İşte, tasavvuf yolu da bu usulü takip eder. Nefse güçlü ve kabiliyetli ama basit heveslere kapılan cahil bir çocuk gibi davranır. Onu düşük gayelere dalmaktan alıkor, yüksek gayelere yönlendirir.
Nefis bir bakıma, bedenimizi ve beynimizi kullanmamızı sağlayan bir program veya programın ara yüzüdür. Bu programı en yüksek seviyede kullanmayı başarırsak, bedenimizi ruhun yolculuğu için kullanabileceğimiz bir vasıtaya dönüştürebiliriz. Yoksa çok yüksek donanıma sahip bir vasıtaya bindirilmiş olmamıza rağmen, bir kısır döngü içinde dönüp dolaşan dolap beygirine dönüşürüz.
Nefsin kabiliyetlerini eğer bir vasıtaya benzetecek olursak, akıl onun direksiyonu, duygular motoru, takva duygusu ise freni gibidir. Akıl direksiyonunun başına, şeriat bilgisi yüklenmiş bir şoför oturtmak gerekir ki arabamız yoldan çıkmasın. Ayrıca, duygu ve istek motoruna ölçülü bir şekilde gaz vermek gerekir ki araç kontrolümüzden çıkmasın. Bunun için insanın bir ayağı ise daima takva freninin üzerinde olmalıdır.
Eğer takva ölçülerine göre kendimizi sınırlamazsak, nefsin kötülüğü emrettiğini bilsek bile, onun bizi kötülüğe sürüklemesine karşı koyamayız. Çünkü nefsimiz bizim bedenimizin hayatiyetine, duygularına hâkim bir kuvvettir.
Bazı tasavvuf âlimleri; nefsi vücudun hararet ve rutubetinden hâsıl olan bir buhara benzetmişlerdir. Vücudumuzda yanan gıdalardan meydana gelen enerjiler, vücudumuzda duygulara, isteklere, hırslara dönüşmekte ve bunlar da bizim duygularımızı harekete geçirmektedir. Böylece şeytanın körüklemesine müsait bir hararet meydana gelmektedir. Bizler eğer bu ateşe gaz verirsek, onun kontrolünü kaybederiz. O da bizi ana vatanı olan cehenneme sürükleyip götürür.
Hz. Mevlana nefsin cehenneme benzediğini şöyle anlatıyor: “Bu nefs, cehennemin ta kendisidir. Cehennem ise bir ejderhadır ki, ateşini söndürmeğe denizler bile yetmez.”
“Bizim şu nefsimiz, doymamak bakımından cehennemin bir parçasıdır. Parçalar ise bütünün özelliklerini taşırlar.”
Bu dizelerden de anladığımız kadarıyla; nefis nârını, ruh nuruna dönüştürmek için ondaki aşırılıkla mücadele etmek gerekmektedir. Ayrıca onun isteme ve gayret etme kabiliyetini, yüksek ve temiz maksatlara yönlendirmek lazımdır.
İşte, tasavvuf yolu insana bu disiplini kazandırmayı amaçlar. Bunun için nefsin arzularını şeriat ve takva kurallarıyla sınırlar. İstek ve arzuların ateşini şer’î bir çerçeve içine hapsederek, faydalı bir enerji haline getirir. Böylece kendimize hâkim olmamızı kolaylaştırır ve yoldan çıkmamıza mani olur.
HATİCE KÜBRA ERGİN