Biri tam teslim, biri tam red, biri de ortada. Vaazda, Yûsüf-i Hamedânî hazretleri, birinciye diyor ki; “Ey Abdülkâdir! Bu niyetinin güzelliği ile, Allahü teâlâyı ve Resûlünü râzı ettin. Ben senin Bağdâd’da bir kürsüde oturduğunu, çok yüksek bilgiler anlattığını ve; (Benim ayağım, bütün evliyânın boyunları üzerindedir) dediğini sanki görüyor gibiyim. Sen o kadar büyük bir evliyâ olacaksın ki, senin zamanında senden daha büyük bir evliyâ olmayacak. Gerçekten de, Abdülkadir-i Geylani, zamanında bulunan evliyânın en üstünü, baş tâcı oldu.
İkincisine bakarak diyor ki: “Yazıklar olsun sana, ey İbn-üs-Sakkâ! Demek bana, cevabını bilemeyeceğim süâl soracaksın ha! Senin sormak istediğin süâl şudur. Cevabı da şöyledir... Sen büyük alim olacaksın, fakat senden küfür kokusu geliyor. Yıllar sonra, İbnüssakka, Dicle nehrinin kenarında bir taşın üzerine oturur, Allah’ın var ve bir olduğunu üç yüz delil ile ispat edermiş.
Sonra İstanbul’a gitmiş. Orada hükümdarın kızına aşık olmuş ona kavuşabilmek için İslâmiyetten ayrılmış. İhlas olmadığı için bu kadar çok ilmi onu kurtaramamış. Bu sefer de üç yüz delille üç Allah olduğunu isbat etmeye kalkışmış.
Üçüncüsüne de diyor ki: “Sen de edebe riâyet etmediğin için, ömrün hüzün ile geçecek, sen dindar olmazsın, dinsiz de olmazsın. Zengin de olmazsın, fakir de olmazsın, sürünüp gidersin” buyurmuş. Nitekim, bunun da bütün ömrü sıkıntı, perişanlık içinde geçmiş.