Ağlayıp inleyen o neye dedim ki ben
Canını kim yaktı senin yakınman kimden
Şeker dudaklı kamıştan kesildim dedi
Ayrılık acısıdır bana ah ettiren…
Mevlana’ya göre öbür âlem deniz ise; bu âlem sadece bir köpüktür. Kuran-ı Kerim; Allahü teala'nın, insana şah damarından daha yakın olduğunu söyler. Bu yakınlığı anlayabilmenin ilk basamağı ilimdir.
Bir can var canımda o canı ara
Beden dağındaki gizli mücevheri ara
Ey yürüyüp giden dost bütün gücünle ara
Ama dışarda değil aradığını kendinde ara…
İşte; içinde bir başka can bir başka ben olduğunu duyan derviş, bu konuda edinebileceği her türlü bilgiyi önce teorik olarak öğrenir. Ancak edinilen bu bilgilerin akıl yürütme ile değil bizzat yaşanarak, hissederek anlaşılması gerekir. Verilen bilgi hiç bilinmedik, hiç tanınmadık bir şey hakkındadır. Kişi tamamen karanlıktadır. Ama bir gün birdenbire bir sıcaklık gelir. Bütün vücudu bir ateş dalgası sarar. Çok yakında bir ateşin yakıldığı hissedilir. Ateşin çıtırtıları bile duyulur. Ateş görünmese bile bütün vücut onun sıcaklığını duyumsar. İşte bu “ilmel yakin” dir. Öğrenmenin ilk adımıdır. İnsanın kalbindeki hırs, kin, nefret, öfke, korku gibi kötü duygularla yaratılan kirlilik temizlendikçe, yani bu duygular yok edildikçe, gerçeği örten perde yavaş yavaş kalkar. Yüreğin gözü açılır ve kişi içindeki ateşi, ilahi ışığı görür. İşte bu “aynel yakin” dir. Öğrenmenin ikinci aşamasıdır. Bu halin özelliği vecd içinde kendinden geçmiş olarak kalmaktır.
Hak sevgisinin şafağı ışık saçınca
Canlar göğe yükselir ışık ardınca
Hak aşığı öyle bir yerlere varır ki
Dostu görür her soluk alıp verince…
Aynel yakin mertebesine mürşidsiz olarak girmek çok tehlikelidir. Derviş, gördüğü ya da gördüğünü zannettiği tecelliler karşısında yolunu kolaylıkla kaybedebilir. Bu yüzden derviş, Allah ile ilgili bilişini bir mürşidin yardımıyla görüş haline getirmelidir.
Sakın kendin gibi belleme golendari
Baştanbaşa bakıştır, görüştür, sessizliktir o
Duyacak bir kulağın varsa gerçek şudur
Hakk’a ulaşmak, özünden geçmekle olur,
Seziş ve görüş evrenine varınca sus…
Orda dille dudak susar, yalnız göz konuşur.
Ancak hala bir ikililik söz konusudur. Tasavvufi deyimle bir seven, bir de sevilen vardır. Yani insan ve Allah ikililiği devam etmektedir. İnsan nefsindeki her çeşit bencillik belirtisini, her türlü sahip olma isteğini, en ufak bir gurur kırıntısını bile silip atınca; Allah’a ulaşma isteği de dâhil, her türlü istek ve duygudan arınıp bir hiç olunca; ego, nefs tamamen ortadan kalkar. Kendimiz zannettiğimiz bu yapay ben ortadan kalkınca, sıradan insanlarca hiç bilinmeyen bir yaşam tarzı baş gösterir.
Aklını topla ey görünüşe aldanan
Bil ki bir dost saklar gönlünde yatan şu can
Can duygunun özüdür, duyguysa bedenin
Bedenden, duygudan, candan geç o’dur kalan…
İşte bu “Hakkel yakin” dir. Üçüncü aşamadır. Artık kişi hissedilen ve görülen şeyin ta kendisi olmuştur.
Aşk geldi tenimin damarlarımın içine akan kan gibi oldu
Beni benden boşaltarak, dostla doldurdu
Vücudumun bütün zerrelerini dost kapladı
Benden bana bir ad kaldı ve geri kalan hep O oldu…
Kişi artık evliyalık mertebesine ulaşmıştır. Bu mertebeye ulaşmış kişi; tekâmülünü tamamlamış, potansiyelini gerçekleştirmiş, insan-ı kâmil olmuş, Allah’ın bilincini yansıtmaya başlamıştır. Yani en başa dönmüş, evrenin oluşumundan önceki makamına ulaşmıştır. Bedeni kül ve topraktan yaratılmış insanın Hakkel-yakin mertebesine ulaşabilmesi için önce pişmesi gerekir. Bu pişme, Allah ile karşılaşma günü gelip çattığında, acemi adayın yüreği buna dayanabilsin diye gereklidir. Bu pişmenin en zor aşaması nefs ile mücadeledir. Bu, öylesine zor bir savaştır ki buna “büyük cihad” denmiştir. Öfke, kıskançlık, hırs, nefret, korku gibi duygularımız ve düşüncelerimiz, içselleştirdiğimiz örf ve adetler ve kimliğimiz, etrafımızda ve içimizdeki ilahi ışığı görmemizi engelleyen bir duvar oluşturur. Bunun hepsi bir düşünce ve anılar yumağından başka bir şey değildir. Aynanın görüntüsünü bozan toz, kir tabakası gibidir. Aynayı görebilmek için ‘’ki bu ayna Allahyı tecelli edecektir.’’ Bu toz ve kir tabakasının temizlenmesi gerekir. İşte Mevlana’nın pişmesi ve yürek aynasının temizliği de kişisel çabalarının yanı sıra, ilk iki hocası; babası Bahaeddin Veled ve Seyyid Burhaneddin tarafından gerçekleştirilmiştir. Bundan sonrasıysa kendi deyişiyle Allah’ın lütfuna kalmıştır. Bu lütuf Mevlana’ya Tebrizli Şems kılığında geldi. Hiç, herhangi bir kimyasal cevherin ısıtılmadan kendi varlığından vazgeçip öteki ile birleştiği görülmüş müdür? İşte Şems Mevlana’yı ısıtıp yakacak olan bu ateş, Mevlana’nın nefsi de yanacak olan odundu. Şems onu yok etmeye gelmişti. Engel oluşturan sosyal konum, inanç, akıl, korkular, her şey ama her şey bu ateşte yanmalıydı.
Ben yanıp yakılma isterim
Sen gönlündeki o ateşi uyandırmaya çalış
Ruhunda aşk ateşiyle bir ateş tutuştur da
Yak bütün sözleri, bütün düşünceleri…
Mevlana bilinmeyene ulaşabilmek için bilineni takip etmeliydi. Bunun için Şems Mevlana’nın en değerli hazinesi kitaplarını bile sayfa sayfa yırtıp suya atmıştı. Utancın ve gururun kırıntısı bile kalmayıp kendini önemseyen tabaka eriyince geriye sadece boşluk kalır. Kendinin bilgisi, yani bir hiç olduğunun, hiç kimse olduğunun bilgisi ile başlangıçta pek az kişi kaygı ile titremeden yüz yüze gelebilir. O ölümün soğukluğu ve mezarlıkların sessizliği ile bağdaştırılır. Ama bundan sonraki anlayış derecelerine geçebilmek için ona alışmak gerekir. Ve ancak o zaman zihin huzura kavuşur. Ve bu sükûnetin, bu dinginliğin ardından hakikat kendini gösterir. Daha doğrusu biz onu görmeye başlarız. Aradaki perde, o hiç durmadan gürültü patırtı yapıp, onu isterim, bunu isterim diyen ego ortadan kalkınca; gerçek benlik, Allah kendini gösterir. Aslında Allah her zaman oradaydı, O her yerdeydi. O’nun aranması değil, keşfedilmesi gerekiyordu. Bu hal coşkulu bir kendinden geçiş değil, bilinmeyen bambaşka bir bilinç, daha doğrusu görüş durumudur. Bu, yürek gözünün açılmasıdır. Sessizlikten başka bir şeyin olmadığı, hiçbir duygu, düşünce ve biçimin olmadığı bu yerde yüce benlik vardır. İslami terminolojiyle “Nur-u Muhammedi”. Varlığın başlangıçtaki birliğine, yüce ve sınırsız olan boşluğuna dönüşümünü gerçekleştirmiş olan Mevlana, artık içinde yalnızca Allahü teala'nın nefesinin dolaştığı bir ney gibi olmuştur.
Biz ney gibiyiz, bizdeki nağme senden
Biz dağ gibiyiz, bizdeki yankı senden
Aslında bizler de, bizim varlığımız da birer yoktan ibaret
Allah’ım faniyi varmış gibi gösteren gerçek varlık Sen’den ibarettir..
Biz hepimiz birer aslanız ama bayraklar üstündeki aslanlar gibi
Bu aslanların zaman zaman oynayışı, saldırışı rüzgarın etkisiyledir
Bayrakların üstündeki aslanların oynayışları görünür de onları oynatan rüzgar görünmez…
Şems’in, Mevlana’nın gönlünde önce bir kıvılcım, sonra bir alev şeklinde yaktığı ateş, artık cayır cayır yanan bir ateşe dönüşmüştür. Ama son bir engel vardır: Mevlana’nın Şems’e duyduğu bağlılık... Mürşide duyulan bağlılığın bile zamanı gelince ateşe atılıp yakılması gerekir. Mevlana bunu Şems’e böyle açıklar. Birbirine bağlı iki canlı kuş, her ne kadar dört kanada sahip olsa bile uçamaz. Çünkü ikililik vardır. Hâlbuki bağlı kuşlardan biri ölürse, diğeri uçabilir. Zira ikililik kalmamıştır. Ve Şems aradan çekilir, yok olur. Bir söylentiye göre öldürülmüş ve Konya’da bir kuyuya atılmıştır. Bu ayrılık hasreti Mevlana’yı öyle yakar ki, artık Celâleddin Rumi’yi hatırlatan hiçbir şey kalmaz. Gökyüzündeki gezegenler misali Mevlana da, içinde artık bütün haşmeti ile parlamaya başlayan o güneşin çevresinde dönmeye başlar.
Senin ışığınla aydınlanıyorum
Senin yüceliğinle yüceliyorum
Bir iken yüz oluyorum
Sen ben oldukça çevrende dönüp duruyorum
Ben sen olunca kendi çevremde dönüyorum..
Mevlana dışındaki güneşin, Şems’in yok olmasının yarattığı boşluk içerisinde yönünü kaybedip dönmeye başlar. Zamanımızdan yedi yüz yıl kadar önce, Konya’da kuyumcular çarşısında güpegündüz herkesin önünde semaya dururken, bütün sırların içinde olduğu bir patlama yaşıyordu belki de.
Hiç sorma ki o yar gönlüme nasıl sığar
Bir tek bedende kaç binlerin canı yaşar
Bir buğday tanesinde bin harman savrulur
Bir iğne deliğinde binlerce evren var…
İnsan bir evrendir ve ne varsa içindedir. Yüreğinin gözü açılan Mevlana’da görüyordu, her şeyin döndüğünü görüyordu. En ufak zerreden, en uzak yıldızlara kadar her şey dönüyordu. Her şey hem kendi etrafında hem de güneşin etrafında dönüyordu. Elektronlar çekirdeğin etrafında dönüyordu.
Ey başlarımız üzerinde dönüp duran sema
Güneşin aşkıyla sen de benim gibi yapıyorsun
Sefil ve bahtiyar her bir atom
Vurgun güneşe hiçbir şey diyemeyecekler…
Görüldüğü gibi Mevlana’ya göre atomların güneş çevresinde dönmesinin nedeni; aşktır. Aşk ise; gerçeği vasıtasız bilme halidir.
O’nun nurunu, perdesiz olarak kendini gösterdiğinde
Allah’ın kendi zatının dışında ne gök kalır ne yer, ne güneş kalır ne ay…
Allah ışığı ile aydınlanan atomlar, onun cezbesine katılıp giderler. Bu cezbeyle o bilginler bilgini Mevlana da gitmiş, yerine, ellisine yaklaşmışken coşkuyla şiirler, rubailer yazan, sokaktaki çocuklarla oynayan, Müslümanlarla Museviler arasında fark görmeyen, bir dilenci kadının önünde sanki bir şeyhin önünde eğilen bir adam gibi eğilen bir adam gelmiştir. Mevlana insanları insan olduğu ya da topluma yaptığı katkılar için değil, her birinin yüreğinde gördüğü o titreyen küçük ilahi ışık için seviyordu. Yunus’un “yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü” dediği gibi yaratandan ötürü seviyordu insanları. Zaten onun için Allah’tan başka bir şey yoktu ki.
Bizim gündüzümüze gece yoktur
Çünkü bizim gündüzümüzün güneşi aşktır
Âşıklar o aşk denizinin derinliklerine öyle batmışlardır ki
İnlemeleri, feryatları, Ya Rab demeleri duyulmaz…
Hep O’dur var olan da, yok olan da. O’dur kaynağı acının da, kıvancın da.
Yok, görecek göz sende, olsa görürdün. Yalnız O var, baştan aşağı senin varlığında…
Allah'ım sen kimlerden razıysan, kimleri seviyorsan, bizleri onlarla dost eyle.
Dinimizi yanlış öğrenmekten bizi koru. Amin.