Müslüman toplumlarda din eğitiminin önemini kimse inkâr edemez. Bunu inkâr etmek
için insanın ya özürlü olması veya İslâm dışı bir düşüncenin mensubu olması lazımdır. İslâm’ı
toplum hayatından uzaklaştırmak isteyen sistemler neticede kısa veya uzun vadede kendileri
çökmüş, toplum hayatında kaybolmuşlardır. Bunun en yakın örneği komünist ülkelerdir.
Bunlar Rusya’da dini yasaklayarak, yaklaşık 73 sene bütün mabetleri kapattılar, yaktılar,
yıktılar, dini eğitimi ve öğretimi ortadan kaldırdılar. Bu yasakçılar yıkıldı gitti ve fakat
dindarlar yine ayakta kaldı. Kezâ Ruslar gibi dine harp ilân eden ve “gayemiz önümüzdeki 35
sene içerisinde Allah ve Peygamber gibi kavramları ortadan kaldırmak ve yok etmektir”
diyen yerli mürtedlerin bütün çaba ve gayretlerine rağmen, din yine ayakta ve onlar ise yer ile
yeksan oldular. İsimleri de cisimleri de unutuldu. Din aleyhine çalışan bütün Şeddatlar,
Nemrutlar, Firavunlar, Ebû Cehiller ve onların bugünkü mürted uşakları bu alçak emellerine
kavuşamadılar. Allahü Teâlâ (c.c.)’nın dini bütün beşeriyete gelmiş ve kıyamete kadar da
kafirler istemeseler de bâki kalacaktır.
Din insanoğlunun olmazsa olmazıdır. Onsuz hayat ancak insanlık dışı bir hayattır. O
halde, ruh ve karakter bakımından sağlam bir nesil yetiştirmek için ailede, okulda, kışlada ve
toplumun her kademesinde dine ve gerçek dinî eğitime büyük bir önem vermek gerekir.
Çağımızda devletler, yetişmekte olan nesillerin eğitim ve öğrenimini yüklenmektedir.
Devlet bu görevini dürüst ve gereği gibi yaptığı müddetçe güven ve itimat sağlanır, milletin
idarecilerine bağlılığı kuvvet bulur, birlik beraberlik ve uyum sağlanmış olur. Aksi takdirde,
milletin devletine ve idarecilerine karşı güven duygusu kaybolur, idare edilenlerle idareciler
arasında kopukluk ve ayrılık meydana gelir. Bu duruma düşen toplumların kuvvetlenmesine,
yükselmesine ve başarıya ulaşmasına imkan olmaz. Şuurlu ve samimi bir idare milletin
okulunu, eğitim sistemini, dinine, inancına ve ahlâkına ters düşürmez. Bu mukaddes
kavramlarla mücadele etmez. İdareciler milletin bu manevî değerlerini kenara iter ve onları
yok sayarsa, o zaman “millî kültür, millî irade ve demokrasi” dedikleri ve milletin kendi
kendini idare etmesi sözü yalan ve aldatmaca olur. Bunun ise doğru adı: İdare kadrosunun
kültürü ve sabit fikre sahip kadro idaresi olur. Bu biçim idare ile diktatörlük idaresi arasında
isimden başka bir fark yoktur. Çünkü seçilen milletvekilleri oraya, milletin vekilleri olarak
gittikleri halde, milletin istek ve iradesini değil, sabit bir fikre sahip bir kadronun istek ve
iradesini hakim kılmaya çalışacaklar. Zaten bu durum mevcuttur ve açıktır. Artık bu
aldatmaca niye? İsimler eşyanın durumunu, özelliğini değiştirmez. Adamın adını kaya
koysanız da yine o insandır, kaya değildir. Diktatörlüğün adını cumhuriyet koymakla değişen
bir şey olmaz. O yine diktatörlüktür. Çünkü milletin iradesi ve hakimiyeti yoktur.
Laik düzenlerde, dine ve manevî değerlere, İslâmî eğitim ve öğretime gereği gibi
önem verilmediği gibi, rejimin çizdiği sınırlardan da dışarı çıkmasına müsaade edilmiyor. Bu
sistemlerde din eğitimi sadece göstermelik olarak yapılmaktadır. Daha doğrusu zayıf
Müslümanların gözünü boyamak, aldatmak ve dine önem veriliyor gibi göstermek için
yapılıyor. Böyle öğretilen ve Allah (c.c.)’ın dini olmaktan çok uzak olan bu din, Allah (c.c.)’ın
dini değil, devletin, rejimin dini olmaktadır.
İslâm’ın emrettiği terbiye ve eğitim sisteminde ise, çocuk temel kuralları (kaideleri)
basit bir şekilde öğrenir. Bu temel kuralları geliştirmek, çocuğun ruhuna yerleştirmek, ahlâkın
ve hayatın bir parçası haline getirmek de okulun görevidir. Bugünkü okullar ise, mevcut
sistem ve programlarıyla bu dini gereği yerine getirmeleri mümkün değildir. Çünkü dinin
gösterdiği inanç, hayat anlayışı, ibadet, ahlâk ve hedefi ayrıdır, mevcut sistemlerin hedef yolu
ayrıdır. Ayrı ayrı gaye ve hedeflere giden yolların birleşmeleri elbette ki imkansızdır.
2
İslâm dinine inanmış bir genç, mevcut hayat gerçeğine baktığı zaman büyük bir
çelişkiye düşmekten kendisini kurtaramaz. Çünkü dinin gösterdiği hayat ve ahlâk anlayışı
ayrı, sistemin gösterdiği hayat ve ahlâk anlayışı apayrı…
Bu inanç ve hayat anlayışının ayrılığı gencin vicdanında ister istemez bir tereddüdün,
kararsızlığın ve bunalımın meydana gelmesine sebep olacaktır. Bunun sonucu olarak, büyük
bir hayret ve ruhî bunalım başlar, nereye basacağını, hangi dala tutunacağını, hangi guruba
katılmasının gerekli olduğunu bilemeyeceği gibi şahsiyetini de kaybeder.
Çağdaş okullar bugünkü hal ve anlayışlarıyla dini eğitimi vermekten çok uzaktır. Hatta
dini eğitim adı altında pek çok uydurma, yalan ve tahrif edilmiş (değiştirilmiş) bir telkini
yapmakla milletin mukaddes inancıyla çatışma halindedir. İlk öğretimde söz verilen sembolik
din dersleri de uygulamasız ve bir çok hatalarla dolu olması sebebiyle hiçbir faydası
olmayacaktır. Öğretilen bu din, devletin her yaptığını doğru göstermekte, hatta Kemalizm
ilkeleriyle sentezleştirilerek verilmektedir. Tüm bunlara ek olarak bir de bu dersleri verenlerin
İslâmî şahsiyetten tamamen uzak oluşları ayrı bir yıkım yapmaktadır. Örnek kişiliklere sahip
olmayanlar tarafından öğretilen bu din eğitimi ve öğretiminin belli bir yaşa ve belli bazı
okullara tahsis edilmesi de apayrı bir engellemedir. Eğitim hayatında, din eğitimi bir kısım
öğrenciye lazım, diğer kısım öğrencilere lazım değilmiş gibi bir uygulama vardır. Halbuki
üniversite öğrencisi de Müslüman olduğuna göre, Müslüman bir toplumda yaşadığına ve
ileride bu toplumu yöneteceğine göre dini daha iyi bilmesi ve yaşaması lazımdır ki,
Müslüman toplum ona inansın ve ona güvensin.
İnsanı olgunluğa götüren yol ancak ve ancak İslâmî eğitim yoludur. Müslüman
çocukları terbiye eden eğitimcinin İslâm terbiyesini ve hedefini çok iyi bilmesi gerekir. Çünkü
terbiyeden gaye ve hedef, terbiye edileni kendi nefsine, toplumuna ve dinine karşı hak ve
sorumluluğunu bilen bireyler yetiştirmek, maddî ve manevî yükselişini sağlamaya
hazırlamaktır. Yine bu terbiyenin gayesi, müspet düşünebilen, kişiliği olgunlaştıran, hoş
görülü kılan, şaşkınlıktan ve terslikten uzaklaştıran açık yürekli ve her bakımdan temiz bir
nesil yetiştirmektir. Gence verilen terbiyeye ters düşen, etkisini yok eden veya azaltan,
gerçeklerle ilgisi bulunmayan, sadece bir teori (nazariye) ve felsefî görüşten ibaret olan,
şüphelerle zihin ve kafayı karıştıran ve ilmî olmayan meselelerle, özellikle düşüncenin tam
gelişmediği bir yaşta asla doğru ve isabetli olamaz. Bazı kimselerin, gerçek olmayan
görüşlerin öğrenciye aktarılmasındaki gaye, öğrencinin bunu bilmesi de lazımdır, iddiaları
asla doğru ve kabul edilebilir değildir (Örneğin Darwinizm gibi.). Çünkü zamansız ve hazırlıklı
olmadan, bu gibi bozuk düşüncelerin ve felsefî teorilerin öğrencinin kafasında ve vicdanında
yaptığı tahribat, yıkım onarılmaz ve düzeltilemez hale gelir. Hedefe uygun ve olumlu
yetişmesine engel teşkil eder. Öğrencinin seviyesi çok iyi bilinip konular o doğrultuda
aktarılmalıdır. Öğrenici farklı görüşleri anlayacak, sebep ve hikmetlerini kavrayacak bir
olgunluğa eriştiği zaman bunları bilmesinde, zararlarını öğrenmesinde faydalar olabilir.
İslâm aleminin fikir ve terbiyecilerinin birleştikleri görüş şudur: Dinî eğitim ve
terbiyeden maksat ve gaye, kişiyi fikir karmaşasına itmeyen, hedef ve gayesi Allah (c.c.) inancı
doğrultusunda eğitmek olan, ferdi (bireyi) ve toplumu dünyada ve ahirette mutlu kılan eğitim
ve terbiyedir. Başka bir deyimle İslâmî terbiye, insanın hayatını daima sürekli olarak dengeli,
ileriye götüren, görüş ve düşüncesini olgunlaştıran, saygın, güvenilir bir kişilik ve karakter
veren ruhun ve nefsin terbiyesidir. İnsanoğlu bu yüceliğe ancak Rabbini, nefsini ve
toplumunu iyi bir şekilde bildiği, haklarını verdiği ve bunu kendisine ahlâk edindiği zaman
erişebilir. Bu yönüyle gelişen ve olgunlaşan fertler, milletine ve insanlığa yararlı olurlar.
Toplumun gelişmesine, yükselmesine hizmet ederler, hakka, adalete ve hürriyete faydalı
örnek insan olurlar. Bütün bu güzellikler, ancak üstün ve eksiksiz bir programla ve birbirine
ters düşmeyen ve yalanlamayan, birine ak diğerine kara demeyen bir eğitimle mümkün olur.
3
MÜSLÜMAN TOPLUMLARDA DİN EĞİTİMİNİN ÖNEMİ -IIİnsanların
maddî ve manevî mutluluğuna, bedenî ve ekonomik gelişmesine vasıta
olacak, eğitim ve ilimlerin iyi ve faydalı olacağından şüphe yoktur. Bugün gelişen ilimlere
baktığımız zaman, insanoğlunun aklî yönünü çok büyük bir şekilde geliştirdiği halde, imanî,
ahlâkî, ve ruhî bakımdan ise, büyük bir gerilemeyi yaşamaktadır. Bazı toplumlarda ilim o
kadar ilerlemiş ve gelişmiş ki, rüyalarda bile görülemeyecek şeyler gerçekleştirilmiştir.
İnsanoğlu uzayın derinliklerine ayak basmış, belki de yarın başka gezegenlere de gidebilecek.
Fakat bu toplumlarda gelişen ilim insanlığa, onun maddî ve manevî huzuruna ve mutluluğuna
ne yarar sağlamıştır?.. İnsanlığın dertlerini, endişelerini, sorunlarını, iniltilerini, feryatlarını
azaltmış veya yok etmiş midir? İnsanlardaki vahşet ve katılığı giderebilmiş midir? Hayatın
huzur, bolluk ve neşe içerisinde geçmesini sağlayabilmiş mi? İnsanların yarınlardan emin ve
güven içinde yaşamalarını garantiledi mi? Zalimlerin zulmünü ve saldırganların saldırısını
önleyebildi mi? Tüm bu sorulara tek ve olumlu cevap vermek oldukça güç… Çünkü bu
ilimler insanoğlunun ruhî ve ahlâkî tarafını görememiş ve önem de vermemiştir. Diğer
taraftan maddeye çok fazla önem vermiş, onu hakim kılmış ve kutsamıştır.
Bunun yanında vücut makinesini harekete geçiren ve yönlendiren ruhu ve ruhun
gelişmesine, olgunlaşmasına sebep olan yüce dini, vicdanı, ahlâkı kenara itmiş ve hayattan
uzaklaştırmıştır. Bu hal ve şartlar içerisinde yetişen yeni nesiller de dinî ve ahlâkı
önemsememiş, dini bilime bir ayak bağı ve engel olarak algılamaya başlamıştır.
Gerçek şudur ki, İslâm’a göre din, ilme bir engel veya ayak bağı değil, itici bir kuvvet
ve çekici bir lokomotiftir. İlim, din ile beraber olursa, imana, hidayete ve doğru yolu bulmaya
yarar, insanlığın yararına hizmet eder, dertlerine çare olur. İlim dinsiz olur ve hele dinsizlerin
elinde olursa, insanlık için felaket olur. Güçsüzün ezilmesine, korku ve vahşetin yayılmasına,
emniyet, huzur ve güvenin ortadan kalkmasına sebep olur. Din ile ilmi bir ve beraber kılmakla
akla kuvvet ve ruha gıda vardır.
Artık şurası kesinlikle anlaşılmıştır ki, laikliğin dar ve karanlık örtüsüyle, insanları
özellikle gençleri, dinin gereklerini yerine getirmesine engel olmakta, mukaddes kitabından
uzaklaştırmakta asla yarar yoktur, ama kesin bir zarar vardır. Günümüzdeki olaylar buna
şahittir. İslâm’a dönmeye, O’nun emir ve yasaklarına uymaya ve Kur'an’ın ahlâkıyla
ahlâklanmaya çok ama çok muhtacız. İslâm aleminin düşmüş olduğu bugünkü kötü
durumdan, batının sömürüsünden, esir yaşamaktan, fitneden ve bölünmekten kurtulmanın tek
yolu Allah (c.c.)’ın emirlerine dönmektir. Nitekim Cenab-ı Hak (c.c.): “Allah’a ve O’nun
Resûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden
gider. Bir de sabırlı olun. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal:46).
Batılılar ve onların mürted uşakları İslâm’ın ve Kur'an’ın hayat veren hükümlerini ve
insanları birleştirmekteki özelliklerini bildikleri ve gördükleri için, bütün güç ve gayretlerini
sarf ederek, Müslümanların kalplerinden İslâm ve Kur'an sevgisini yok etmek için büyük çaba
gösterdiler ve bunda da bir noktaya kadar başarılı oldular.
Ama şunu ifade edelim ki, gerçek Müslümanlar üzülmesinler, kafirler ve mürtedler de
sevinmesinler. Çünkü, yeni yetişen nesiller bu oyunların farkındadır. Bu nesiller, İslâm’ın ve
Kur'an’ın hayat veren ve birleştiren emirlerine uymak, O’nu rehber edinmek, ahlâkıyla
ahlâklanmak için gece gündüz dünyamızın tüm coğrafyasında büyük bir azim ve gayretle
çalışmaktadır. Kendilerini tefrikaya, hizipleşmeye iten tüm gayretlerden uzaklaşmakta, önüne
konulan engelleri aşmaktadır. Münafıkların ve mürtedlerin oyunlarını bozmaktadır. İslâm dışı
tüm hile ve tuzaklara karşı uyanık olarak, şuurla İslâmî birliğe koşan bu gençliğin en büyük
yardımcısı Hazreti Allah (c.c.)’tır. Gayret inananlardan, tevfik ve başarı da Cenab-ı Hak’tandır.
4
“İçinizde insanları hayra çağıracak, iyili emredecek, kötülükten alıkoyacak bir topluluk
bulunsun. İşte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmran:104). “And olsun asra ki gerçek insan
ziyandadır. Ancak iman edip de salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve
sabrı birbirlerine tavsiye edenler müstesnadır.” (Asr:1-3). “Size ne oluyor da, ‘Rabbimiz, halkı
zalim olan bu şehirden bizi kurtar, katından bize bir sahip gönder, bir yardımcı yolla’ diyen
zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?”
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.