Bir kış mevsimi, akşam vakti sokaktan yoğurtçu geçer. Kızına yoğurt alalım mı, diye sorar. Kızı evde yoğurt olduğunu ve ihtiyaçlarının bulunmadığını söyler. Biraz sonra yoğurtçu tekrar; “Yoğurt alacak var mı?” diyerek sokaktan geçer. Hocaefendi tekrar sorar. Kızı aynı cevâbı verir. Hâdise bir kere daha tekerrür edince kızı dayanamayıp sorar:
“–Babacığım, ihtiyacımız olmadığını söylemiştim. Bu kadar ısrarınızın sebebi nedir?
Hocaefendi’nin cevâbı, hassas bir mü’min gönlünün güzelliğini sergilemektedir:
“–Kızım, adamcağızın çok ihtiyacı olmasa, akşam vakti, bu kışta-kıyâmette niye bu kadar dolaşıp dursun. Biz şu yoğurdu alalım da zavallı evine gitsin. Sen nasıl olsa yoğurtla yapacak bir şeyler bulursun. Bu şekilde belki garibin ihtiyacı görülmüş olur…”
Ali Ulvi Kurucu hocaefendi anlatıyor:
“Bir gün amcam Hacıveyiszâde ile yakındaki bir sebze pazarına gittik. Meydanın orta yerinde, elinde şemsiyesi, bir ihtiyar, bahçesinden topladığı patlıcanları küçük bir çuvala koymuş, çuvalın ağzını açmış, müşteri bekliyor...
Amcam vardı. Adamcağıza selâm verdi, “Kaça babam?” dedi. “Şu kadara.” Peki! Pazarlık etmedi. Adam patlıcanları bizim sepete döktü, çuvalını aldı.
Sepeti eve götürdüm. Yengem şaştı.
“Allah’ın kulu, kaç gün pişireceğiz bunları? Burada bir çuval patlıcan var!”
Sonra yengem bunu amcama da söyleyince, amcam şöyle demiş:
“Koskoca insan. Hangi köyden geldi, bahçesi neredeydi kimbilir? Ekti, dikti, suladı, toparladı, pazara kadar yayan geldi... Hanım, pişireceğin kadarını pişir, pişiremeyeceğini komşulara dağıtıver. O anda o adamın, malını satıp, kurtulup, çuvalını silkeleyip, şemsiyesini alıp, bir gidişi var evine... Onun oturduğu yerden kalkıp, ferahlayıp, çuvalını katlayıp kolunun altına alıp evine gitmesinden aldığım zevk, pişireceğin patlıcandan kıymetli geldi bana... Komşulara veriver, komşular yesinler... O müslümanın gönlünü aldık ya, patlıcan yemeğinden de, kebabından da zevklidir...”
alıntı