olmadıkları gibi, İslâm’ın hükümlerinin nereden alındığı konusunda da kesin bir bilgiye sahip
değillerdir. Aslında Müslüman, Allah (c.c.)’ın hükmünü ancak güvenilir bir kaynaktan almakla
yükümlüdür. Bu Allah (c.c.)’ın hükmünü almaya ehil biri olacaktır. Nitekim Tabiînden
tanınmış bir kimse olan Muhammed b. Sirîn şöyle söylüyor: “Bu ilim gerçekten bir dindir.
Bu bakımdan dininizi kimden aldığınıza bakınız.” (Müslim-Mukaddime).
Çünkü Rabbimiz Müslümanlardan, Allah (c.c.)’tan başkasına itaat işaretleri görülen
kimselerden her türlü ilgi ve münasebetleri kesmemizi kesin emir buyuruyor: “Durmaksızın
yemin edip durana, aşağılık olana itaat etme.” (Kalem:10). “Ve ölçüsüzce davrananların
emrine de itaat etmeyin. Ki, onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmakta ve dirlik, düzenlik
kurmamaktadırlar.” (Şûrâ:151-152). “Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden
herhangi bir guruba boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra kafirler yapmış olarak
(dininizden) geri çevirirler.” (Âl-i İmran:190). “Ey iman edenler, eğer küfre sapanlara itaat
ederseniz, sizi topuklarınız üzerinde gerisin geri çevirirler. Böylece büyük kayba
uğrayanlara dönersiniz.” (Âl-i İmran:149). “Yeryüzünde onların çoğunluğuna uyacak olursan,
seni Allah’ın yolundan şaşırtıp saptırırlar.” (En’am:116). “Kafirlere ve münafıklara itaat etme,
eziyetlerine de aldırma.” (Ahzab:48).
Ancak Müslümanlar şu gerçeği pek iyi bilmelidirler ki, her bir Müslüman kendisinden
Allah (c.c.)’ın hükmü alınacak gibi değildir. Bunun içindir ki, Allah (c.c.) Müslümanlara,
kendileri hüküm çıkarmak ehliyetine sahip olan kimselerden İslâmî emir ve hükümleri
öğrenmeye gidiniz buyurmuştur: “Oysa bunu Peygambere ve onlardan olan emir
sahiplerine götürmüş olsalardı, onlardan sonuç çıkarabilenler onu bilirlerdi.” (Nisa:83).
İşte nasslardan hüküm çıkarma ehliyetinde olanlara, müctehid adı verilmektedir.
Müslümanlar bu asıl temele tam anlamıyla bağlı kalmış olsalardı, İslâm’ı daha iyi anlamış
olurlardı. Çünkü içtihad ehliyetine sahip olmayan kimselere bunlar, yani İslâm’ı bilenler hem
sapık ve hem saptırıcı nazarıyla bakarlardı. Bu bakımdan bu gibi ehliyetsiz kimseler Sâlih ve
âbid kimseler de olsalar, kendilerine tâbi olunması caiz değildir.
Halbuki günümüz Müslümanları öyle bir duruma geldiler ki, biri kalkıp da kendilerine
işte bu İslâm’dır dese, yada benim söylediklerimin İslâm’a ters düşen tarafı yok dese, hemen
onu tasdik ederler. Hatta ilim kisvesine bürünmüş oryantalist (müsteşrik) biri kendilerine işte
İslâm budur dese, hemen onu da tasdik ederler ve görüşüne uyarlar. Allah (c.c.)’ın emirlerinden
uzak, fasık bir siyasî lider, aynı zamanda din namına cahil, açıktan kötülük işleyen, ibadetleri
terk eden böyle bir siyasî lider dese ki: “İşte İslâm bu benim söylediklerimdir!” hemen onu da
doğrularlar. Bu adamın söyledikleri şeyler cahilliğinden, bilgisizliğinden yada ihanetinden
ötürü olsa da yine doğrularlar. Hatta Müslümanların bir çoğunun bu kimselere yetki verdiklerini
görürsün. Bu kimseler Müslüman olmasalar da onları başkalarına komutan, lider olarak
kabullenirler.
Bunun daha aşırısı da İslâm âlimi adı verilen bir çok kimselerin, bu isimle
anılmalarının hatalı olmasıdır. Bu kimselerin fetvaları ise çoğu zaman İslâm ve Müslümanlar
aleyhine bir kötülük nedeni olmaktadır. İş, ehil olmayanların elinde kalmasından dolayı
bugünkü perişan hale gelinmiştir. Müslümanların İslâm’dan etkilenmesi çok zayıflamıştır.
Aslında kâmil bir Müslüman’ın İslâm ile etkilenmesi kapsamlı bir etkilenmedir. Onun
İslâm’ın her bir parçasıyla etkilenmiş olması, kâmil manada bir etkilenmedir. Müslüman
2
LÂİLAHE İLLALLAH tevhid kelimesinden etkilendiği gibi bunun etki alanına giren namaz
ile de aynen etkilenir. Bir Müslüman, namazın etki alanına giren İslâm iman kardeşliğinin de
tesiri altında bulunur. Zira Rabbimiz: “Mü'minler ancak kardeştirler.” (Hucurat:10)
buyurmuştur.
Müslümanlar bir çok bağlarla birbirine bağlı ve birbirlerinin etkisi altında olduklarına
göre, aynı zamanda velâyet açısından da birbirlerine bağlı bulunmaktadırlar. Mü'min bu
bakımdan velâyet yetkisini Mü'minden başkasına veremez. Onun velisi sadece Mü'minlerdir.
Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Mü'min erkekler ve Mü'mine kadınlar, bazısı
bazısının velisidir.” (Tevbe:71).
Velâyet yetkisinin yanında hemen cihad yer almaktadır. Mü'min bu yönüyle de
Mü'min kardeşine bağlıdır. Mü'min cihad ile de yükümlü olduğuna göre, buna bağlı olarak
malî yönden helal ve haramlara ait hükümleri bilmek ve öğrenmek zorundadır. Kısaca
Mü'min zincirleme olarak tam İslâmî hükümlerle yükümlüdür ve bunların etki alanına
girmektedir, içerisindedir. Hiçbir Müslüman, kendisini İslâm’ın bir hükmünden uzak tutamaz.
Bu mevzuda bir misâl: Hz. Ömer (r.a.) Bedir savaşında alınan esirlerin bir Müslüman yakını
tarafından öldürülmesini, bunlara hayat hakkı tanınmamasını istiyor. Çünkü bunlar Allah
(c.c.)’a isyan den müşriklerdir. Hz. Ebû Bekir (r.a.) ise, müşrik olan oğlunu öldürmek için can
atıyor. İslâm’ın hangi hükmüne bakarsak bakalım, durumun şu ayetle iç içe olduğunu hemen
görürüz. Rabbimiz buyuruyor: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim (topluluk)
bulamazsın ki, onlar Allah’a ve Resûlüne karşı başkaldıran kimselerle bir savaş bağı (ve
dostluk bağı) kurmuş olsunlar.” (Mücadele:22).
Başka bir misâl: Hz. Halid b. Velid (r.a.) ordu kumandanı iken, bu görevden alınıp da
sıradan bir asker yapılınca buna hiçbir şekilde itiraz etmedi, bir tepki göstermedi. Bunu
kendisi için alçaltıcı bir hakaret olarak da görmedi. Bundan şu gerçeği görüyoruz ki,
Müslümanların her işi Yüce Rabbimizin ayetleriyle iç içedir. Rabbimiz buyuruyor: “Allah’a
itaat edin, Resûlüne itaat edin ve sizden olan Emir’e (Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm
veren idarecilere) de itaat edin.” (Nisa:59).
Medineli Müslümanlar, Mekke’den hicret ederek gelen kardeşlerini paylaşamayınca
aralarında kuraya başvurmuştur. Bu da şu ayetin ruhuna son derece uygun düşmektedir.
Rabbimiz buyuruyor: “Mü'minler ancak kardeştirler.” (Hucurat:10).
Tebük seferine katılamayan üç sahabî için, münasebetlerin kesilmesi konusundaki
duruma bir bakalım. Müslümanlar birbirlerine o denli bağlılar ki, başından sonuna kadar tüm
Medine Müslümanları verilen emre o kadar itaat gösteriyorlar ki, bu itaatin ve disiplinin en
güzel örneğini vermektedir. Ayrıca Müslümanların da ne derece birbirlerinin etkilenme
alanının içerisinde olduklarının da açık bir delilidir. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlar için
gerekli olan itaat ve güzel (maruf) sözdür.” (Muhammed:21). Nitekim Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz
kimi sahabîsinin ibadette aşırı gitmeleri sebebiyle onlardan bunu hafifletiyordu. Böylece
Müslümanların, ayetlerin ne derece etkisinde oldukları kesin ortaya çıkmaktadır. Rabbimiz
şöyle buyurmaktadır: “Rabbinize kulluk ve ibadet edin.” (Hac:77).
İlk örnek nesli görüyoruz ki, İslâm ile kesin olarak iç içe yaşamaktadır. Onların bu
durumlarını öğrenmek için şu ayete kulak verelim. Rabbimiz onları nasıl tanıtıyor:
“Muhammed, Allah’ın Resûlüdür. Ve onunla birlikte olanlar da kafirlere karşı zorlu, kendi
aralarında ise merhametlidirler. Onları rükû edenler, secde edenler olarak görürsün. Onlar
Allah’tan bir lütuf ve hoşnutluk arayıp isterler. Belirtileri, secde izinden yüzlerindedir. İşte
onların Tevrat’taki vasıfları, İncil’deki vasıfları da budur. Sanki bir ekin filizini çıkarmış,
derken onu kuvvetlendirmiş, derken semizleyip kalınlaşmış, sonra sapları üzerine uzayıp
boy atmış (ki bu) ekicilerin de hoşuna gider. (Bu örnek) onunla kafirleri öfkelendirmek
içindir.” (Fetih:29).
3
MÜSLÜMANLARIN İSLÂMÎ HÜKÜMLERİ
KAVRAYIŞ DERECELERİ -IIBu
ayette bizim şahidimiz ve delilimiz şu olmaktadır: “Onların İncil’deki vasıfları da
budur..”
Düşünce bir tohumdur. O tohumun atılacağı yer de insandır. Eğer bu tohum kalpte
uygun bir yere düşer ve normal bir hava bulursa yeşerir. Eğer tohum bozuksa, sonuç bozuk
olacaktır. Bunun aksi de doğrudur. İslâm ashabın kalbine atılan bir tohum mu idi de hemen
yeşerdi?
Kur'ân-ı Kerim bunun aksini bize bildiriyor. Sahabe bu işin çiftçileriydiler, tohum
ekicileriydiler. İslâm ise tohumun atıldığı yer idi. Bir tohum ancak uygun bir alan ve hava
içinde gelişir ve büyür. Bu bakımdan Ashab-ı Kiram İslâm ile iç içe idiler. Öyle ki onlar ağaç
idiler, tohumu ise fıtratlarıydı. Toprak, iklim, su ve havaları ise İslâm’dı.
İşte bu olmuş bir gerçektir. Ancak günümüzün gerçeği ise, Müslüman olarak kalanlar,
İslâm’ı anlamakta kısır ve çok az bir anlayış ve kavrayış sergilemektedir. Bizler kâmil ve
yaygın anlamda, kapsamlı bir İslâm’ı anlamayı kaybettik. Bugün bir Müslüman namaza önem
verirken, zekatı ihmal etmekte, zekatı veren bir Müslüman da emr-i bil ma’ruf ve nehyi anil
münkerden habersiz kalmaktadır. Veyahutta helal ve haramdan bilgisiz kalmaktadır. Bütün
bunları yapsa da, bu defa siyasî ve ekonomik cihadı terk etmiş bulunmaktadır. Bütün bunların
yanında kılık kıyafet bakımından kimlere benzediğimizin farkında değiliz. Namaz kılıyoruz,
kıldığımız namazın şuurunda değiliz. Ölümden korkar olduk. Ölüm ne bir saat evvel gelir, ne
de bir saat sonraya kalır. Halbuki ölümle ebedî saadete, ebedî huzura kavuşacağız (inşaallah).
“Hayatta kalmanın yolu şehid olmaktan geçer” diye iman etmek, Mü'minin kalbini
dolduran bir gerçek olmaktan çıkmıştır. Nitekim beli bükülmüş sahabeden birini çocukları
cihaddan geri koymaya çalışınca onlara engel olmuştur. Gerçekten Rabbimiz bizlere İslâm’ın
tamamını almamızı emretmektedir. İşte ayet-i kerimeler: “Şüphesiz ki dinlerini parça parça
edip kendileri de guruplaşanlar, sen hiçbir şeyde onlardan değilsin.” (En’am:159). “Yoksa siz
Kitabın bir bölümüne inanıp da, bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?” (Bakara:85). “Allah’ın
sana indirdiklerinin bir kısmından seni şaşırtırlar diye onlardan sakın.” (Maide:49). “Bu
durumda biz seni sağlamlaştırmasaydık, and olsun sen onlara az bir şey (de olsa) eğilim
gösterecektin. Bu durumda biz sana, hayatın da kat kat, ölümün de kat kat (acısını)
taddırırdık.” (İsra:74-75).
Allah (c.c.) bütün var gücümüzle İslâm’ı almamızı, O’na sarılmamızı emir buyurmaktadır:
“Size verdiğimize kuvvetle yapışın.” (Bakara:63). “Rabbinizden size indirilenin en
güzeline uyun.” (Zümer:55).
Lütfu ve merhameti bol olan Rabbimiz, ecel gelmeden uyanmamızı nasip ve müyesser
eyle. Amin.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.