You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

MÜSLÜMAN OLMANIN ŞARTI VELÂYETTİR

MÜSLÜMAN OLMANIN ŞARTI VELÂYETTİR

Üye
MÜSLÜMAN OLMANIN ŞARTI VELÂYETTİR
Bismillahirrahmanirrahim
Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim
bulamazsın ki, onlar Allah ve Resûlüne karşı başkaldıran kimselerle bir sevgi-dostluk bağı
kurmuş olsunlar.” (Mücadele:22). Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyuruyorlar: “Kişi sevdiği ile
beraberdir.” (Buhari, Müslim). İbn-i Mesud (r.a.) demiştir ki: “Hicr ile makam arasında yetmiş yıl
ibadet etse de, ancak sevdiğiyle haşrolunur.”
Bir kimsenin tüm şefkat ve sevgisini kafirlere karşı göstermesi, münafıklara aynı
şefkati beslemesi, onlara meyletmesi ve sevmesi, aynı zamanda kafir ve münafıkların başarılı
olmalarını, zafer kazanmalarını istemesi de velâyetin, dostluğun en büyüğüdür. Bir kimsenin,
isyan ve zulüm yapan bir topluma kalbiyle eğilim göstermesi, onların yaptıklarından razı
olması, memnun olması halinde bu kimse de aynen onlardandır. Onların işledikleri günahların
aynısı da o kimseye verilir. Hatta bu kimse onlardan çok uzaklarda olsa bile… Resûlüllah
(s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Yeryüzünde bir hata işlenir de, onu gören biri de onu hoş
karşılamazsa (bir rivayetle inkâr ederse), tıpkı onu görmemiş olan gibidir. Fakat kim de
işlenen hatayı görmez ve fakat buna rıza gösterirse, o da gören (işleyen) gibidir.” (Ebû Davud).
Kafir ve münafıklara karşı isteyerek münasebette bulunmak, onları sevmek, onlara
velâyet vermek de yine onlarla birlikte olmak demektir. Toplantı yerlerinde onlarla birlikte
olmak, onların İslâm’a, Müslümanlara saldırılarına karşı tavır koymamak da, onlarla
dostluğun belirtilerindendir. Yüce Mevlâ’mız şöyle buyuruyor: “O (Allah), Kitap'ta size şöyle
indirmiştir ki: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz
zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuya geçinceye) kadar kâfirlerle beraber
oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri
cehennemde bir araya getirecektir.” (Nisa:140).
Nitekim Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz (s.a.v.)’in hadisleri bu noktaya işaret etmektedir.
Sadece insanın belli bir topluluğu fazla görmesi sebebiyle, kişinin o toplum içerisinde yer
alması halinde, o kimseyi o toplumla birlikte kılar. Kim kafirlerin toplumunda bulunmayı
çokça arzuluyorsa o onlardandır. Kim de münafıklar toplumunu severse o da onlardandır. Bu
konudaki hadis-i şerif meali şöyledir: “Kim bir kavmin toplantısında (arasında) daha çok
bulunmak isterse o onlardandır.” (Ebû Ya’lâ ve Ali b. Mabet, Taat kitabında Abdullah b. Mesud’tan rivayet
etmişler, Deylemi ve İbn-i Mübarek de Ebû Zer (r.a.)’den rivayet etmişlerdir.).
Bu bölüme birçok sınıflar girerler. Mesela kafirlere ait dinsiz, şehvet perest, her türlü
serbestiyi isteyen kimselerle birlikte olmak, onların kulüp ve derneklerine üye olmak, kişinin
onlardan olması için yeter de artar. Bunların toplantılarına katılmaları, davet merkezlerine
gitmeleri, anma törenlerinde bulunmaları v.s. gibi hususlar onlara dahil olduklarını gösterir.
Herhangi bir sapık ve saptırıcı bir kafir kuruluşa kaydolmak, onların adaylarını ve seçtiklerini
desteklemek de bu türdendir. Öyle ki, bugün çağımızda insanlar küfür temsilcilerini seçiyor
ve onları destekliyor. İşte bu tür davranan kimseler hakkında hiç şüphe olmasın ki, onlar kesin
olarak iman dairesinden çıkıp, nifak dairesine girmiştir. Yani münafık olmuştur. Cemâatten
ayrılıp tefrikaya, ayrılığa düşmüştür. Peygamberimiz (s.a.v.) bu hususta şöyle buyuruyor: “Kim
cemâatten bir karış ölçüsünde uzaklaşırsa, bu kimse namaz da kılsa, oruç da tutsa ve
Müslüman olduğunu ileri sürse de, boynundan İslâm ipini (İslamî vazifeyi) söküp atmıştır.”
Kafir ve münafıklara itaatte bulunmak, onlara velâyet yetkisini vermektir. Zira kime
itaat edersen, velâyeti ona vermiş olursun. Onu sevmiş olursun. Nitekim Hz. İbrahim (a.s.)’ın
babasına sözü: “Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını
olmandan korkuyorum.” (Meryem:45).
2
Şeytana velî-dost olmak demek, ona itaat etmek demektir. Ona aynı zamanda icabet
(uyma-varma) manasınadır. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Zaten benim size karşı bir gücüm
yoktu. Ben, sadece sizi (inkâra) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz.”
(İbrahim:22). Allah (c.c.) bizim de onlardan olmamamız için kafir ve münafıkların hangi sınıfı
olursa olsun, kendilerine itaat etmemelerini emretmiş, onlara itaati haram kılmıştır. Aynı
zamanda onlara itaat etmeyi ise mürtedlik kabul etmiştir. “Şüphesiz ki, kendilerine doğru yol
belli olduktan sonra, arkalarına dönenleri, şeytan sürüklemiş ve kendilerine ümit vermiştir.
Bunun sebebi; onların, Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlara: Bazı hususlarda size itaat
edeceğiz, demeleridir. Oysa Allah, onların gizlediklerini biliyor.” (Muhammed:25-26).
Allah (c.c.) helak olmamamız için, değişik türlerde onlara itaatimizin caiz ve doğru
olmadığını çok açık olarak bildirmiştir. Yine Rabbimiz buyuruyor: “Yeryüzünde olanların
çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp, saptırırlar.” (En’am:116).
“Kafirlere ve münafıklara itaat etme ve eziyetlerine de aldırma.” (Ahzab:48).
Allah (c.c.)’ın kitabına sarılmayan kimse ölçüsüz davranıyor, bozgunculuk yapıyor
demektir. Nitekim Rabbimiz buyuruyor: “Ey iman edenler! Eğer kâfirlere uyarsanız, gerisin
geriye (eski dininize) döndürürler de, hüsrana uğrayanların durumuna düşersiniz. Oysa
sizin Mevlâ’nız Allah'tır ve O, yardımcıların en hayırlısıdır.” (Âl-i İmran:149-150). “Ey iman
edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba uyarsanız imanınızdan sonra sizi
yeniden inkârcılığa sevk ederler.” (Âl-i İmran:100).
Kafir ve münafıkların velâyetini kabullenmenin belirtilerinden biri de, kişinin kendini
onlara benzetmesidir. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor: “Kim kendini bir kavme
(topluma) benzetirse o da onlardandır.” (Ahmed b. Hanbel, Ebû Davud ve Taberani’de İbn-i Ömer’den merfu
olarak rivayet edilmiştir. İraki senedi sahih diyor.)
Kim Resûlüllah (s.a.v.) ve Ashabına kendini benzetirse, muhakkak onları seviyor, onları
velî kabul ediyor, velâyet yetkisini de onar için tanıyor demektir ki, bu kimse de bu takdirde
onlardandır. Kötü kimseleri örnek edinmek ve kafirlere ait nişan ve alametleri takınmak,
benimsemek, Hıristiyanların haçını taşımak, onlara ait âdet, gelenek ve töreleri benimsemek
gibi hususular, onları sevmenin belirtilerindendir. Onları velî edinmenin işaretidir. Bunu
izleyecek olan son durum ise münafıklıktır.
Ancak insanlar arasında müşterek olan şeyler buna girmezler. Çünkü tüm insanlar
yerler, içerler, giyinirler. Ancak burada belirtmek istenilen, özellikle sembol olarak kullanılan
şeylerle ilgilidir.
Denebilir ki, bugün çağımızda haram olan velâyetlerin en büyüğü ve önemlisi, hatta
Müslüman’ı İslâm dairesinin dışına çıkaranı, velâyet yetkisinin İslâm dışı bir kuruluş, yada
örgüte verilmesidir. İnsanın Allah (c.c.) taraftarı olmayan bir örgütle ilişki kurması, o kişinin
din dairesinden çıkması noktasından kendisine yeterlidir. Katıldığı örgüt cinsi ne türden ve
hangi esaslara göre kurulursa kurulsun, bir şey değiştirmez. Çünkü kurulduğu temel, küfrün
sistemi üzerinedir. Bunun için de bağlısını dinden çıkarır.
O teşkilat içerisinde Allah (c.c.) taraftarlarının nitelikleri, özellikleri temsil edilmedikçe,
ahlâkı ve hedefleri doğrultusunda gidilmedikçe din dışı bir davranış olacağı açıktır. Çünkü
yasanın gösterdiği çizgide yürümek, teşkilat tüzüğünün dışına çıkmamak esas olacağından
İslâm ile ilgisi de olmayacaktır.
Bilindiği gibi günümüzde mevcut parti nizamları ve tüzükleri şu temele bağlıdır: Tüm
velâyet yetkisi, hem de teşkilatın tüm yan kuruluşları da dahil olmak üzere merkezî teşkilat
tarafından yönetilir. Merkezde kimler görev başında ise sorumluluk ve velâyet tamamen
bunlara aittir. Hem bu yönetim hangi türden bir yönetim olursa olsun, hiç şüphe ve tereddüde
yer bırakmayacak şekilde merkez yönetimine bağlıdır. Parti fertlerinin tabiatları ve prensipleri
ne olursa olsun, merkez idarî kuruluşun emirleri dışında hareket edemezler.
3
MÜSLÜMAN OLMANIN ŞARTI VELÂYETTİR -IIGerçekte
İslâmî anlamda sıhhatli ve sağlıklı bir çalışma, İslâm ile çelişir ve çatışır
olmayacağı gibi, aynı zamanda hedeflerini kurması, bina edip gerçekleştirmesi, yolunu tayin
edip belirlemesi gerekir. İşte ancak böyle bir siyasî parti olması halinde ona tam yetki
verilebilir. Böyle bir parti olmayıp da, önceki gibi İslâm’la çatışan bir partiyle yetinmek
sapıklığın, sapmanın bir başka türüdür. Böyle bir çalışmanın temelinde mutlaka İslâm’ı yıkma
ve yok etme hedeflenmiştir.
Şimdi şöyle bir soru akla gelebilir? Mü'min bir kimsenin velâyet yetkisini kafirlere ve
münafıklara vermeyip, bu hususta çekimser kalması yeterli midir? Yoksa kesin olarak
velâyetini vermeyeceği gibi, mutlak olarak aktif manada ve İslâmî anlamda birbirlerine
velâyet yetkilerini vermeleri gerekir mi?
Cevap olarak diyoruz ki, Allah (c.c.) nasıl ki bizlere kafirleri ve münafıkları dost
edinmememizi, onlara velâyet vermemizi haram kılmışsa, bunun yerine de şunu bize farz
kılmıştır: Biz velâyet yetkimizi Allah (c.c.)’a vereceğiz (Rabbimizin emirleri doğrultusunda
kullanacağız), Resûlüne ve mü'minlere vereceğiz. Nitekim Rabbimiz buyuruyor: “Kim
Allah’ı, Resûlünü ve mü'minleri velî-dost edinirse, hakikatte üstün gelecek olanlar
hizbullahtır (Allah taraftarlarıdır).” (Mücadele:22).
Nasıl ki komünist ve Hıristiyan partiler varsa, Müslümanlar kendi aralarında,
birbirlerini bağlayıcı olmak şartıyla İslâmî bir parti kurabilirler. Öyle ki tüm İslâm fertleri
toptan olmak üzere birbirlerine velâyet yetkisini verebilirler. Böyle bir velâyet olmaksızın
Allah (c.c.)’ın rahmeti beklenemez. Zaten böyle bir rahmete de hak kazanmış olamazlar. Bunu
teyiden Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin
velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı
verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah
azîzdir, hikmet sahibidir.” (Tevbe:71).
Şayet Müslümanlar bu gerçeği kavrayabilseler ve kendilerinin ne olduğunu
anlayabilseler, hakikî manada Allah (c.c.) taraftarı olduklarını, bunun niteliklerini, özelliklerini
gerçek manada kavrayabilseler, sonra da aralarında olabilecekleri gerçekleştirmek üzere
yardımlaşsalar, bunu hem amelî (pratik) manada, hem bilimsel açıdan ve hem de tavır ve
yaşayışlarına yansıtsalar, kimse kendilerine karşı koyma gücünü bulamaz. Bütün bunların
yanında bir de üzerinde durduğumuz esas ve prensipleri üzerinde birbirlerine velâyet verip
dostluk bağlarını gerçekleştirseler, başarısız olmaları düşünülemez. Böyle olmayan herkes ile
de dostluk kurulamaz. Şayet Müslümanlar bunu yapacak olurlarsa, hiçbir kimse kendilerini
aldatamaz, aleyhlerinde tuzak da kuramaz. Ülkelerinde bulunan İslâm dışı bütün unsurları
rahatlıkla yenebilirler. Aynı zamanda fâcir ve fasık hükümetler bile kendilerine herhangi bir
dayatmada bulunamaz. Zalimler, Müslümanlardan kesin olarak çekinirler.
Fakat işin üzülecek bir tarafı var ki, Müslümanlar İslâm’ın ne demek olduğunu
bilemiyorlar. İslâm şuurundan habersiz yaşıyorlar. Dolayısıyla darmadağınık olmuşlar. Artık
bundan böyle de düşmanlarını ve dostlarını tanıyamaz olmuşlar. Düşmanları için hazır yem
durumuna düşmüşlerdir.
Müslümanların eski hüviyetlerini kazanabilmeleri, İslâm kültürünün yeniden
getirilmesine, İslâm’ın esas ahlâkı üzerine yetiştirilmelerine ve birbirlerine velâyet yetkisini
vermelerine bağlıdır. İşte bu gerçekleşirse, Müslümanlar dimdik ayakta durur ve hiçbir gücün
kendilerini yenmesi düşünülemez. Zaten Müslüman olmanın şartı da velâyettir.
Zira Rabbimiz buyuruyor: “…Dikkat edin, kurtuluşa erecek olanlar hizbullah (Allah
taraftarları) olanlardır.” (Mücadele:22).
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.

Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.