Bir sağanaktır boşandı.
Artık, nefs-i emmarenin susma vaktiydi.
Ne ben değersizim, varlığımla yokluğumun bir farkı diyebilirdi ne de Allah beni unuttu diye çocuksu bir küskünlüğe sığınabilirdi nefsin.
Semanın kapısını araladı melekler. Kapıdan sonsuz merhamet fışkırdı. Nefesi kesilen yeryüzü derin bir nefes alıp tekrar rüzgârlandı.
“O latif ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar rahmanî hediyeler ve vazifeler var ki..”
Yağmura rahmet namı verilmişti.
Dışarı çıktın. Şemsiyeyi evde bıraktın.
Yürüdün, yürüdün, yürüdün.
Düşen katreler kalbinin derinliklerine süzüldü, ruhuna işledi.
Seni ıslatanın rahmet olduğunu bildin.
En azından, “Rahman-ı Rahîm’in hazine-i gaybiye-i rahmetinde” yapılan yağmurun altında bir değerim yok benim deme Allah aşkına. Daha doğrusu şımarık ve haddini bilmez nefs-i emmarene aldırma.
Saplanıp kalma mahrum olduğun şeye ya da şeylere.
Başını kaldır, bir seyyah olduğunu hatırla ve kainatı dinle.
“Bana bak, aradığını sana bildireceğim” sözünü duyacaksın. Aradığımız O’nun rahmetinden başka nedir ki?
...Öyle garip bir dünya...
...Olmaz dediğin ne varsa olur...
...Düşmem der düşersin...
...Şaşmam der şaşarsın...
...En garibi de budur ya;...
...Öldüm der durur yine de Yaşarsın...