Ebû Davud’un Peygamber (s.a.v.) Efendimizden yaptığı bir rivayette şöyle
buyurulmaktadır: “İleride milletler, tabaktaki yiyeceklere üşüştükleri gibi başınıza öylece
üşüşeceklerdir.” Bunun üzerine sahabelerden biri şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resûlü, acaba o
gün bu bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu soru üzerine
şöyle buyurdular: “Hayır, siz o gün çok olacaksınız. Fakat sizin çokluğunuz o gün selin
getirdiği çöplük gibi olacaktır. Yüce Allah (c.c.) düşmanlarınızın kalbinden, sizden korkma
duygusunu çıkaracaktır. Sizin kalbinize ise, basitlik duygusunu (vehin) yerleştirecektir.”
Sahabilerden biri: “Ey Allah’ın Resûlü, acaba basitlik nedir?” diye sordu. Peygamber Efendimiz
(s.a.v.) bu soruya şöyle cevap verdiler: “Dünyayı sevmek ve ölümden hoşlanmamak.”
Hadis-i şerif, Müslümanların içine düştüğü hastalığın, kalplerine basitlik duygusunun
yerleşmiş olduğunu belirtmektedir. Acaba selin getirdiği çöplük nedir? Evet, gerçekten çöpler
hafif, basit ve değersiz şeylerdir. Hiç kimse çöplere bir ilgi göstermez. Onlara dönüp bakma
zahmetine bile katlanmaz. Çöpler, her akan suyun önüne katılıp sürüklenirler. Müslümanların
durumu da çağımızda çöplere benzemektedir. Her akan su, onları rahatlıkla önlerine katıp
sürüklemektedir. Müslümanların çağımızda en büyük hastalıkları, kendilerini basit, küçük ve ezik
görmeleridir. Yeryüzünde ağırlıklarını ortaya koymamalarıdır. Acaba Müslüman olarak bunlardan
kurtulmak için neler yapmalıyız? Her şeyden önce, Müslüman olarak kendi ölçümüzü bilmeliyiz
ve ona göre de hâl ve harekatımıza, hayatımıza çekidüzen vermeliyiz. Müslüman olarak nefsimizi
hesaba çekmeliyiz. Eğer biz bunu yapmazsak, durumumuz olduğu gibi devam edecektir. Durum
ve şartların değişmesi, bize hiçbir fayda sağlamayacaktır. Bir Müslüman tek başına değerini ve
ölçüsünü kavrayabilse, ferdî çalışmalarıyla kendisini küfrün egemenliğinden kurtaramaz. Yine
küfrün önünde bir çöp gibi sürüklenip duracaktır. Küfrün karşısında durabilmek için kaya
parçaları gibi baş başa verip, büyük kitle haline gelmek zorunluluğu vardır. Eğer Müslümanlar
büyük bir iman kitlesi halinde bir araya gelmeyi başarabilirlerse, Yüce Allah (c.c.), üzerlerindeki
azabı ve küçültücü durumu kaldıracak, düşmanlarının kalbine Müslümanlardan korkma
duygusunu yerleştirecektir. Önlerinde zaferin kapıları sonuna kadar açılacaktır.
Buhari, Müslim ve Ebû Davud’un, Huzeyfe (r.a.)’den rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte
şöyle buyurulmaktadır: “Huzeyfe (r.a.) diyor ki: Bir gün bazı insanlarla birlikte Peygamber
Efendimiz (s.a.v.)’in yanında oturuyorduk. İnsanlar O’na (s.a.v.) iyilik hususunda sormaya
başladılar. Ben de kendisine kötülük hakkında soru sordum. Çünkü ben, kötülüğün bana
ulaşmasından korkuyordum. Bunun için de kendilerine şöylece soru sordum: ‘Ey Allah’ın
Resûlü! Biz cahiliyet devrinde kötülük içinde bulunuyorduk. Yüce Allah (c.c.) bize acıdı,
iyiliğini ihsan buyurdu. Acaba bu iyilikten sonra yine kötülük mü olacaktır?’ Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) bu soruma şöyle cevap verdiler: ‘Evet, iyilikten sonra kötülük olacaktır.’
Ben bunun üzerine: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Bu kötülük döneminden sonra yine iyilik dönemi
olacak mı?’ diye sordum. Bunun üzerine şöyle buyurdular: ‘Evet, bu dönemden sonra iyilikle
kötülüğün karışık olduğu bir dönem gelecektir.’ Ben: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Acaba bu iyilikle
kötülüğün karışık olduğu dönem nedir?’ diye sordum. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz
(s.a.v.) şöyle buyurdular: ‘Bir millet gelecek, benim Yüce Allah (c.c.)’tan getirdiğim hidayet
yolundan başka yola girecek ve sünnetimden başka şeyler kabul edecektir. Onları, bundan
tanıyıp nefret edeceksin.’ Ben yine: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Acaba bu iyilikle kötülüğün karışık
olduğu bu bozuk dönemden sonra, nasıl bir dönem gelecektir?’ diye sordum. Buna da şöyle
cevap verdiler: ‘Evet, bundan sonra cehennem kapısında durup çağıranların bulunduğu bir
dönem gelecektir. Her kim onlara uyarsa, ateşin içine atılmış olur.’ Ben bunun üzerine
kendisine: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Eğer böyle bir döneme yetişirsem ne yapayım?’ diye sordum.
2
Bu hususta da bana şöyle cevap verdiler: ‘Müslümanların cemaatine katıl ve onların
başkanına uy.’ Ben: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Eğer Müslümanlar için bir cemaat ve başkan
yoksa, o zaman ne yapayım?’ diye sordum. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu soruma da şöyle
cevap verdiler: ‘Onların hepsinden uzaklaş. Ölüm sana ulaşıncaya kadar bir ağacın
kökünü kemirip dursan bile…’ ”
Bu hadis-i şeriften açıkça anlaşılıyor ki, iyiliğin ilk dönemi, İslâm tarihinin ilk üç
çağının kapanışı ile sona ermiştir. Kötülüğün ilk dönemi ise, Müslümanların gerilemesiyle
günümüze kadar devam ede gelmiştir. Günümüz, hadis-i şerifte bildirilen “Cehennem
kapısında durup çağıranların” bulunduğu bir dönemdir ve şimdi bunu yaşamaktayız.
Yine bu hadis-i şerife göre, Müslüman cemaate katılmanın ve İslâm başkanına itaat
etmenin farz olduğu anlaşılmaktadır. Bu bulunmadığı zaman ise sapık fırkalardan ayrılmak en
doğru iştir. Çünkü cemaatin hak üzere olması şarttır. Bir Müslüman tek başına bulunsa bile
yine de daima hak üzere bulunmak zorundadır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in şu hadis-i
şeriflerinde verdiği bilgiye göre, İslâm ümmetinin içinde daima hak üzerinde bulunacak bir
topluluğun olacağı müjdelenmektedir: “Kıyamet kopuncaya kadar ümmetimden bir topluluk
(cemaat), daima hak üzerinde olacaktır.” (Buhari, Müslim, Ebû Davud).
İkinci olarak da, bugün Müslümanlar içinde bulundukları geri durumdan, yabancılar
kadar her alanda uzmanlaşmadıkça bir adım bile ileriye gidemezler. Müslümanlar idarî, ziraî,
sanayî, meslekî ve askerî alanda uzmanlaşmak zorundadırlar. Bunlara tıp, ilaç ve inşaat
alanları da girer. Çağımızda Müslümanların bir kısmının bu alanlarda uzmanlaşması farzdır.
Bunu geciktirmek, önemsememek büyük günahtır. Bu günaha bütün Müslümanlar ortaktırlar.
Müslümanlar, gerçek anlamda bir uzmanlaşmaya ve kadrolaşmaya gitmedikleri
müddetçe, dünyada ne bir devlet, ne de bir birlik kurabilirler. Bunun için Allah (c.c.)’a ve
Resûlüne (s.a.v.) inanan her insan, İslâm’a ve vatanına hizmet etmek istiyorsa, -ki bu Yüce Allah
(c.c.) tarafından kendisine verilen bir görevdir- mutlaka belli bir konuda uzmanlaşmak zorundadır.
İhtiyaç duyduğu her şeyi kendi ülkelerinde üretmeye ve yetiştirmeye gayret sarf etmelidirler.
Bağımsızlığa giden yol budur. Ancak yapılan çalışmalar, çabalar, İslâmî toplumun göstereceği
doğrultuda olmalıdır. Çizilen plan ve programlar, belli bir çerçeve içinde yürütülmelidir.
Üçüncü olarak da toplumun ahlâk ve özelliklerini göz önünde bulundurmak
mecburiyetinde olduğumuzu unutmamalıyız. İslâm’ın ilk kuşağı için canlı örnek Resûlullah
(s.a.v.) idi. Ondan sonra gelen kuşaklar için ise, Resûlullah (s.a.v.)’ın yetiştirdiği sahabiler, birer
örnek şahsiyet olmuşlardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in devrinde yaşayan sahabilerin hepsi
birer mücahid ve kahramandı. Şüphesiz sahabiler, Peygamberimiz (s.a.v.)’in irşadı ile birer lider
ve önder oldular. Gerçekten sahabilerde bulunan yüce ve üstün özellikler, onlardan sonra
gelen bütün kuşaklar için birer ışık oldular ve Müslümanlar onların sayesinde karanlık
yollarda şaşmadan doğru yolu bulup yürüdüler. Sahabilerle başlayan bu yüce özellikler ve
üstün vasıflar gün geçtikçe artmaya başladı. İslâmî şahsiyetin olgunlaşıp gelişmesine sebep
oldu. Bütün bu olgunluk ve yüceliklerden sonra Müslümanlar gerilemeye başladı. Günümüze
gelinceye kadar, Müslümanların bu özelliklerini kaybetme işlemi sürdü. Biz bugün
Müslümanların bütün özelliklerini kaybetmiş olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bu sebepten dolayı
yapacağımız ilk iş, bu özellikleri yeniden yaşamak ve yaşatmaktır. Peygamber Efendimiz
(s.a.v.)’in, sahabilerinin, mücahidlerin, İslâm kahramanlarının üstün ahlakını yeniden
Müslümanlar arasında diriltmek ve yaygınlaştırmak zorundayız. Allah (c.c.) yolunda cihad eden
ve bu uğurda çalışanların Yüce Allah (c.c.)’ı sevmeleri, O’na yürekten bağlı olmaları,
Mü'minlere karşı şefkatli, merhametli, tevazulu olmaları, kafirlere karşı onurlu ve vakarlı
olmaları gerekir. Cihad yolu ile de Müslümanların hürriyet ve bağımsızlığı için çalışmalıdırlar.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in ahlakını yaşayan ve O’nun (s.a.v.) manevî varisleri olan
İslâm alimlerine de bu mevzuda pek çok iş düşmektedir. Şüphesiz ki onların çalışmaları,
tebliğ ve davetleri çok daha etkili ve bereketli olur.
3
MÜSLÜMANLARIN KURTULUŞU İÇİN BAZI ÖNERİLER -IIHak
yolunda çalışan ve çarpışan İslâmî toplulukta, bir Müslüman cemaatte bulunması
gereken bütün özelliklerin bulunması şarttır. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Size
verilen şey, yalnızca dünya hayatının geçimliğidir. Allah'ın yanında bulunanlar ise daha iyi
ve daha süreklidir. Bu mükâfat iman edenler ve Rablerine dayanıp güvenenler içindir.
Onlar, büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar; kızdıkları zaman da kusurları
bağışlarlar. Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların
işleri, aralarında danışma (şûrâ) iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar. Bir
haksızlığa uğradıkları zaman, yardımlaşırlar.” (Şûrâ:36-39). “Onlar (o müminler) ki, eğer
kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve
kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah'a varır.” (Hacc:41). Bu âyet, özellikle iktidarı
ellerinde bulunduran Müslümanların hayatında intizam ve istikrarın gerekliliğini işaret
etmektedir. Ayrıca namaz ve zekât görevlerinin hemen arkasından “İyiliği emretmek ve
kötülükten nehyetmek” görevine yer verilmesi, toplumsal ahlâk ve nizamı koruyup geliştiren
yöneticilerin üstün değerini ifade etmektedir.
Bu özelliklere sahip olmayanlar ne Allah (c.c.)’ın rızasına ne de başarıya ulaşamazlar.
Yüce Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim’de Mü'min kadın ve Mü'min erkeklerin özelliklerini
şöyle anlatmaktadır: “Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar
iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve
Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir, hikmet
sahibidir.” (Tevbe:71).
Toplumsal şuur, fertlerin dinî ve ahlâkî kusurları ve kötülükleri karşısında duyarlı
olmak zorundadır. Nitekim yukarıdaki ayette, kadın olsun erkek olsun, Mü'minlerin
birbirlerine iyiliği emredip kötülükten alıkoymalarının, aralarındaki velâyet bağı ve
kardeşliğin zorunlu bir sonucu olduğuna işaret etmektedir. Bu görev yetki, cinsiyet farkı
gözetmeden İslâm toplumunun bütün fertlerine verilmiştir. Yine yukarıdaki ayetten de açıkça
anlaşılacağı gibi, Mü'min erkekler ve Mü'min kadınların birinci özellikleri, birbirlerini dost
bilip sevmeleridir. Çağımızın fetvası da, “Müslüman bir cemaate katılıp başkanına itaat
etmektir.” Eğer bu gerçekleşmezse, Müslümanların dağınıklığı, perişanlığı devam eder ve
küfür de her yerde egemenliğini sürdürür.
Müslümanların bugün çözümlenmeyen meselelerinden biri de şudur: Müslüman
aydınların kendi kabuklarına çekilmiş olmalarıdır. Bu aydınların bazılarında kültür var,
hareket ve cihad ruhu yok, bazılarında ise cihad ruhu var, fakat toplumsal hareketlere katılma
cesareti yok. Onun için kültür, ahlâk, özellik ve topluma katılmanın bir bütün olarak
sağlanması ve yaygın bir hale getirilmesi şarttır.
Bu son çağ, gerçekten kültür, ahlâk ve terbiye yönünden bozuk bir çağdır. Yabancı
kültür emperyalizminin İslâm dünyasını kasıp kavurduğu bir çağdır. Kitap ve sünnetin öz ve
temel olarak uygulanmadığı ve hatta unutulmaya yüz tuttuğu çirkin bir çağdır.
İşte bu sebeplerden dolayı Müslümanlar olarak bu kültür emperyalizmine karşı
varımızı yoğumuzu ortaya koymak, İslâm’ın sağlam kültür esaslarına dönmek zorundayız. Ve
Rabbimizin şu uyarısını hiçbir zaman unutmamalıyız: “Sizin dostunuz (veliniz) ancak
Allah'tır, Resulüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazı
kılar, zekâtı verirler. Kim Allah'ı, Resûlünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün
gelecek olanlar şüphesiz Allah'ın tarafını tutanlardır.” (Maide:55-56).
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.