hatıratındaki dil devrimi hakkındaki yazılarını kim hangi amaç ile değiştirip internet sitelerine servis etmiş olabilir?
Bunu yapanlar sizce sadece bu kadarı ile mi kalmışlardır? Başka iftiralar da servis etmemişler midir sizce?
ben bile bu iftira versiyonunu gördüğümde hadi canım dedim. gerçekten ismet inönü bunu söylemiş mi diye benim bile aklım karıştı. sonra baktım külliyen yalan bir sözmüş gerçek hatırat sözünü, islam düşmanı demeçmiş gibi kafalarına göre değiştirip servis etmişler.
yani ben bile bu iftirayı yutuyordum az kalsın vatandaş ne yapsın? gerçeğini göstersen bile inanmaz bir daha inönüyü hep bu sözleri söylemiş beller.
bizim insanımızı bilmiyor musunuz? biz savcıyız polisiz diye telefonla arayıp benim hesaba şu kadar para yatır diyorlar, vatandaş hemen yatırmaya gidiyor. Banka kuyruğunda gerçek polisler bile adamı yolundan çeviremiyor yok ben illa yatıracam diyor vatandaş. kendini şartamış bir kere. gerçeğini de getirsen boş yani.
yani ben ne kadar bu böyle değildir şöyledir desem, kanıtlarını da sunsam da o zehri çıkartmam mümkün değil, bizim millet öyle çünkü.
Bu yüzdendir ki islam'ın en büyük düşmanı bağnazlıktır. Peki nedir bu bağnazlık?
Bağnazlık, doğru veya yanlışlığa bakmaksızın bir fikrin savunmasını yapmak, kendi dinini, mensup olduğu düşünceyi veya ekolü her türlü düşünce ve inançtan üstün görmek, Taassup da kör bir tarafgirlik ve doğruluğu hiç araştırılmadan karşıt düşünceyi inkâr vardır.
İnsanda herhangi bir konuda oluşan aşırı sevgi ve heyecan bilgi ile değil de cehaletle desteklenirse, o konuda taassup; ilimle desteklenirse, müsamaha (hoş görürlülük) meydana gelir. Taassup sahiplerine mutaassıp denir.
Her ne kadar halk arasında mutaassıp kelimesi dindar anlamında kullanılıyorsa da, bu çok yanlış bir kullanımdır. Taassupa en çok karşı çıkan din İslâm'dır. Hz. Peygamber (s.a.s) müşrikleri İslam'a davet ettiğinde onlar, yanlış-eksik yönleri olduğunu söyleyerek değil, körü körüne atalarının dinine sarıldıkları, hiç bir araştırma ve tartışmaya girmeden kendi dinlerini üstün gördükleri için İslâmiyet'i kabul etmiyorlardı. Hak dinikabul ettirmeyen, ona karşı koyduran bu kör inada Kur'an "Cahiliyye taassubu" (hamiyyetü'l-câhiliyye) (el-Fetih, 48/26) demektedir.
Bugün de İslâmiyet hakkında yeterli ve doğru bilgisi olmayan, aksine, onun hakkında yanlış bilgilere sahip olan ve kendi bildiklerini tartışmasız doğru ve üstün kabul ederek İslâm'a karşı olan mutaassıp aydınlar olabileceği gibi, dinî heyecanları çok, fakat din hakkındaki bilgileri eksik olan mutaassıp dindarlar da olabilir.
Müslüman mutaassıp değil, hoşgörülü olmalıdır. Müsamahakâr insan, sabit fikirli değildir, medeni cesaretle fikirleri tartışabilir, doğru ile yanlışı ayırdetme gücüne sahiptir. Hakkında yeterli bilgisi olmayan şeylerde körü körüne iddia sahibi değildir. Ancak böyle davranıldığı zaman doğruyu anlatma imkanı olur. İslâm'ın yayılışında Hz. Peygamber (s.a.s) insanlara İslâm'ı hoşgörü ile anlatmış, irşadının vazgeçilmez unsuru, müsamahası olmuştur.
İnsanlart şu 2 kitabı okuyup anlamadığı için bu hale geldi.
Birincisi Kur-an, ikincisi Nutuk.!!
İnsanlar Atatürk'ten nefret etmeden önce Kur-an ve Nutuk kitaplarını okuyup öyle etsin.
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi
Hiç bir şey yapasım yok... Ama seni göresim geldi

Sana illa şiir mi yazmalıyım? Çay yapsam olmaz mı?