You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Mevlana Celaleddin Rumi (tasavvuf)

Mevlana Celaleddin Rumi (tasavvuf)

Forumcu
Mevlana Celaleddin Rumi (tasavvuf)
Allahü teala insana kendisinden bir ruh vermiştir. Özetle insan, bu dünyaya bu evrene ait olmayan bir ruh yapısına sahiptir. Sufizme göre insanın gerçek benliğini oluşturan bu ruh, bu evrene başka bir âlemden, ruhlar ve melekler âleminden derece derece inerek gelmiş ve bu evrene bu dünyaya ait olan beden elbisesini giyerek görünür olmuştur. Buraya ait olmayan ruhi varlığın ana yurdunu özlemesi çok doğaldır. Somut âlemde kendisini bedenle özdeşleştiren insanın mala, mülke, makama, şöhrete ve saltanata duyduğu özlemin arkasında aslında ayrılığın verdiği hasret vardır. Bu ayrılık acısı bir gün benliği o kadar sarar kucaklar ki şikâyetten feryat figan ağlamaya başlar. Nasıl ağlamasın ki? Ayrıldığı yar, birliğin, yüce Allah’ın katıdır. İşte ney asıl vatanından ayrılan bir ruhun sembolüdür. Mevlana’nın ünlü mesnevisi de bu yüzden “dinle neyden nasıl şikâyet etmekte” diye başlar. Ney yanık içli sesiyle rabbine ayrıldığı kamışlığa kavuşmanın özlemini dile getirir.

Ağlayıp inleyen o neye dedim ki ben
Canını kim yaktı senin yakınman kimden
Şeker dudaklı kamıştan kesildim dedi
Ayrılık acısıdır bana ah ettiren…


Mevlana’ya göre öbür âlem deniz ise; bu âlem sadece bir köpüktür. Kuran-ı Kerim; Allahü teala'nın, insana şah damarından daha yakın olduğunu söyler. Bu yakınlığı anlayabilmenin ilk basamağı ilimdir.

Bir can var canımda o canı ara
Beden dağındaki gizli mücevheri ara
Ey yürüyüp giden dost bütün gücünle ara
Ama dışarda değil aradığını kendinde ara…


İşte; içinde bir başka can bir başka ben olduğunu duyan derviş, bu konuda edinebileceği her türlü bilgiyi önce teorik olarak öğrenir. Ancak edinilen bu bilgilerin akıl yürütme ile değil bizzat yaşanarak, hissederek anlaşılması gerekir. Verilen bilgi hiç bilinmedik, hiç tanınmadık bir şey hakkındadır. Kişi tamamen karanlıktadır. Ama bir gün birdenbire bir sıcaklık gelir. Bütün vücudu bir ateş dalgası sarar. Çok yakında bir ateşin yakıldığı hissedilir. Ateşin çıtırtıları bile duyulur. Ateş görünmese bile bütün vücut onun sıcaklığını duyumsar. İşte bu “ilmel yakin” dir. Öğrenmenin ilk adımıdır. İnsanın kalbindeki hırs, kin, nefret, öfke, korku gibi kötü duygularla yaratılan kirlilik temizlendikçe, yani bu duygular yok edildikçe, gerçeği örten perde yavaş yavaş kalkar. Yüreğin gözü açılır ve kişi içindeki ateşi, ilahi ışığı görür. İşte bu “aynel yakin” dir. Öğrenmenin ikinci aşamasıdır. Bu halin özelliği vecd içinde kendinden geçmiş olarak kalmaktır.

Hak sevgisinin şafağı ışık saçınca
Canlar göğe yükselir ışık ardınca
Hak aşığı öyle bir yerlere varır ki
Dostu görür her soluk alıp verince…


Aynel yakin mertebesine mürşidsiz olarak girmek çok tehlikelidir. Derviş, gördüğü ya da gördüğünü zannettiği tecelliler karşısında yolunu kolaylıkla kaybedebilir. Bu yüzden derviş, Allah ile ilgili bilişini bir mürşidin yardımıyla görüş haline getirmelidir.

Sakın kendin gibi belleme golendari
Baştanbaşa bakıştır, görüştür, sessizliktir o
Duyacak bir kulağın varsa gerçek şudur
Hakk’a ulaşmak, özünden geçmekle olur,
Seziş ve görüş evrenine varınca sus…
Orda dille dudak susar, yalnız göz konuşur.


Ancak hala bir ikililik söz konusudur. Tasavvufi deyimle bir seven, bir de sevilen vardır. Yani insan ve Allah ikililiği devam etmektedir. İnsan nefsindeki her çeşit bencillik belirtisini, her türlü sahip olma isteğini, en ufak bir gurur kırıntısını bile silip atınca; Allah’a ulaşma isteği de dâhil, her türlü istek ve duygudan arınıp bir hiç olunca; ego, nefs tamamen ortadan kalkar. Kendimiz zannettiğimiz bu yapay ben ortadan kalkınca, sıradan insanlarca hiç bilinmeyen bir yaşam tarzı baş gösterir.

Aklını topla ey görünüşe aldanan
Bil ki bir dost saklar gönlünde yatan şu can
Can duygunun özüdür, duyguysa bedenin
Bedenden, duygudan, candan geç o’dur kalan…


İşte bu “Hakkel yakin” dir. Üçüncü aşamadır. Artık kişi hissedilen ve görülen şeyin ta kendisi olmuştur.

Aşk geldi tenimin damarlarımın içine akan kan gibi oldu
Beni benden boşaltarak, dostla doldurdu
Vücudumun bütün zerrelerini dost kapladı
Benden bana bir ad kaldı ve geri kalan hep O oldu…


Kişi artık evliyalık mertebesine ulaşmıştır. Bu mertebeye ulaşmış kişi; tekâmülünü tamamlamış, potansiyelini gerçekleştirmiş, insan-ı kâmil olmuş, Allah’ın bilincini yansıtmaya başlamıştır. Yani en başa dönmüş, evrenin oluşumundan önceki makamına ulaşmıştır. Bedeni kül ve topraktan yaratılmış insanın Hakkel-yakin mertebesine ulaşabilmesi için önce pişmesi gerekir. Bu pişme, Allah ile karşılaşma günü gelip çattığında, acemi adayın yüreği buna dayanabilsin diye gereklidir. Bu pişmenin en zor aşaması nefs ile mücadeledir. Bu, öylesine zor bir savaştır ki buna “büyük cihad” denmiştir. Öfke, kıskançlık, hırs, nefret, korku gibi duygularımız ve düşüncelerimiz, içselleştirdiğimiz örf ve adetler ve kimliğimiz, etrafımızda ve içimizdeki ilahi ışığı görmemizi engelleyen bir duvar oluşturur. Bunun hepsi bir düşünce ve anılar yumağından başka bir şey değildir. Aynanın görüntüsünü bozan toz, kir tabakası gibidir. Aynayı görebilmek için ‘’ki bu ayna Allahyı tecelli edecektir.’’ Bu toz ve kir tabakasının temizlenmesi gerekir. İşte Mevlana’nın pişmesi ve yürek aynasının temizliği de kişisel çabalarının yanı sıra, ilk iki hocası; babası Bahaeddin Veled ve Seyyid Burhaneddin tarafından gerçekleştirilmiştir. Bundan sonrasıysa kendi deyişiyle Allah’ın lütfuna kalmıştır. Bu lütuf Mevlana’ya Tebrizli Şems kılığında geldi. Hiç, herhangi bir kimyasal cevherin ısıtılmadan kendi varlığından vazgeçip öteki ile birleştiği görülmüş müdür? İşte Şems Mevlana’yı ısıtıp yakacak olan bu ateş, Mevlana’nın nefsi de yanacak olan odundu. Şems onu yok etmeye gelmişti. Engel oluşturan sosyal konum, inanç, akıl, korkular, her şey ama her şey bu ateşte yanmalıydı.

Ben yanıp yakılma isterim
Sen gönlündeki o ateşi uyandırmaya çalış
Ruhunda aşk ateşiyle bir ateş tutuştur da
Yak bütün sözleri, bütün düşünceleri…


Mevlana bilinmeyene ulaşabilmek için bilineni takip etmeliydi. Bunun için Şems Mevlana’nın en değerli hazinesi kitaplarını bile sayfa sayfa yırtıp suya atmıştı. Utancın ve gururun kırıntısı bile kalmayıp kendini önemseyen tabaka eriyince geriye sadece boşluk kalır. Kendinin bilgisi, yani bir hiç olduğunun, hiç kimse olduğunun bilgisi ile başlangıçta pek az kişi kaygı ile titremeden yüz yüze gelebilir. O ölümün soğukluğu ve mezarlıkların sessizliği ile bağdaştırılır. Ama bundan sonraki anlayış derecelerine geçebilmek için ona alışmak gerekir. Ve ancak o zaman zihin huzura kavuşur. Ve bu sükûnetin, bu dinginliğin ardından hakikat kendini gösterir. Daha doğrusu biz onu görmeye başlarız. Aradaki perde, o hiç durmadan gürültü patırtı yapıp, onu isterim, bunu isterim diyen ego ortadan kalkınca; gerçek benlik, Allah kendini gösterir. Aslında Allah her zaman oradaydı, O her yerdeydi. O’nun aranması değil, keşfedilmesi gerekiyordu. Bu hal coşkulu bir kendinden geçiş değil, bilinmeyen bambaşka bir bilinç, daha doğrusu görüş durumudur. Bu, yürek gözünün açılmasıdır. Sessizlikten başka bir şeyin olmadığı, hiçbir duygu, düşünce ve biçimin olmadığı bu yerde yüce benlik vardır. İslami terminolojiyle “Nur-u Muhammedi”. Varlığın başlangıçtaki birliğine, yüce ve sınırsız olan boşluğuna dönüşümünü gerçekleştirmiş olan Mevlana, artık içinde yalnızca Allahü teala'nın nefesinin dolaştığı bir ney gibi olmuştur.

Biz ney gibiyiz, bizdeki nağme senden
Biz dağ gibiyiz, bizdeki yankı senden
Aslında bizler de, bizim varlığımız da birer yoktan ibaret
Allah’ım faniyi varmış gibi gösteren gerçek varlık Sen’den ibarettir..
Biz hepimiz birer aslanız ama bayraklar üstündeki aslanlar gibi
Bu aslanların zaman zaman oynayışı, saldırışı rüzgarın etkisiyledir
Bayrakların üstündeki aslanların oynayışları görünür de onları oynatan rüzgar görünmez…


Şems’in, Mevlana’nın gönlünde önce bir kıvılcım, sonra bir alev şeklinde yaktığı ateş, artık cayır cayır yanan bir ateşe dönüşmüştür. Ama son bir engel vardır: Mevlana’nın Şems’e duyduğu bağlılık... Mürşide duyulan bağlılığın bile zamanı gelince ateşe atılıp yakılması gerekir. Mevlana bunu Şems’e böyle açıklar. Birbirine bağlı iki canlı kuş, her ne kadar dört kanada sahip olsa bile uçamaz. Çünkü ikililik vardır. Hâlbuki bağlı kuşlardan biri ölürse, diğeri uçabilir. Zira ikililik kalmamıştır. Ve Şems aradan çekilir, yok olur. Bir söylentiye göre öldürülmüş ve Konya’da bir kuyuya atılmıştır. Bu ayrılık hasreti Mevlana’yı öyle yakar ki, artık Celâleddin Rumi’yi hatırlatan hiçbir şey kalmaz. Gökyüzündeki gezegenler misali Mevlana da, içinde artık bütün haşmeti ile parlamaya başlayan o güneşin çevresinde dönmeye başlar.

Senin ışığınla aydınlanıyorum
Senin yüceliğinle yüceliyorum
Bir iken yüz oluyorum
Sen ben oldukça çevrende dönüp duruyorum
Ben sen olunca kendi çevremde dönüyorum..


Mevlana dışındaki güneşin, Şems’in yok olmasının yarattığı boşluk içerisinde yönünü kaybedip dönmeye başlar. Zamanımızdan yedi yüz yıl kadar önce, Konya’da kuyumcular çarşısında güpegündüz herkesin önünde semaya dururken, bütün sırların içinde olduğu bir patlama yaşıyordu belki de.

Hiç sorma ki o yar gönlüme nasıl sığar
Bir tek bedende kaç binlerin canı yaşar
Bir buğday tanesinde bin harman savrulur
Bir iğne deliğinde binlerce evren var…


İnsan bir evrendir ve ne varsa içindedir. Yüreğinin gözü açılan Mevlana’da görüyordu, her şeyin döndüğünü görüyordu. En ufak zerreden, en uzak yıldızlara kadar her şey dönüyordu. Her şey hem kendi etrafında hem de güneşin etrafında dönüyordu. Elektronlar çekirdeğin etrafında dönüyordu.

Ey başlarımız üzerinde dönüp duran sema
Güneşin aşkıyla sen de benim gibi yapıyorsun
Sefil ve bahtiyar her bir atom
Vurgun güneşe hiçbir şey diyemeyecekler…


Görüldüğü gibi Mevlana’ya göre atomların güneş çevresinde dönmesinin nedeni; aşktır. Aşk ise; gerçeği vasıtasız bilme halidir.

O’nun nurunu, perdesiz olarak kendini gösterdiğinde
Allah’ın kendi zatının dışında ne gök kalır ne yer, ne güneş kalır ne ay…


Allah ışığı ile aydınlanan atomlar, onun cezbesine katılıp giderler. Bu cezbeyle o bilginler bilgini Mevlana da gitmiş, yerine, ellisine yaklaşmışken coşkuyla şiirler, rubailer yazan, sokaktaki çocuklarla oynayan, Müslümanlarla Museviler arasında fark görmeyen, bir dilenci kadının önünde sanki bir şeyhin önünde eğilen bir adam gibi eğilen bir adam gelmiştir. Mevlana insanları insan olduğu ya da topluma yaptığı katkılar için değil, her birinin yüreğinde gördüğü o titreyen küçük ilahi ışık için seviyordu. Yunus’un “yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü” dediği gibi yaratandan ötürü seviyordu insanları. Zaten onun için Allah’tan başka bir şey yoktu ki.

Bizim gündüzümüze gece yoktur
Çünkü bizim gündüzümüzün güneşi aşktır
Âşıklar o aşk denizinin derinliklerine öyle batmışlardır ki
İnlemeleri, feryatları, Ya Rab demeleri duyulmaz…


Hep O’dur var olan da, yok olan da. O’dur kaynağı acının da, kıvancın da.
Yok, görecek göz sende, olsa görürdün. Yalnız O var, baştan aşağı senin varlığında…
Allah'ım bizleri sadece senin rızanı düşünen kullardan eyle.
Allah'ım sen kimlerden razıysan, kimleri seviyorsan, bizleri onlarla dost eyle.
Dinimizi yanlış öğrenmekten bizi koru. Amin.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 07-08-2015, Saat:03:50 PM, Düzenleyen: Arkadaş.
Forumcu
RE: Mevlana Celaleddin Rumi (tasavvuf)
Adı Muhammed, lakabı Celaleddin olup, Anadolu’ya gelip yerleştiği için, Rûmî diye anılmıştır. Mevlana diye meşhur olmuştur. Mevlana, efendimiz demektir. 1207 yılında Belh şehrinde doğdu, 1273 yılında Konya’da vefat etti. Kadiri tarikatında idi.

Soyu baba tarafından Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddîk’a, anne tarafından İbrahim Edhem hazretlerine ulaşmaktadır. Babası sultan-ül-Ulema Muhammed Behaeddini Veled büyük âlim ve Veli idi. Daha çocuk iken babasının kalbindeki feyizlere kavuştu. Beş yaşında iken kiramen katibin meleklerini, Evliyanın ruhlarını ve sokaktaki cinleri görürdü.(Nefehat)

Ney ve dümbelek çalmadı. Dönmedi, raks etmedi. Bunları, sonra gelen cahiller uydurdu.

Farsça olan Divanında 30 bin, Mesnevi’sinde 47 bin beyt vardır. Daha bir çok kıymetli eserleri de bulunmaktadır.

Nakşibendi tarikatının büyüklerinden Abdullah-i Dehlevi hazretleri,(Mevlana Celaleddin, Evliyanın büyüklerinden ve Ehl-i sünnet âlimlerinden idi) buyurdu. Yine buyurdu ki: (Üç kitabın eşi yoktur. Bunlar, Kur’an-ı kerim, Buhari’yi şerif ve Celaleddin-i Rumi’nin Mesnevi’sidir.) [Mekatib-i şerife m.107]

Yani, Evliyalık yolunun kemalatını bildiren kitapların en üstünüMesnevi’dir. Evliyalık ve nübüvvet yollarının kemalatını ve inceliklerini bildirmekte ise, İmam-ı Rabbaninin Mektubat’ının eşi yoktur.
(S. Ebediyye)

Onun, çeşitli din, mezhep, meşrep sahibi kimseleri kendisine hayran bırakan merhameti, insan sevgisi, tevâzuu, gönül okşayıcılığı gibi üstün vasıfları, mensup olduğu İslam dininin yüksek ahlak telakkîsinden bazı örnekleridir. Onda bunlardan başka İslam ahlakının diğer hususları da kemal derecede mevcuttur. Bunların hepsini saymak, İslamiyet’i tam olarak anlamak ve anlatmakla mümkün olur. Hazret-i Mevlana’yı yalnız bir mütefekkir, şair, hümanist gibi düşünmek ve öylece anlamaya çalışmak asıl varlığı bırakıp herhangi bir özelliği içinde sıkışıp kalmaya benzer. Bu ise, en azından Mevlana’yı çok eksik ve yarım anlamaya, hatta hiç anlamamaya sebep olabilir. Nitekim Hazret-i Mevlana’yı, sözlerini, yolunu anlamanın anahtarını kendisi şöyle dile getirmektedir:
Ben sağ olduğum müddetçe Kur’ânın kölesiyim.
Ben Muhammed muhtârın yolunun tozuyum.
Benim sözümden bundan başkasını kim naklederse;
Ben ondan da bîzârım, o sözlerden de bîzârım.

Tasavvuf deryasına dalmış bir Hak âşığıdır. İlmi, teşbihleri, sözleri ve nasihatleri bu deryadan saçılan hikmet damlalarıdır. O, bir tarikat kurucusu değildir. Yeni usûller ve ibadet şekilleri ihdâs etmemiştir. Ney, dümbelek, tambur gibi çeşitli çalgı âletleri çalınarak yapılan törenler ve âyinler, Hazret-i Mevlana’nın vefatından 3-4 asır sonra meydana çıkmıştır. Halbuki o, ney ve dümbelek çalmadı. Dönmedi, raks etmedi. Bunları sonra gelenler uydurdu. 24 binden ziyade beytiyle dünyaya nûr saçan Mesnevî’sine, her ülkede, birçok dillerde şerhler yapılmıştır. En kıymetlisi Mevlana Câmi’nin kitabı olup, bunun da şerhleri vardır. Türkçe şerhlerinden, Ankara vâlisi Âbidin Paşanın şerhi çok kıymetlidir. Âbidin Paşa bu şerhinde, ney’in, insan-ı kâmil olduğunu ispat etmektedir.

Mevlevîlik, cahillerin eline düştüğünden, bunlar ney’i çalgı sanarak, ney, dümbelek gibi şeyler çalmaya, dönmeye başlamışlar. İbadete, İslam dininin yasak ettiği çirkin şeyler karıştırmışlardır. Hazret-i Mevlana, bırakın ney çalmayı, oynayıp dönmeyi, yüksek sesle zikir bile yapmadı. Nitekim Mesnevî’sinde diyor ki:
Pes zî cân kün, vasl-ı Canan-râ taleb
Bî leb-ü gâm mîgû nâm-ı rab.

Manası şudur:
O halde, Canana kavuşmayı, cân-u gönülden iste
Dudağını oynatmadan, Rabbinin ismini kalbinden söyle.


Bugün, bu tasavvuf üstadının türbesine sonradan konan çalgı âletlerini görenler, işin gerçeğini bilmeyenler, bu mübarek zatın çalgı çaldığını, bu aletlerin onun olduğunu zannetmektedirler. O hakikat güneşini yakından tanıyanlar, bunlara elbette itibar etmez. Zaten bu büyükler, şüpheli şeylerden kaçtıkları gibi, mubahları bile sınırlı ve ölçülü kullanmışlardır.

Hikmet dolu sözlerinden bazıları şunlardır:

Sünnet-i seniyyeye harfiyen uymak lazımdır.

Helal kazanıp helalden yemelidir. Her hareketi Resulullah efendimize uydurmalıdır.

Tenhada, yalnız kalınca da günahtan sakınmalıdır.

Nefsi mağlup etmek için, onu terbiye etmeli. İstediği her şeyi vermemeli. En tesirlisi, oruç tutmak, az uyumak ve gece namaz kılmaktır.

Hakiki bir âlime teslim olmalıdır.

Gizli ve âşikâr Allahü teâlâdan korkun. Günahlardan sakının. Az yiyip, az uyuyun, az konuşun. Çok oruç tutun. Zamanlarınızı namaz kılarak değerlendirin. Şehveti terk edip, sefihlerle, cahillerle mücadele etmeyin. Onlarla oturup kalkmayın. Hep iyi insanlarla beraber olun. Ya hayır konuşun veya susun. İnsanların sıkıntılarına sabredin. Bilin ki, insanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır.

Oğlu Sultan Veled’e nasihatlerinde şöyle buyurdu:
“Ey oğlum! Her zaman ilim, edep ve takva üzerine bulun. Her zaman din büyüklerinin eserlerini oku, Ehl-i sünnet vel-cemaat yolundan ayrılma. Fıkıh öğren, cahil sofulardan olma. Namazı her zaman cemaatle kıl. Şöhret isteme, zira şöhret âfettir. Makâm mevki düşkünü olma. Yazdığın şeylerde adını yazma. Mahkemelik işin olmasın. Kimseye kefil olma. Halkın işlediği işlere karışma. Devlet büyüklerinin çocuklarıyla arkadaşlık etme. Uzlete çekilip de yalnız kalma. Çok konuşma. Az söyle ve halkın kötülük ve eğrilerinden aslandan kaçar gibi kaç. Kadınlardan sakın. Zenginlerle oturup kalkma. Helal ye ve şüphelilerden kaç. Dünya malına kapılma. Dünya arzusu dinin yok olmasına sebep olur. Çok gülme, çok gülmek kalbin ölümüdür. Herkese şefkatli ol. Dışını süsleme. Dışın süsü; için, kalbin, ruhun harap olduğunu gösterir. Başkalarıyla mücadele etme ve hiç kimseden bir şey isteme. Kimseye hizmet buyurma. Ulemaya, evliyaya, mal ve canla hizmet et. Din büyüklerinin hâllerini, kerametlerini inkâr etme. İnkâr eden mahrum kalır.”

Talebelerine de buyurdu ki:
“Ey bizi sevenler! Sevgili Peygamberimizin gittiği Ehl-i sünnet yolundan yürüyüp, bu yolu ihyâ etmeli. Allahü teâlânın sevdiği ameller, ibadetler ile, helâl yollardan çoluk-çocuğunun ihtiyaçlarını kazanarak, râzı olunan kullar zümresine dâhil olmalı. Hep helâli istemelidir. Söylediklerimiz, dinlediklerimiz, düşündüklerimiz hep helâl olmalı. Her hareketimizi Peygamber efendimizin hâl ve hareketlerine uydurmalıyız. Herkes, bir sanata sahip olmalı ve din ilimlerini iyi öğrenmelidir. Bunu özellikle istiyorum. Bizim yolumuzda olanlara, kıyamet günü yardımcı olur, yüzlerinin ak olmasına çalışırız. Ancak, edebe riâyet etmeyenler ve Ehl-i sünnet yoluna muhalefet edenler, kıyamet günü bizi göremez.”

Menkıbelerinden birkaçı

Haydi ters cevap ver
Âlim bir zat, “Bugün Mevlana, tertip edilen bu mecliste ne söylerse, karşı gelip, ters cevap vereceğim” dedi. O sırada Hazret-i Mevlana kapıdan içeri girip buyurdu ki: Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah diyorum. Haydi, ters cevap ver bakalım.

Bu hâli gören o kibirli âlim, tevbe edip üstadın elini öperek sadık talebelerinden oldu.

Ona layık ibadeti kim yapabilir
Hanımı anlatır:
Bir gün namaza durdu. Kur’an-ı kerim okuyor, bir taraftan da gözlerinden yaşlar akıtıyordu. Evdekilerle birlikte onun bu hâline hayretle bakıyorduk. Namazdan sonra her zamanki gibi tesbihini çekip duasını yaptı. Onun bu hâli bana çok tesir etti, ağlamaya başladım. Sonra; “Ey efendi, biz günahkârların ümîdi sensin. Bu kadar çok ibadetinle, böyle korkar, ağlar, yalvarırsan, biz bu tembel hâlimizle kıyâmette ne yaparız” dedim.

Yemîn ederek şöyle söyledi:
Allahü teâlânın bana verdiği nîmetlerin, ihsânların yanında benim yaptığım ibadet, yalvarışlar ve bütün hareketlerim, ziyâde kusûr ve nihâyetsiz eksiklikten başka bir şey değildir. Bütün bu korku ve yakarışlarımla; Ey Kerîm olan Allah’ım! Benim gibi bir âcizin, bir çâresizin kuvveti ve tâkatı ancak bu kadardır, mâzur buyur yâ Rabbî demek istiyorum. Yoksa Ona lâyık bir ibadeti kim yapabilir?

Sen kurt oluyorsun
Bir gün Selçuklu Sultanı İzzeddîn Keykâvus, onu ziyarete gelmişti. Hazret-i Mevlana ona sultanlara gösterilen iltifatı göstermedi. Sultan bu hâle şaştı ve tevâzu ile; “Efendim, bana nasihat edin” dedi.

Sultana şunları söyledi:
Sen nasihatten anlar mısın? Sana, kuzulara çoban ol denmiş, sen kurt oluyorsun. Sana, insanlara bekçi ol denmiş, sen hırsız oluyorsun. Seni sultan yapan Allahü teâlânın değil de, şeytanın sözü ile hareket ediyorsun.

Sultan ağlayarak dışarı çıktı. Medresenin kapısında başını açıp tevbe etti; Yâ Rabbî, Mevlana bana senin adına söyledi. Ben zavallı kul da sana yalvarıyorum. Bana acı ve beni doğru yolda bulundur diyerek pişmanlık içinde oradan ayrıldı.

Bu altınları çamura atın
Selçuklu Sultânı Rükneddîn, Hazret-i Mevlana’ya beş kese altın gönderdi. Talebelerinden Mecdüddîn, altınları arz edince; Hazret-i Mevlana, “Beni seviyorsan, bu altınları dışarıdaki çamurun içine at” buyurdu. Emir hemen yerine getirildi.

Dünyâya düşkün olan kimseler bunu duyup, çamurun içinde altınları aramaya başladılar. Fakat üstleri, başları, yüzleri çamurdan görünmez hâle geldi.

Hazret-i Mevlana, talebelerine onların bu durumlarını göstererek buyurdu ki:
Bu altınlar, şu gördüğünüz dünyâ ehlinin üstünü başını batırdığı gibi, ahiret ehli olanların da kalbini kirletir. Çeşitli günahlara sevk edip, ibadetlerden alıkoyar. Dünya için çalışmayın demek istemiyorum. Dünya malının sevgisini kalbinize koymayın diyorum. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyâya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışmak lazım gelir. Burada dikkat edilecek nokta; hırsa kapılmadan kanâat üzere bulunmaktır. Dünyada, ahiret saadeti için çalışmalı, kazanmalı, niyeti düzeltmelidir. Çünkü İslamiyet, insanlara faydalı olmayı emreder. En büyük saadet, en büyük sermaye, helâlinden kazanıp, hayır ve hasenât yaparak ahirete göndermektir. Buna rağmen asıl sermaye, mal, mülk, para sahibi olmak değil, ilim, amel, ihlâs ve güzel ahlak sahibi olmaktır.

Altın yapma ilmi
Bedreddîn Tirmizi isimli bir zat, simyâ ilmi ile uğraşırdı. Hazret-i Mevlana’nın ismini duyarak Konya’ya ziyaretine geldi. Önce oğlu Sultan Veled’e uğrayarak, yapacağı altınlardan her gün bir miktar Mevlana’nın talebelerine vereceğini vaat etti. Bu haberi Mevlana’ya ulaştırdılar, fakat o hiç cevap vermedi. Birkaç gün sonra Bedreddîn’in çalıştığı yere gitti. Bedreddîn simyâ ilmiyle altın yapmaya çalışıyordu. Mevlana’nın geldiğini görünce, ayağa kalktı. Mevlana, oradaki demirden, bakırdan ve diğer madenlerden yapılmış eşyaları teker teker alıp Bedreddîn’e vermeye başladı. Bedreddîn, her eline gelen eşyanın som altından yapılmış olduğunu hayretle gördü.

Bedreddîn’in şaşkın bir hâlde kendisine baktığını görünce Hazret-i Mevlana ona buyurdu ki:
Kardeşim, simyâ ile uğraşmayı bırak. Çünkü sen ahirete gidince, simyâ dünyâda kalacaktır. Sen öyle bir simyâ ile uğraş ki, seninle beraber ahirete gitsin. İşte o da din ilmidir. Bu, kalbden mâsivâyı, yani Allahü teâlâdan başka her şeyin sevgisini çıkarıp, Allahü teâlânın beğendiği şeyleri kalbe doldurmakla olur.

Mevlana’ya havale olundu
Sultan Mahmud’un saray nazırlarından Halet efendi, mevlevi idi. Mevlana Halid-i Bağdadinin şöhret ve itibarını çekemeyerek kendisini halifeye çekiştirdi ve (Onbinlerle adamı vardır. Devlet ve saltanat için tehlikelidir. Ortadan kaldırılması lazımdır) dedi. Sultan Mahmud da (Gerçek din adamlarından devlete zarar gelmez) diyerek sözüne kıymet vermedi. Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri bunu işitince, halifeye hayır ve selametle dua edip (Halet efendinin işi, piri Celaleddin-i Rumi hazretlerine havale olundu. Onu huzuruna çekip, cezasını verecektir) buyurdu. Az zaman sonra sultan Mahmud han, Mora isyanına sebep olduğu için, onu Konya’ya sürdü. Orada idam olundu.

Bir duası
Ey affı çok olan, günahları örten Rabbim, o günahlar dolayısı ile bizden intikam alma. Bize azâb etme.

Ey mahlûkâtın, yaratıkların canlıların ihtiyacını gideren Rabbim! Sen varken hiç bir kimseyi hatırlamak ve ondan bir şey ummak lâyık değildir.

Ey ihsânı çok olan Rabbim! Cefâ içinde geçip giden ömre merhamet et.

Ey affetmeyi seven Rabbim! Bizi affeyle. İsyân derdimize çâre eyle.

Ey yardım isteyenlerin yardımcısı! Bizi hidâyete çıkar.

Ey âlemin yaratıcısı! Kasvetli, kararmış, katılaşmış âdetâ taş gibi olmuş olan kalbimizi mum gibi yumuşat, feryâdımızı, âh u vâhımızı, hoş eyle ki rahmetini çeksin.

Yâ Rabbî, hâlimize göre muâmele etme. Kendi ikrâm ve ihsânına göre muâmele et.

Kerem ve lütfünle hidâyet ettiğin kalbi tekrar sapıklığa meylettirme.

Yâ Rabbî, dua ve yakarışlarımızda sana lâyık olmayan sözleri bilmeyerek söyleyip hatalarda bulunmuş isek, o kelimeleri sen ıslâh et ve duamızı kabul buyur. Çünkü sözlerin hâkimi ve sultanı ancak sensin.

Yâ Rabbî! Sana ne arz edeyim. Çünkü sen gizli ve açık her şeyi bilirsin.”
Allah'ım bizleri sadece senin rızanı düşünen kullardan eyle.
Allah'ım sen kimlerden razıysan, kimleri seviyorsan, bizleri onlarla dost eyle.
Dinimizi yanlış öğrenmekten bizi koru. Amin.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 07-08-2015, Saat:04:06 PM, Düzenleyen: Arkadaş.
Forumcu
RE: Mevlana Celaleddin Rumi (tasavvuf)
Mevlana Celaleddin Rumi (rahmetullahi aleyh) çalgı aleti, ney çalmamıştır, dönememiştir, raks etmemiştir.
Allah'ım bizleri sadece senin rızanı düşünen kullardan eyle.
Allah'ım sen kimlerden razıysan, kimleri seviyorsan, bizleri onlarla dost eyle.
Dinimizi yanlış öğrenmekten bizi koru. Amin.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Kıdemli Üye
RE: Mevlana Celaleddin Rumi (tasavvuf)
Allah razı olsun kardeşim. Bir müslüman, hiç olmazsa ilmel yakin'e ulaşmalı bence. Teşekkürler gülücük
Elhamdülillah, Müslümanım.
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.